26.7.19

Kişisel Bir Prog-Rock Listesi

Yetmişli yıllarda popülerliğinin zirvesini yaşayan prog-rock (ya da progressive rock), Türkçe olarak "ilerici" diyebiliriz sanırım, pek çok alt tür de barındıran bir müzik tarzı. Rock enstrümantasyonunun vurucu gücünü, sanatı değerli ve anlamlı kılan hemen hemen her şeyle birleştirir. Yetmişlerin ruhunu çok iyi yansıtır, şimdiye kadar yapılandan farklı bir şey yapma hevesi, dünyayı değiştirme isteği, özgürlük arzusu... Yetmişlerin sonuna doğru düşüşe geçmiş, farklı türlere dağılmış. Sonradan, yetmişlerin babalarını dinleyerek büyümüş çocuklar kendi gruplarını kurmaya başladıklarında yeniden canlanmış. Kendi açımdan, her türlü müziği dinlesem de, unutamadığım, tekrar tekrar dönüp geldiğim, bir çoğunu nota nota bildiğim müzikler bunlardır.

Buradaki bazı müzikler, başka şekillerde isimlendirilen türlere dahil kabul ediliyor olabilir. Benim için prog-rock, karmaşık, derin, vurucu ve şaşırtıcı olmalıdır. O yüzden, mesela, daha çok senfonik rock diye nitelenen Renaissance bu tanıma uyar ama çokseslilik açısından zayıf kalan prog-metal türevleri dışarıda kalır. Elbette kişiye göre değişir. Bu benim kişisel seçkim.

Bir çalma listesi halinde dinlemek için şuraya tıklayabilirsiniz.



20. Sleep Drifter (King Gizzard and the Wizard Lizard)

Avustralyalı gençler, bağlamayı ve çeyrek seslerini keşfedince, Türk müziğinden alınma temalardan derledikleri kompozisyonlardan oluşan Flying Microtonal Banana albümünü 2017'de çıkardılar. Türkiye'de de bayağı bir ilgi gördüler. Yakın dönem prog-rock eserleri içinde dikkat çeken bir çalışma. Güzel tarafı, sözel içerik olarak oryantalist konulara kayma eğilimi göstermemeleri. Sleep Drifter, vurucu ritmiyle albümün en baba şarkısı.

19. Hindu (Nekropsi)

Nekropsi'nin 1996 yılında çıkan Mi Kubbesi albümü, küçük bir dinleyici kitlesi içinde bayağı bir heyecan yaratmıştı. Memleket rock müziğinde o güne dek görülmemiş bir ritmik karmaşıklık ve rif zenginliği içeren albüm, bugün artık bir klasik kabul ediliyor. Tematik bir bütünlük içindeki şarkılar pek birbirinden ayrılamaz muhtemelen ama içlerinden bir tane seçecek olsam, kısa ve vurucu Hindu ağır basıyor.


18. Sarabande (Jon Lord) 

Deep Purple'in klavyecisi Jon Lord'un 1976'da çıkardığı solo albümüne adını veren şarkı. Yavaş yavaş yükselen şarkılardandır. Tekrarlanan ve giderek zenginleşen bir teması vardır, Ravel'in Bolero'sunu hatırlatır biraz. Sakin bir davul ritmiyle girer, bas, klavye, gitar ve sonunda gümbür gümbür senfoni orkestrası eklenir. Sonra yavaşlar ve yumuşak bir finale gider. Pek şahanedir.

17. Hocus Pocus (Focus)

Hollandalı Focus'un en meşhur parçası, muhteşem bir rif etrafında şekillenen ve pek çok farklı müzik türünü dolanan yedi dakikalık bir müzik şöleni. Rifi biraz fazla tekrarlayarak hafiften bokunu çıkardıkları söylenebilir, ama yine de anılmaya değer. 2010 Dünya Kupası sırasında çıkan Nike reklamında kullanıldığında yeniden hatırlanmıştı. Grup elemanlarının söylediğine göre, şarkının büyük kısmı bir doğaçlama sırasında ortaya çıkmış.

16. In My Mind (Nemrud)

2008'de İstanbul'da kurulan Nemrud'un 2013 tarihli Ritual albümünün açılış parçası. Hem yetmişlerin prog-rock devlerinden (özellikle Eloy'dan) hem de Dönence dönemi Kurtalan Ekspres'ten etkiler hissediliyor, hatta arada metale de göz kırpıyorlar. İngilizce sözlü müzik yapmalarına yorum yapmıyorum. Kompozisyonun karmaşıklığı ve icranın yetkinliği ile göz kamaştırıyorlar. Ne yazık ki kendilerini pek ortalıkta göremiyoruz.

15. Killer (Van der Graaf Generator)

İngiliz prog-rock grubu Van der Graaf Generator'un 1970'de çıkan H to He Who Am The Only One adlı üçüncü albümünün, sekiz buçuk dakikalık açılış parçası (albümün adını çevirmek imkânsız gibi, ama zorlasak "H'den [hidrojenden] He'ye [helyuma] kadar benden başka kimse yok" gibi bir şey olurdu). Bütün balıklar ondan korktuğu için yalnız kalan bir katil köpekbalığının hikâyesini anlatır. Klasik rock çalgılarına, adeta kırbaç gibi kullanılan bir saksofon eklenmiştir burada. Çarpıcıdır.

14. Static Motion (Sonar)

İsviçreli Sonar, müziğe bir matematik problemi gibi yaklaşan ve triton armonikleri üzerine kurdukları müzikleriyle güncel prog-rock aleminin az bilinen ama en baba gruplarından biri. İsmi Sonic Architectures (Sessel Mimari Tasarımlar gibi çevrilebilir sanırım) sözünün kısaltması. İki gitar ve bası, Ortaçağ’da şeytan aralığı denen triton (üç tam ses, yani altı perde) aralıklara akort ediyorlar, bu sayede tamamen kendilerine özgü bir armoni yaratıyorlar. 2014 tarihli Static Motion albümüne adını veren şarkıları, üst üste eklenen örüntülerle giderek karmaşıklaşan, giderek yükselen bir müzik ziyafeti.

13. The Song of Scheherazade (Renaissance)

İngiliz prog-rock grubu Renaissance'ın 1975 tarihli Scheherazade and Other Stories albümünün B yüzünü komple kaplayan The Song Of Scheherazade, 1001 Gece Masalları üzerine dokuz bölümden oluşan bir rock senfonisi. Annie Halsam'ın muhteşem sesine, klasik rock çalgılarının yanı sıra orkestra da eşlik eder. Büyüleyicidir.

12. Mladic (Godspeed You! Black Emperor)

Kanadalı post-rock efsanesi Godspeed You! Black Emperor’un 2012 tarihli 'Allelujah! Don't Bend! Ascend! albümünü açan 20 dakikalık parça, yavaş yavaş yükselen bir sesler yumağıdır. Gitar efektleriyle, o kadar çok armonik katman üst üste bindirilmiştir ki içinde kaybolursunuz. İlk beş dakika uğultu gibi gelir bu sesler, sonra yavaş yavaş bir tema belirginleşir, giderek yükselir, coşup taşar. Sonra başka bir evreye geçer, öylece devam edip gider.

11. In A Gadda Da Vida (Iron Butterfly)

Uzun prog-rock süitlerinin en eski ve muhtemelen en meşhur örneği, öyle ki Simpsonlar dizisinde bile konu edilmiştir. Unutulmaz bir rifle açılır. Basit ve hatta bayat sözler ve hicaz makamında oryantal bir melodiyle iki tur normal bir pop şarkısı gibi döner, ardından sırasıyla gitar, davul ve klavye soloları gelir. Sonunda şarkıdan meşhur rifine dönüş yapar ve saatler 17 dakikayı geçtiği sıralarda nihayetlenir. Çok kişiyi ve grubu etkilemiştir.

10. Set The Controls For The Heart Of The Sun (Pink Floyd)

Sözü ve müziği, o sıralarda henüz grubun yaratıcı merkezi konumuna gelmemiş olan Roger Waters’e ait olan şarkı, ilk olarak beş küsur dakikalık bir versiyonuyla grubun 1968 tarihli ikinci albümü A Saucerful Of Secrets’te yer aldı. Daha uzun bir versiyon Ummagumma’da ve Pompeii konser filminde var. Ben şahsen ilk kısa versiyonu tercih ediyorum. Adeta ilahi havasındadır bu şarkı, bas gitarla unison giden basit vokal melodisine, tam tam tarzı davullar ve Rick Wright’ın sintisayzerinden çıkardığı tuhaf sesler eşlik eder. Rüya gibidir. Pink Floyd’un en çok bilinen şarkıları arasında değildir ama en büyük başarılarından biridir.

9. Musical Box (Genesis)            

Genesis, Phil Collins tarafından pop grubu haline getirilmeden önce, prog-rock’un en büyük efsanelerinden biriydi. Unutulmaz pek çok şarkısı vardır ama bu hepsine ağır basar. 1971 tarihli Nursery Cryme albümünün açılış parçasıdır. Birçok bölümden oluşur, Peter Gabriel’in kulağı okşayan fısıltı gibi vokallerinden sert riflere ve cayır cayır gitar sololarına  akar ve bir senfoni finali gibi son bulur. O kadar zengin bir müziktir ki defalarca dinlense bıkılmaz. Grubun, canlı performanslarında, şarkıyı stüdyo kaydına eş kusursuzlukta çalabildiği de o döneme ait videolardan anlaşılabiliyor.

8. It’s A Rainy Day, Sunshine Girl (Faust)

Krautrock’un babalarından Faust’un 1972 albümü So Far’ın açılış parçası. Güm güm vuran bir davul sesiyle başlar, sonra yavaş yavaş diğerleri katılırlar. Davul hiç susmaz, ritmi değişmez. İki satır sözü vardır: It’s A Rainy Da Sunshine Girl / It’s A Rainy Day, Sunshine Baby. Şarkı bizi böylece dört mevsim dolaştırır. Krautrock akımını muhtemelen en iyi tarif eden şarkıdır. Saplantılı şekilde tekrarlanan hipnotik bir ritm, rastgele sözler, dinlenip bitirilecek değil içinde yaşanacak bir müzik...

7. Castle in the Air (Eloy)

Yetmişlerin Alman gruplarından biri olmasına rağmen, tarzı dönemin İngiliz gruplarına daha yakın olduğu için genelde krautrock alt türü içinde sayılmayan ve hüzünlü minör melodileri sayesinde ülkemizde oldukça sevilen Eloy’un 1974 tarihli Floating albümünün açılış parçası, prog-rock dersi gibidir.

 
6. Ioss (Koenji Hyakkei)

Japon underground müziğinin efsane davulcusu Tatsuya Yoşida, iki kişilik Ruins grubuyla daha çok bilinir, doksanlarda İstanbul'u da bir sallamışlıkları vardır. Koenji Hyakkei (Koenji'den Yüz Manzara), bir yan proje olarak kurulmuş ama zaman içinde kalıcı bir kariyeri olmuş. Tamamen kendine özgü bir tarzları vardır, ellerini atmadıkları müzik türü kalmaz. Ioss, 1994 tarihli ilk albümlerinin ilk şarkısı. Anlatması zor. Dinlerken yarattığı his, kıyametin tam o anda gelmesi ve kaçış olmaması gibi bir şey.

 
5. Hallogallo (Neu!)

Neu!, krautrock'un geleceğe açılan kapısıdır. Rock altyapısıyla çalarlar ama kulağa elektronik müzik gibi gelir. Bugün dinleyince 1972'de yapılmış olduğuna şaşabilirsiniz. Bu şarkı, grubun kendi adını taşıyan (ya da bir ad taşımayan) ilk albümünün açılışıdır. Krautrock'un alameti farikası motorik ritmi baştan sona gider, onun yanında envai çeşit ses girip çıkar, rüyada uzaylı istilası görmek gibidir. Beni en çok etkileyen ise, grubun kendine Neu! (Yeni!) adını vermekteki, hatta bir de sonuna ünlem koymadaki cesareti. Yetmişlere özgü bir ruh hali, yepyeni bir şey yapma ve onunla bir şeyleri değiştirme arzusu, daha doğrusu bunun mümkün olabildiğine dair inanç... Oysa 21. yüzyılın ortalarına doğru, geleceğin daha iyi olacağına dair inancımızı tümüyle tüketmiş haldeyiz. Yetmişlerin müziğini asıl heyecan verici yapan şey bu. 


4. Thick as a Brick (Jethro Tull)

Thick As A Brick, Ian Anderson'un başlangıçta prog-rock parodisi olarak düşündüğü, ama fazla gerçekçi bir parodi olduğu için prog-rock klasiği sayılan 1972 tarihli bir konsept albüm, daha doğrusu kırk küsur dakikalık tek bir şarkı. Plağın iki yüzüne basılabilmesi için iki parçaya bölünmüştür, ama ikinci parça, tam birincinin bittiği yerden başlar, böylece dinleyicinin zihninde birleşir. Başında ve sonunda tekrarlanan akılda kalıcı bir ana temanın arasında müzik coşkun bir ırmak gibi akar. Bu albümün başarısı üzerinde, hemen ardından benzer formdaki A Passion Play albümünü çıkartırlar. O pek tutmayınca, önceki hard rock çizgisine geri dönerler ama Thick As A Brick yaptıkları ve yapacakları en muhteşem şey olarak kalır.

3. Fracture (King Crimson)

Robert Fripp'in yıllar içinde bir ekol haline gelen gitar tekniğinin zirvesi olan bu şarkı, 1974 tarihli Starless and Bible Black albümünün son şarkısıdır. Üst üste eklenen ritimler ve enstrümanlarla giderek katmanlanan karmaşık bir döngü, King Crimson'un alameti farikası olan vurucu bir rife bağlanır, sonra geri döner, başka diyarlardan dolaşır ve yeniden yükselir, gümbür gümbür finale gider. King Crimson, prog-rock deyince adı ilk akla gelen gruptur muhtemelen, bu onların adı ilk akla gelen şarkısı değildir ama müzikal zirvelerinden biridir. 

2. Lady Fantasy (Camel)

Camel, kalitesi ve derinliği açısından prog-rock türünü de aşan bir cevherdir. Vokal konusunda çok iddialı olmadığı için popülerliği sınırlı kalmış, ama gerçek prog dinleyicileri için tanrı katındadır. Andrew Latimer, gitarla gösteriş yapmaz, ama öyle sesler çıkarır ki o aletten, elektro gitar onun için icat edilmiş sanırsınız. 1974 tarihli Mirage albümlerinin kapanış parçası Lady Fantasy, aynı zamanda en meşhur şarkılarıdır muhtemelen, en yumuşak ve iç parçalayıcı melodilerden en vahşi gitar sololara uzanan bir müzik şölenidir, sadece prog-rock türünün değil müzik sanatının zirvelerinden biridir. 

1. Yoo Doo Right (Can)

Krautrock'un en karizmatik grubu, Köln merkezli Can'in, 1969 tarihli ilk albümü Monster Movie'nin B yüzünü kaplayan 23 dakikalık Yoo Doo Right, söylenene göre, çok daha uzun ve çoğunluğu doğaçlama olan bir kayıttan plağın bir yüzüne sığacak şekilde editlenmiştir. Dinlerken pek öyle gibi gelmez, bir nehir gibi akar. Farklı bölümlerden oluşan, süit tarzı bir eser değildir bu. Vokalist Malcolm Mooney'nin sevgilisine yazdığı bir mektuptaki cümleleri saplantılı bir şekilde rastgele sırayla okumasından ibaret sözler ve basit bir melodi, defalarca tekrarlanır, her bir tekrarda dizelerin sırası değişir, her bir tekrar birbirinden farklıdır. Bas ve davullarla girer, gitar ve klavye eklenip coşar yükselir, sonra tekrar düşer, hatta bir ara sadece iki bagetin birbirine çarpma sesine kadar iner. Sonra tekrar yükselir. Şarkının finali, plakta yer kalmadığı için bittiğini belli eder, bıraksalar sonsuza kadar sürecektir sanki. Benim için sadece müzik sanatının değil, sanatın özüne dair bir güçlü önermedir bu şarkı. Sanat hayattır. Sanatı izleyenler, dinleyenler, bakanlar, okuyanlar vardır, bir de içinde yaşayanlar vardır. Bu şarkı sizi içinde yaşamaya davet eder.

30.11.16

Sıcak Kafa

Bir apokaliptik distopya ya da dilbilimkurgu olarak tanımlayabileceğimiz Sıcak Kafa, Kasım 2016 itibarıyla April etiketiyle çıktı.

Roman, yakın gelecekte ya da alternatif bir şimdiki zamanda, her tarafa yayılmış bir delilik salgınıyla boğuşan bir dünyada geçiyor. Salgının kaynağı, ARDS denilen ve konuşma yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Hastalığa yakalananlar, saçma sapan konuşurlar ve davranırlar. Sağlıklı bir kişi, bir hastanın konuşmalarını yeterince uzun süre dikkatini vererek dinlediğinde, hastanın söyledikleri giderek mantıklı gelmeye başlar, artık o da hastalığa yakalanmıştır ve bir daha eski haline dönemeyecektir.

Kahramanımız Murat Siyavuş, bir dilbilimcidir. Zamanında hastalık üzerine çalışmış ama umudunu kaybederek annesinin evine sığınmıştır. Televizyonun karşısından pek ayrılmadan, olabildiğince hareketsiz bir hayat sürmektedir. SMK denilen ve herkesin çekindiği bir devlet kurumu tarafından arandığını öğrenince, evden ayrılmak ve salgının dönüştürdüğü dünyayla yüzleşmek zorunda kalır. Bu arada ona yeniden yaşama sevinci veren Şule'yle tanışır ve dünyanın baş aşağı gidişine rağmen içinde geleceğe dair bir umut ışığı yanar. Daha fazlasını anlatarak okuma zevkini zedelemeyelim.

Kitapla ilgili bazı yazı ve söyleşilerin linkleri aşağıda. Bazılarını kitabı okuduktan sonra okumak daha anlamlı olabilir.


11.1.16

Newspeak 2016

Devlet Bahçeli’nin kaldığı yerden devam edeyim (en son 29’la 11’i toplayıp 40 bulmuştu hatırlarsınız), onu da çarp 100’le, ne etti? 4000. Hangi yıldayız? 2016. Onu da çıkar 4000’den. Ne etti? Burada zorlananlar olabilir, ben söyleyeyim, 1984.

Bu zamanda, bu ülkede yaşayıp da George Orwell’in klasiğini hatırlamamak mümkün değil. Edebiyat tarihinin en ünlü siyasi distopyası, ününü, en çok, zaman içinde dilin bir parçası haline gelmiş kavramlar icat etmiş olmasına borçludur herhalde. Büyük Birader, Teleekran, Gerçek Bakanlığı, Bellek Deliği  gibi... Bunlardan biri de orijinalinde Newspeak olarak geçen Yenidil. Grameri eski dilin bir benzeridir, ama sözcük dağarcığı ve anlam dünyası, iktidarın öncelikleri doğrultusunda sürekli değişken olacak şekilde düzenlenmiştir. Sözcükler, iktidar uygun gördüğünde tam karşıt anlamlarıyla yer değiştirebilir. Bu dilde, “cehalet bilgidir” ya da “özgürlük itaattir” gibi cümleler anlamlı ve geçerlidir. Amaç dili kontrol altına almak yoluyla düşünceyi kontrol altına almak, daha doğrusu düşünceyi pratikte imkansız hale getirmektir.

Son günlerde tanık olduğumuz bazı şeyler, şu anda, ülkemizde bir tür Newspeak ortamında yaşadığımızı düşündürüyor. Adı konmamış sadece. Diyarbakırlı bir öğretmen canlı yayına bağlanıyor. Bağlanmadan önce, soracağı sorular konusunda yalan söylüyor anlaşılan (ki böyle yapmasa canlı yayına bağlanmasının mümkün olmadığını kanal yönetiminin açıklamasından anlıyoruz), ismi konusunda da yalan söylüyor olabilir ya da öğretmen olduğu konusunda. Önemli değil, önemli olan söyledikleri. “Çocuklar öldürülmesin, insanlar ölmesin, sesimizi duyun,” diyor.

Bunun karşısında “Gerçek Bakanlığı” harekete geçiyor ve programda “terör propagandası” yapıldığı haberleri yapıyor. Program sunucusunun tepki göstermediği söyleniyor. “Çocuklar öldürülmesin” diyen birine ne tepki gösterilebilir? Mesela şöyle bir şey mi: “Siz çocuklar öldürülmesin diyorsunuz ama öldürülmez de büyürlerse sizin gibi olmazlar mı Ayşe Hanımcığım?” Doğrusu, benim aklıma başka gerekçe gelmiyor.

Bunu açıkça söyleyenler de var, yılanın başını küçükken ezeceksin, zaten büyüyünce terörist olacaktı gibi şeyler yazanlar, ceset fotoğraflarını paylaşıp altına şehvet dolu yorumlar yapanlar... Bunların olmasına şaşırmıyoruz, hiçbir zaman eksik olmadılar zaten. Burada gerçekten çok tuhaf olan, bunları yazanlarda, bu yüzden ayıplanmak gibi bir korkunun zerresinin olmaması. İktidar ve medyası gözünde makbul olanlar onlar. Bazı çocukların, sırf belli bir bölgede dünyaya geldiler diye öldürülmesi gerektiğini savunmanın, mesela, halkı kin ve düşmanlığa yöneltmek suçu kapsamına giriyor olabileceğine dair hiçbir endişeleri yok. Çünkü o maddenin o anlama gelmediğini çok iyi biliyorlar.

Ama mesela başka birileri, “barış istiyoruz, savaş dursun, ölümler olmasın, çocuklar öldürülmesin,” dediğinde, sırf bunu dedikleri için “terör propagandası” ile suçlanabiliyorlar. Sırf bunu dedikleri için... Bütün bu tartışmada örgütler, ideolojiler, kimin haklı kimin haksız olduğu, kimin öldüğü, kimin öldürdüğü gibi şeyler geçmiyor bile. Terör propagandası olduğu iddia edilen şey, “çocuklar öldürülmesin” sözünün kendisi.

İktidarın ve medyasının bize belletmeye çalıştığı Yenidil bu işte. “Barış istiyoruz” sözü Yenidil’de terör anlamına geliyor, “yılanın başını küçükken ezeceksin” sözü ise vatan sevgisi. Bu dil, kafamızdaki iyi-kötü, doğru-yanlış kategorilerini yıkmak ve böylece düşünmemizi imkansızlaştırmak için kurgulanıyor. Gözümüzün önündeki gerçeği söyleyemeyeceğiz, çünkü onu söylerken kullanacağımız sözcükler artık başka anlamlara geliyor olacak. Böylece düşünemez hale geleceğiz. Kimse düşünemediğinde, iktidarın devamına tehdit olan bir şey de kalmayacak. Sistem aşağı yukarı bu.

26.11.15

Inception Üzerine Bir Not

Inception neden kötüdür biliyor musunuz?

Kısaca söylemek gerekirse, tüm hikayesini bir mantık hatası üzerine kurduğu için...

Christopher Nolan'ın özellikle yeniyetme sinema meraklısı kuşağını ağzı açık bırakan filmi Inception, hikayesinin merkezine, rüyadaki zamanın gerçektekine göre 20 kat hızlı geçmesi gibi bir veriyi alır. Bu bilgi ne derece bilimseldir bilmiyorum, ama önceden de rüya görme dediğimiz şeyin, bizim algıladığımızdan çok daha hızlı olup bittiğini duymuştum. Buna inanmamak için bir neden yok, çünkü gayet mantıklı bir açıklaması da var. Gerçek hayatın hızı, fiziksel varlıkların hızına bağlıdır. Bir yerden bir yere gitme hızı, konuşma hızı, algılama hızı, sinirlerin iletim hızı, hatta ses hızı... Beyin, gerçek dünyaya uyum sağlamak ve konudan kopmamak için çoğu zaman kendini yavaşlatmak zorundadır.

Rüyada ise fiziksel tüm engeller kalkmıştır, rüyanın kendi sanal gerçekliğini beyin kendisi yaratmaktadır ve tabii ki fiziksel hız limitlerine bağlı kalmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Kendini yavaşlatmak için bir nedeni de yoktur. Dolayısıyla rüya zamanının beynin tam hızıyla çalışmasına uygun şekilde belirlenmesi akla gayet yakın.

Filmde bir de rüya içinde rüya olayı var, bilirsiniz. Hikayeye göre rüya içinde rüya görüldüğünde, zaman bir 20 kat daha hızlanıyor. Evet ama neden böyle bir şey olsun? Gerçekle rüya arasındaki fiziksel koşul farklılıkları burada söz konusu değildir. Zamanın hızlanması gerçek ortamla sanal ortam arasındaki farkla ilgili olsa gerektir. Rüya içinde rüya, yine aynı sanal ortamda vuku bulacağına göre hızında bir değişme olmasının hiçbir açıklaması yok.

Peki, filmin gerçekliğinde böyle olduğunu kabul edemez miyiz? Bilemiyorum, belki siz edersiniz, ama ben yapamıyorum. Herhalde, bunu yutmak için, rüya zamanının neden daha hızlı olduğuna dair hiçbir fikir yürütmemiş olmak gerekir. Evet, eğer başlangıçtaki veri de tamamen hayal ürünü olsaydı, bir sorun olmazdı. Ama gerçek bir verinin çarpıtıldığını gördüğünüzde tadınız kaçar. Açıkçası bunu fark edip de önemsemeyenleri anlayamıyorum. Belki iki farklı insan türü var, ben ve benzerlerim bunu görmezden gelemeyenleriz, bir de hiç keyfi kaçmayıp patlamış mısırları lüpleten tür var.

Bana Charlie Kaufman'ın senaryo oskarını aldığı Adaptation filminden bir sahneyi hatırlattı. Senarist Charlie, altından kalkamadığı bir uyarlamayla boğuşurken, ikiz kardeşi Donald da senaryo yazmaya merak sarar. Senaryosunu Charlie'ye gösterir. Senaryonun bir yerinde, olaylar öyle bir düğümlenir ki bir karakterin aynı anda iki farklı yerde olması gerekmektedir (ya da öyle bir şey). "Bunu nasıl çözeceksin?" diye sorar Charlie. Donald "özel efektlerle" diye cevap verir. Charlie saçını başını yolar, falan...

İşte öyle. Mantık hatasını özel efektleri kökleyerek çözemezsiniz. Ama bir şekilde yutturabiliyorsunuz gibi görünüyor.

3.11.15

Türk Milleti Zekidir

Başlıktaki önermenin sahibi, devletimizin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili, Bozkurt kitabında anlatılan bir hikaye vardır. Yazarı şaibeli bir kitabın içeriğine de güven olmayacağını düşünebilirsiniz, ama hikaye aslında Mustafa Kemal’le ilgili herkesin bildikleriyle gayet örtüşüyor. Ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim, ana hatlarıyla aşağı yukarı şöyle bir şey:

Batı cephesi komutanı İsmet Paşa, Eskişehir’e yönelen Yunan ordusunu durdurmak ve şehri korumakla görevlidir, ama elindeki kuvvet yaklaşan orduya direnemeyecek kadar zayıftır. Askeri açıdan doğru karar, geri çekilmek ve şehrin işgaline izin vermek gibi görünmektedir. Ama İsmet Paşa, Yunan ordusunun şehirdeki müslüman nüfusa yönelik bir katliama girişeceğinden de endişe etmektedir. Onları tümüyle savunmasız bırakmak ve kaderlerine terk etmek içine sinmemektedir. Bu zorlu kararı kendi başına vermek istemez, başkomutana danışır. Mustafa Kemal karargâha gelir, orduların durumuna şöyle bir bakar ve “geri çekiliyoruz” der. Beş dakika bile tereddüt etmez. Kitapta bu, Mustafa Kemal’in askeri meseleler söz konusu olduğunda insani duyguların (zaafların da diyebiliriz) zerre kadar etkisinde kalmamasına örnek olarak anlatılır. Evet, bazı sivil vatandaşlar ölebilir, ama nihai hedef savaşı kazanmaksa eldeki askerleri ve silahları korumak gerekir, sivilleri değil. Savaşı siviller kazanmayacak. Siviller feda edilebilir. “Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” diyen de aynı kişidir sonuçta. Yufka yürekli birinin edeceği bir laf değildir bu.

Mustafa Kemal, bu tür kararları verebildiği için büyük bir komutandır. Aynı zamanda iyi bir insan olması gerekmez. Bir kişi aynı anda hem iyi bir asker, hem iyi bir insan olamaz muhtemelen. Şefkatli bir boksör olamayacağı gibi… Bizim için fark etmez. Ulu önderin aynı zamanda pamuk gibi bir kalbi olmasına ihtiyacımız yoktur.

Bir açıdan da böyle kararları tereddütsüz şekilde alabilmek, üstün bir zekaya işaret eder. Bu tarz savaş hikayeleri, hamasi tarih kitaplarında gördüğümüz hikayelere benzemez. Orada şanlı geri çekilmeler, efsanevi sıvışmalar anlatılmaz. Gerçek bir zeka, doğru bir karar vermek için hamasi duyguları bir kenara bırakması gerektiğini bilir. Hamaset, liderin gerektiğinde kullanacağı bir şeydir, etkisinde kalacağı bir şey değil. Tek geçerli kriter vardır; hangi kararın nihai hedefe daha çok hizmet ettiği.

İlkelerinden asla taviz vermemek ve her ne şart altında olursa olsun aynı şeyleri savunmak, bir zeka fonksiyonu değildir. 1 Kasım seçimleri ertesinde, sosyal medyada Aziz Nesin’in seviyesiz özdeyişini tekrarlayan kalın kafalı ulusalcıların anlayamadığı şey bu. Türk milleti zekidir. İktidar, hukuk devletini fiilen ortadan kaldırmış, muhalefeti susturmuş, ülkeyi kan gölüne çevirmiş olabilir. Milletimiz, bunun için çok kızgındır belki. Ama öfkesine yenik düşmeyecek kadar da aklı vardır. Ölçüsüz bir Kürt düşmanlığından başka bir siyasi görüşü olmayan bir sözde muhalefet partisinin tıkadığı bir siyaset sahnesinden çözüm çıkmayacağını görmüştür. Bunlarla uğraşacak zamanı yoktur. Hayat geçip gitmektedir. İşlerin yürümesi lazımdır, piyasa bir an önce açılmalıdır. Daha ev alacaktır, kamyoneti satacaktır, oğluna iş bulacaktır ya da kızını evlendirecektir. Hukuk devleti falan şu an için acil ihtiyaç değildir, feda edilebilir.

Kürtler açısından durum daha da ağır. Başbakan meydanda açıkça “bize oy vermezseniz beyaz toroslar dolaşmaya başlar” demiştir. Kürtler bu mesajı almıştır. Kürt halkı, görülmemiş baskılara direnmiş cesur bir halktır, ama bunu göze alacak kadar değil. Kürt hareketinin mücadelesi ilkesel olarak iyidir hoştur ama canından da kıymetli değildir.

Biz, iktidara muhalif olanlar, bu sonucu beklemiyorduk. Çünkü ancak eğitimle ulaşılabilecek bir salaklıktan muzdaripiz. Herkes gibi bizim de hayatımız geçip gidiyor ama biz işi gücü bırakmış Bilal’in sıfırladığı paralarla falan uğraşıyoruz. Televizyonda tartışma programlarını izleyip sinirden dişlerimizi gıcırdatıyoruz. Zayıf olduğumuzu ve geri çekilmemiz gerektiğini idrak edemiyoruz.

Erdoğan’ı bu milleti gerçekten çok iyi tanıdığı için takdir etmek gerekir. Ağayla savaşa tutuşup sonunda muhtemelen ipe gidecek olan Kibar Feyzo bir tanedir, kalan herkes ağanın arkasında hazırolda durmaktadır. Ve çoğu da Feyzo’dan uzun yaşayacaktır. Erdoğan millete mesajını vermiştir, millet de bunu anlayacak kadar zekidir.

Bu açıdan bakınca anketlerin bu kadar yanılması da anlaşılıyor. Birisi oy vereceğiniz partiyi sorduğunda, gurur duyarak, göğsünüzü gere gere söylemek istersiniz, “aman neme lazım” diyerek oy vereceğiniz partiyi söylemek istemeyebilirsiniz.

Milletin kararına saygı duyma meselesine gelince… Hayır, bence bu tarz bir zekaya saygı duymak zorunda değilsiniz.

9.6.15

7 Haziran

Muhteşem bir seçim oldu.

Her şey bir yana, barajla birlikte asıl yıkılan, bu ülkenin yoksul ve mazlum halkı Kürtlere karşı yıllardır türlü yalan ve aşağılamayla beslenen ırkçılık barajıydı. Irkçılar yerinde duruyor tabii, onlara insanlıktan nasiplerini bir çırpıda verme şansımız yok, yavaş yavaş alacaklar inşallah. Ama önemli olan, şimdiye kadar Kürt siyasi hareketini dışlayan ve tehdit olarak gören bir kesimin, ülkeyi yobaz-faşist iktidarın elinden kurtarmak için, ırkçılık barajını aşarak onlarla biraraya gelebilmesi oldu. Çok büyük bir kesim değil, ama etkisi büyük. Sadece bu bile, ülkenin kavga, yalan ve nefretle değil, akıl, sağduyu ve uzlaşmayla yönetileceği bir gelecek konusunda umut veriyor.

Nasıl bir hükümet kurulacağını ve bunun hayatımızı nasıl etkileyeceğini göreceğiz. Aslında, hâlâ, demokrasi olduğunu iddia eden bir ülkede olması gereken temel şartları sağlamaya çalışıyoruz. Mecliste tüm partilerin aldıkları oyla orantılı temsil edilmesini sağlamak otuz beş yıl sürdü. Sıra, anayasanın ve yasaların uygulanabildiği, suç işleyenlerin, yargılanıp cezalandırılabildiği bir ülke kurmaya gelecek diye umuyoruz.

Bu konuda söylenecek çok şey var tabii. Ama şimdilik, meraklısı için, dikkatimizi seçimin kendisine ve oy oranlarıyla milletvekili sayıları arasındaki ilişkiye, daha doğrusu bu ilişkide herkesin dikkatini çeken tuhaflığa çevirelim.

Şu an itibarıyla, HDP'nin çıkardığı milletvekili sayısı farklı kaynaklarda 80 ya da 81 olarak geçiyor. Yani kendisinden yaklaşık bir buçuk milyon fazla oy alan MHP ile ya aynı sayıda ya daha fazla milletvekili çıkarmış. Burada bir haksızlık var gibi görünüyor. Peki bu nasıl oluyor?

Bu sonucu doğuran birkaç faktör var. Birincisi, seçim kanunumuza göre her il, nüfusundan bağımsız olarak, sadece il olduğu için fazladan bir mv. alıyor. Bu da küçük nüfuslu illerin nüfuslarına oranla daha çok temsil edilmesine neden oluyor. Doğu ve güneydoğuda düşük nüfuslu çok sayıda il olduğu için, bu bölgede yüksek oy alan HDP, bölgenin nüfusuna göre daha yüksek bir oranda temsil edilebiliyor. Ama bu kendi başına durumu açıklayan bir faktör değil, çünkü MHP'nin güçlü olduğu Orta Anadolu'da da düşük nüfuslu birçok il var.

İkinci ve daha önemli olan faktör, belli bir seçim bölgesindeki sandalyeleri, oylarla orantılı olarak dağıtırken kullandığımız d'Hondt yönteminin, her bir seçim bölgesinde oyu en fazla olan partilere avantaj sağlayan bir yöntem olması. Partilerin oyları aşağı yukarı dengeli ve birbirine yakın olduğunda bu avantaj ortaya çıkmıyor, ama bir parti oyların büyük kısmını aldığında daha belirgin oluyor.

Ağrı güzel bir örnek. Dört mv. çıkarıyor, HDP'nin oy oranı %76,9, ikinci gelen AKP %16,6. D'Hondt sistemine göre dört milletvekilini de HDP çıkarıyor, çünkü AKP'nin bir mv. çıkarması için, HDP'nin dörtte birininden fazla oy alması lazım. Başka bir deyişle, d'Hondt sistemi, her %19 oy için bir sandalye hak ettiğinizi söylüyor, AKP %19'un altında kaldığı için sıfır çekiyor, HDP dört sandalyeyi de alıyor.

Ama aslında %76,9 oy, oyların yaklaşık dörtte üçü demek. Oyların dörtte üçünü alıyorsanız, dört milletvekilinin de üçünü çıkarmanız beklenir. Daha doğrusu daha orantılı sonuç veren bir sistem kullanılsaydı öyle olurdu, AKP de oyların dörtte birini almadığı halde ona en çok yaklaşan parti olarak bir mv. çıkarırdı. D'Hondt sistemi, bunun gibi yerlerde, HDP'ye oy oranını aşan fazladan birer milletvekilliği kazandırıyor. MHP bu tarz bir avantajdan hiçbir yerde yararlanamıyor, çünkü Osmaniye dışında hiçbir yerde birinci parti değil.

Bununla bağlantılı bir diğer faktör, HDP'nin oylarının MHP'ye göre çok daha dengesiz dağılmış olması. Dengesiz dağılım briçte olduğu gibi seçimlerde de avantaj.

HDP'nin mv. çıkaramadığı yerlerde, oy oranı da genellikle çok düşük, çoğu yerde %5'in altında. Bu da boşa giden oyunun daha az olması anlamına geliyor. %10'un üstünde olduğu halde hiç mv. çıkaramadığı sadece bir il (Elazığ) var. MHP ise tam 18 ilde %10'un üzerinde, bunlardan yedisinde %20'nin üzerinde oy aldığı halde hiç mv. çıkaramamış. Bu da aldığı oyun kayda değer bir kısmının boşa gittiğini gösteriyor.

Seçim sistemini ideale yaklaştırmak ve kimsenin kendini haksızlığa uğramış hissetmemesini sağlamak için, bu sorunu da çözmek gerek. Daha yüzde on barajı yerinde dururken sen neden bahsediyorsun diyebilirsiniz tabii. Olsun, biz yazalım, belki bir faydası olur.

Nasıl çözeceğiz? Aslında meselelerden birinin çözümü diğer meseleyi daha beter hale getiriyor. İller ve seçim bölgeleri bu şekilde durdukça... Mesela, ilk problemi çözmek için her ile kafadan bir sandalye vermekten vazgeçip 550 sandalyeyi illerin nüfuslarıyla olabildiğince orantılı dağıtacak olursak, 10 ile sadece bir, 19 ile de sadece iki sandalye düşüyor. Bu da tabii bu illerde bir veya iki parti dışındakilerin oylarının boşa gideceği anlamına geliyor. Bir problemi çözmek isterken diğer problemi daha ciddi hale getiriyoruz.

Bir çözüm, 1961, 1965 ve 1969 seçimlerinde uygulanan milli bakiye sistemi tarzı bir şey olabilir. Ama o da belli bir aday listesi için verilen oyun başka adayları seçmek için kullanılması gibi bir anormallik doğuran bir sistem. Bir de bağımsız adaylara karşı bir haksızlığa neden olduğu söylenebilir.

Milletvekili sayısını arttırmak da bir çözüm olabilir, ama o da binlerce üyesi olan ve her toplantısı CHP kurultayı gibi geçen bir meclis anlamına gelir, oradan kolay kolay iş çıkmaz.

En akılcı çözüm, seçim bölgelerini daha büyük, her biri birden çok ili kapsayabilir hale getirmek ya da küçük illeri birleştirip daha büyük iller oluşturmaktan geçiyor. Çok düşük nüfuslu iller olmadığında, sandalyeler iller arasında orantılı olarak ve her birine yeterince sandalye düşecek şekilde dağıtılabilir. Hem iller arasındaki adaletsizlik giderilir, hem de boşa giden oy oranı makul seviyelere çekilir.

İronik bir şekilde, buna en yakın öneri, şimdiye kadar sadece, demokratik özerklik projesi çerçevesinde, yerel yönetimleri ilk seviyede 20-25 il olacak şekilde yeniden düzenlemeyi öneren HDP'den gelmişti.

Ek not: Yukarıda anlatıldığı şekilde, nüfusları birbirine yakın, toplam 399 üyeli bir meclis oluşturmak üzere her biri 7-11 arası milletvekili çıkaran 45 seçim bölgesi üzerine bir çalışma.

29.5.15

Biz Konuşuruz, Onlar Yapar

AKP'nin "onlar konuşur, Ak Parti yapar" sloganının çekici bir tarafı olduğu kesin. Aslında AKP'nin iktidarda, diğerlerinin muhalefette olmasından, yani herkese malum olan şeyden başka bir şey anlatmıyor içerik olarak. Bir şeyler yapmakla görevli olan iktidardaki partidir, doğal olarak. Muhalefete ise konuşmak düşer. Buna rağmen, sanki muhalefet, elinde yapmak için bir yetki veya olanak varmış da onu kullanmak yerine konuşmayı tercih ediyormuş gibi bir hava yaratmayı beceriyorlar.

Bir yandan da insan şunu düşünmüyor değil: Konuşmak neden bu kadar kötü bir şey olsun? Bir şeyler yapmayı düşünüyorsak, önce bir konuşsak daha iyi olmaz mı? Mesela birbirinden çirkin şehirlerimizi daha da betona boğmadan önce, Eski Dünya'nın merkezinde bulunan Taksim Meydanı'na beton dökmeden önce bir konuşsak fena olmazdı. Anadolu'nun bütün derelerini HES'lerle mahvetmeden, ülkemizin ormanlarını birer birer imha etmeden önce edeceğimiz iki çift laf olabilirdi. İki yıl önce bu topraklarda ortaya çıkan, bu yüzyılın belki de en heterojen, en ilerici ve en umut verici gençlik hareketine, biber gazı ve basınçlı suyla, ölçüsüzce ve görgüsüzce saldırmadan önce de bir oturup konuşabilirdik.

Ama sonuçta biz konuşuyoruz, biz dinliyoruz. Biz anlattıkça, bazılarının da duyduğunu, dinlediğini, belki bazı şeyleri tekrar değerlendirdiğini, bazı konulardaki yanlışları gördüklerini, belki biraz insafa geleceklerini umuyoruz. Ama her türlü akla, mantığa, sağduyuya kulaklarını tıkamışlar. Bunun yerini otoriteye kesin ve koşulsuz bir itaat almış, kendilerine her söyleneni yapıyorlar. Acı... Ama gerçek.