15.2.17

Sıcak Kafa

Bir apokaliptik distopya ya da dilbilimkurgu olarak tanımlayabileceğimiz Sıcak Kafa, Kasım 2016 itibarıyla April etiketiyle çıktı.

Roman, yakın gelecekte ya da alternatif bir şimdiki zamanda, her tarafa yayılmış bir delilik salgınıyla boğuşan bir dünyada geçiyor. Salgının kaynağı, ARDS denilen ve konuşma yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Hastalığa yakalananlar, saçma sapan konuşurlar ve davranırlar. Sağlıklı bir kişi, bir hastanın konuşmalarını yeterince uzun süre dikkatini vererek dinlediğinde, hastanın söyledikleri giderek mantıklı gelmeye başlar, artık o da hastalığa yakalanmıştır ve bir daha eski haline dönemeyecektir.

Kahramanımız Murat Siyavuş, bir dilbilimcidir. Zamanında hastalık üzerine çalışmış ama umudunu kaybederek annesinin evine sığınmıştır. Televizyonun karşısından pek ayrılmadan, olabildiğince hareketsiz bir hayat sürmektedir. SMK denilen ve herkesin çekindiği bir devlet kurumu tarafından arandığını öğrenince, evden ayrılmak ve salgının dönüştürdüğü dünyayla yüzleşmek zorunda kalır. Bu arada ona yeniden yaşama sevinci veren Şule'yle tanışır ve dünyanın baş aşağı gidişine rağmen içinde geleceğe dair bir umut ışığı yanar. Daha fazlasını anlatarak okuma zevkini zedelemeyelim.

Kitapla ilgili bazı yazı ve söyleşilerin linkleri aşağıda. Bazılarını kitabı okuduktan sonra okumak daha anlamlı olabilir.


11.1.16

Newspeak 2016

Devlet Bahçeli’nin kaldığı yerden devam edeyim (en son 29’la 11’i toplayıp 40 bulmuştu hatırlarsınız), onu da çarp 100’le, ne etti? 4000. Hangi yıldayız? 2016. Onu da çıkar 4000’den. Ne etti? Burada zorlananlar olabilir, ben söyleyeyim, 1984.

Bu zamanda, bu ülkede yaşayıp da George Orwell’in klasiğini hatırlamamak mümkün değil. Edebiyat tarihinin en ünlü siyasi distopyası, ününü, en çok, zaman içinde dilin bir parçası haline gelmiş kavramlar icat etmiş olmasına borçludur herhalde. Büyük Birader, Teleekran, Gerçek Bakanlığı, Bellek Deliği  gibi... Bunlardan biri de orijinalinde Newspeak olarak geçen Yenidil. Grameri eski dilin bir benzeridir, ama sözcük dağarcığı ve anlam dünyası, iktidarın öncelikleri doğrultusunda sürekli değişken olacak şekilde düzenlenmiştir. Sözcükler, iktidar uygun gördüğünde tam karşıt anlamlarıyla yer değiştirebilir. Bu dilde, “cehalet bilgidir” ya da “özgürlük itaattir” gibi cümleler anlamlı ve geçerlidir. Amaç dili kontrol altına almak yoluyla düşünceyi kontrol altına almak, daha doğrusu düşünceyi pratikte imkansız hale getirmektir.

Son günlerde tanık olduğumuz bazı şeyler, şu anda, ülkemizde bir tür Newspeak ortamında yaşadığımızı düşündürüyor. Adı konmamış sadece. Diyarbakırlı bir öğretmen canlı yayına bağlanıyor. Bağlanmadan önce, soracağı sorular konusunda yalan söylüyor anlaşılan (ki böyle yapmasa canlı yayına bağlanmasının mümkün olmadığını kanal yönetiminin açıklamasından anlıyoruz), ismi konusunda da yalan söylüyor olabilir ya da öğretmen olduğu konusunda. Önemli değil, önemli olan söyledikleri. “Çocuklar öldürülmesin, insanlar ölmesin, sesimizi duyun,” diyor.

Bunun karşısında “Gerçek Bakanlığı” harekete geçiyor ve programda “terör propagandası” yapıldığı haberleri yapıyor. Program sunucusunun tepki göstermediği söyleniyor. “Çocuklar öldürülmesin” diyen birine ne tepki gösterilebilir? Mesela şöyle bir şey mi: “Siz çocuklar öldürülmesin diyorsunuz ama öldürülmez de büyürlerse sizin gibi olmazlar mı Ayşe Hanımcığım?” Doğrusu, benim aklıma başka gerekçe gelmiyor.

Bunu açıkça söyleyenler de var, yılanın başını küçükken ezeceksin, zaten büyüyünce terörist olacaktı gibi şeyler yazanlar, ceset fotoğraflarını paylaşıp altına şehvet dolu yorumlar yapanlar... Bunların olmasına şaşırmıyoruz, hiçbir zaman eksik olmadılar zaten. Burada gerçekten çok tuhaf olan, bunları yazanlarda, bu yüzden ayıplanmak gibi bir korkunun zerresinin olmaması. İktidar ve medyası gözünde makbul olanlar onlar. Bazı çocukların, sırf belli bir bölgede dünyaya geldiler diye öldürülmesi gerektiğini savunmanın, mesela, halkı kin ve düşmanlığa yöneltmek suçu kapsamına giriyor olabileceğine dair hiçbir endişeleri yok. Çünkü o maddenin o anlama gelmediğini çok iyi biliyorlar.

Ama mesela başka birileri, “barış istiyoruz, savaş dursun, ölümler olmasın, çocuklar öldürülmesin,” dediğinde, sırf bunu dedikleri için “terör propagandası” ile suçlanabiliyorlar. Sırf bunu dedikleri için... Bütün bu tartışmada örgütler, ideolojiler, kimin haklı kimin haksız olduğu, kimin öldüğü, kimin öldürdüğü gibi şeyler geçmiyor bile. Terör propagandası olduğu iddia edilen şey, “çocuklar öldürülmesin” sözünün kendisi.

İktidarın ve medyasının bize belletmeye çalıştığı Yenidil bu işte. “Barış istiyoruz” sözü Yenidil’de terör anlamına geliyor, “yılanın başını küçükken ezeceksin” sözü ise vatan sevgisi. Bu dil, kafamızdaki iyi-kötü, doğru-yanlış kategorilerini yıkmak ve böylece düşünmemizi imkansızlaştırmak için kurgulanıyor. Gözümüzün önündeki gerçeği söyleyemeyeceğiz, çünkü onu söylerken kullanacağımız sözcükler artık başka anlamlara geliyor olacak. Böylece düşünemez hale geleceğiz. Kimse düşünemediğinde, iktidarın devamına tehdit olan bir şey de kalmayacak. Sistem aşağı yukarı bu.

26.11.15

Inception Üzerine Bir Not

Inception neden kötüdür biliyor musunuz?

Kısaca söylemek gerekirse, tüm hikayesini bir mantık hatası üzerine kurduğu için...

Christopher Nolan'ın özellikle yeniyetme sinema meraklısı kuşağını ağzı açık bırakan filmi Inception, hikayesinin merkezine, rüyadaki zamanın gerçektekine göre 20 kat hızlı geçmesi gibi bir veriyi alır. Bu bilgi ne derece bilimseldir bilmiyorum, ama önceden de rüya görme dediğimiz şeyin, bizim algıladığımızdan çok daha hızlı olup bittiğini duymuştum. Buna inanmamak için bir neden yok, çünkü gayet mantıklı bir açıklaması da var. Gerçek hayatın hızı, fiziksel varlıkların hızına bağlıdır. Bir yerden bir yere gitme hızı, konuşma hızı, algılama hızı, sinirlerin iletim hızı, hatta ses hızı... Beyin, gerçek dünyaya uyum sağlamak ve konudan kopmamak için çoğu zaman kendini yavaşlatmak zorundadır.

Rüyada ise fiziksel tüm engeller kalkmıştır, rüyanın kendi sanal gerçekliğini beyin kendisi yaratmaktadır ve tabii ki fiziksel hız limitlerine bağlı kalmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Kendini yavaşlatmak için bir nedeni de yoktur. Dolayısıyla rüya zamanının beynin tam hızıyla çalışmasına uygun şekilde belirlenmesi akla gayet yakın.

Filmde bir de rüya içinde rüya olayı var, bilirsiniz. Hikayeye göre rüya içinde rüya görüldüğünde, zaman bir 20 kat daha hızlanıyor. Evet ama neden böyle bir şey olsun? Gerçekle rüya arasındaki fiziksel koşul farklılıkları burada söz konusu değildir. Zamanın hızlanması gerçek ortamla sanal ortam arasındaki farkla ilgili olsa gerektir. Rüya içinde rüya, yine aynı sanal ortamda vuku bulacağına göre hızında bir değişme olmasının hiçbir açıklaması yok.

Peki, filmin gerçekliğinde böyle olduğunu kabul edemez miyiz? Bilemiyorum, belki siz edersiniz, ama ben yapamıyorum. Herhalde, bunu yutmak için, rüya zamanının neden daha hızlı olduğuna dair hiçbir fikir yürütmemiş olmak gerekir. Evet, eğer başlangıçtaki veri de tamamen hayal ürünü olsaydı, bir sorun olmazdı. Ama gerçek bir verinin çarpıtıldığını gördüğünüzde tadınız kaçar. Açıkçası bunu fark edip de önemsemeyenleri anlayamıyorum. Belki iki farklı insan türü var, ben ve benzerlerim bunu görmezden gelemeyenleriz, bir de hiç keyfi kaçmayıp patlamış mısırları lüpleten tür var.

Bana Charlie Kaufman'ın senaryo oskarını aldığı Adaptation filminden bir sahneyi hatırlattı. Senarist Charlie, altından kalkamadığı bir uyarlamayla boğuşurken, ikiz kardeşi Donald da senaryo yazmaya merak sarar. Senaryosunu Charlie'ye gösterir. Senaryonun bir yerinde, olaylar öyle bir düğümlenir ki bir karakterin aynı anda iki farklı yerde olması gerekmektedir (ya da öyle bir şey). "Bunu nasıl çözeceksin?" diye sorar Charlie. Donald "özel efektlerle" diye cevap verir. Charlie saçını başını yolar, falan...

İşte öyle. Mantık hatasını özel efektleri kökleyerek çözemezsiniz. Ama bir şekilde yutturabiliyorsunuz gibi görünüyor.

3.11.15

Türk Milleti Zekidir

Başlıktaki önermenin sahibi, devletimizin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili, Bozkurt kitabında anlatılan bir hikaye vardır. Yazarı şaibeli bir kitabın içeriğine de güven olmayacağını düşünebilirsiniz, ama hikaye aslında Mustafa Kemal’le ilgili herkesin bildikleriyle gayet örtüşüyor. Ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim, ana hatlarıyla aşağı yukarı şöyle bir şey:

Batı cephesi komutanı İsmet Paşa, Eskişehir’e yönelen Yunan ordusunu durdurmak ve şehri korumakla görevlidir, ama elindeki kuvvet yaklaşan orduya direnemeyecek kadar zayıftır. Askeri açıdan doğru karar, geri çekilmek ve şehrin işgaline izin vermek gibi görünmektedir. Ama İsmet Paşa, Yunan ordusunun şehirdeki müslüman nüfusa yönelik bir katliama girişeceğinden de endişe etmektedir. Onları tümüyle savunmasız bırakmak ve kaderlerine terk etmek içine sinmemektedir. Bu zorlu kararı kendi başına vermek istemez, başkomutana danışır. Mustafa Kemal karargâha gelir, orduların durumuna şöyle bir bakar ve “geri çekiliyoruz” der. Beş dakika bile tereddüt etmez. Kitapta bu, Mustafa Kemal’in askeri meseleler söz konusu olduğunda insani duyguların (zaafların da diyebiliriz) zerre kadar etkisinde kalmamasına örnek olarak anlatılır. Evet, bazı sivil vatandaşlar ölebilir, ama nihai hedef savaşı kazanmaksa eldeki askerleri ve silahları korumak gerekir, sivilleri değil. Savaşı siviller kazanmayacak. Siviller feda edilebilir. “Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” diyen de aynı kişidir sonuçta. Yufka yürekli birinin edeceği bir laf değildir bu.

Mustafa Kemal, bu tür kararları verebildiği için büyük bir komutandır. Aynı zamanda iyi bir insan olması gerekmez. Bir kişi aynı anda hem iyi bir asker, hem iyi bir insan olamaz muhtemelen. Şefkatli bir boksör olamayacağı gibi… Bizim için fark etmez. Ulu önderin aynı zamanda pamuk gibi bir kalbi olmasına ihtiyacımız yoktur.

Bir açıdan da böyle kararları tereddütsüz şekilde alabilmek, üstün bir zekaya işaret eder. Bu tarz savaş hikayeleri, hamasi tarih kitaplarında gördüğümüz hikayelere benzemez. Orada şanlı geri çekilmeler, efsanevi sıvışmalar anlatılmaz. Gerçek bir zeka, doğru bir karar vermek için hamasi duyguları bir kenara bırakması gerektiğini bilir. Hamaset, liderin gerektiğinde kullanacağı bir şeydir, etkisinde kalacağı bir şey değil. Tek geçerli kriter vardır; hangi kararın nihai hedefe daha çok hizmet ettiği.

İlkelerinden asla taviz vermemek ve her ne şart altında olursa olsun aynı şeyleri savunmak, bir zeka fonksiyonu değildir. 1 Kasım seçimleri ertesinde, sosyal medyada Aziz Nesin’in seviyesiz özdeyişini tekrarlayan kalın kafalı ulusalcıların anlayamadığı şey bu. Türk milleti zekidir. İktidar, hukuk devletini fiilen ortadan kaldırmış, muhalefeti susturmuş, ülkeyi kan gölüne çevirmiş olabilir. Milletimiz, bunun için çok kızgındır belki. Ama öfkesine yenik düşmeyecek kadar da aklı vardır. Ölçüsüz bir Kürt düşmanlığından başka bir siyasi görüşü olmayan bir sözde muhalefet partisinin tıkadığı bir siyaset sahnesinden çözüm çıkmayacağını görmüştür. Bunlarla uğraşacak zamanı yoktur. Hayat geçip gitmektedir. İşlerin yürümesi lazımdır, piyasa bir an önce açılmalıdır. Daha ev alacaktır, kamyoneti satacaktır, oğluna iş bulacaktır ya da kızını evlendirecektir. Hukuk devleti falan şu an için acil ihtiyaç değildir, feda edilebilir.

Kürtler açısından durum daha da ağır. Başbakan meydanda açıkça “bize oy vermezseniz beyaz toroslar dolaşmaya başlar” demiştir. Kürtler bu mesajı almıştır. Kürt halkı, görülmemiş baskılara direnmiş cesur bir halktır, ama bunu göze alacak kadar değil. Kürt hareketinin mücadelesi ilkesel olarak iyidir hoştur ama canından da kıymetli değildir.

Biz, iktidara muhalif olanlar, bu sonucu beklemiyorduk. Çünkü ancak eğitimle ulaşılabilecek bir salaklıktan muzdaripiz. Herkes gibi bizim de hayatımız geçip gidiyor ama biz işi gücü bırakmış Bilal’in sıfırladığı paralarla falan uğraşıyoruz. Televizyonda tartışma programlarını izleyip sinirden dişlerimizi gıcırdatıyoruz. Zayıf olduğumuzu ve geri çekilmemiz gerektiğini idrak edemiyoruz.

Erdoğan’ı bu milleti gerçekten çok iyi tanıdığı için takdir etmek gerekir. Ağayla savaşa tutuşup sonunda muhtemelen ipe gidecek olan Kibar Feyzo bir tanedir, kalan herkes ağanın arkasında hazırolda durmaktadır. Ve çoğu da Feyzo’dan uzun yaşayacaktır. Erdoğan millete mesajını vermiştir, millet de bunu anlayacak kadar zekidir.

Bu açıdan bakınca anketlerin bu kadar yanılması da anlaşılıyor. Birisi oy vereceğiniz partiyi sorduğunda, gurur duyarak, göğsünüzü gere gere söylemek istersiniz, “aman neme lazım” diyerek oy vereceğiniz partiyi söylemek istemeyebilirsiniz.

Milletin kararına saygı duyma meselesine gelince… Hayır, bence bu tarz bir zekaya saygı duymak zorunda değilsiniz.

9.6.15

7 Haziran

Muhteşem bir seçim oldu.

Her şey bir yana, barajla birlikte asıl yıkılan, bu ülkenin yoksul ve mazlum halkı Kürtlere karşı yıllardır türlü yalan ve aşağılamayla beslenen ırkçılık barajıydı. Irkçılar yerinde duruyor tabii, onlara insanlıktan nasiplerini bir çırpıda verme şansımız yok, yavaş yavaş alacaklar inşallah. Ama önemli olan, şimdiye kadar Kürt siyasi hareketini dışlayan ve tehdit olarak gören bir kesimin, ülkeyi yobaz-faşist iktidarın elinden kurtarmak için, ırkçılık barajını aşarak onlarla biraraya gelebilmesi oldu. Çok büyük bir kesim değil, ama etkisi büyük. Sadece bu bile, ülkenin kavga, yalan ve nefretle değil, akıl, sağduyu ve uzlaşmayla yönetileceği bir gelecek konusunda umut veriyor.

Nasıl bir hükümet kurulacağını ve bunun hayatımızı nasıl etkileyeceğini göreceğiz. Aslında, hâlâ, demokrasi olduğunu iddia eden bir ülkede olması gereken temel şartları sağlamaya çalışıyoruz. Mecliste tüm partilerin aldıkları oyla orantılı temsil edilmesini sağlamak otuz beş yıl sürdü. Sıra, anayasanın ve yasaların uygulanabildiği, suç işleyenlerin, yargılanıp cezalandırılabildiği bir ülke kurmaya gelecek diye umuyoruz.

Bu konuda söylenecek çok şey var tabii. Ama şimdilik, meraklısı için, dikkatimizi seçimin kendisine ve oy oranlarıyla milletvekili sayıları arasındaki ilişkiye, daha doğrusu bu ilişkide herkesin dikkatini çeken tuhaflığa çevirelim.

Şu an itibarıyla, HDP'nin çıkardığı milletvekili sayısı farklı kaynaklarda 80 ya da 81 olarak geçiyor. Yani kendisinden yaklaşık bir buçuk milyon fazla oy alan MHP ile ya aynı sayıda ya daha fazla milletvekili çıkarmış. Burada bir haksızlık var gibi görünüyor. Peki bu nasıl oluyor?

Bu sonucu doğuran birkaç faktör var. Birincisi, seçim kanunumuza göre her il, nüfusundan bağımsız olarak, sadece il olduğu için fazladan bir mv. alıyor. Bu da küçük nüfuslu illerin nüfuslarına oranla daha çok temsil edilmesine neden oluyor. Doğu ve güneydoğuda düşük nüfuslu çok sayıda il olduğu için, bu bölgede yüksek oy alan HDP, bölgenin nüfusuna göre daha yüksek bir oranda temsil edilebiliyor. Ama bu kendi başına durumu açıklayan bir faktör değil, çünkü MHP'nin güçlü olduğu Orta Anadolu'da da düşük nüfuslu birçok il var.

İkinci ve daha önemli olan faktör, belli bir seçim bölgesindeki sandalyeleri, oylarla orantılı olarak dağıtırken kullandığımız d'Hondt yönteminin, her bir seçim bölgesinde oyu en fazla olan partilere avantaj sağlayan bir yöntem olması. Partilerin oyları aşağı yukarı dengeli ve birbirine yakın olduğunda bu avantaj ortaya çıkmıyor, ama bir parti oyların büyük kısmını aldığında daha belirgin oluyor.

Ağrı güzel bir örnek. Dört mv. çıkarıyor, HDP'nin oy oranı %76,9, ikinci gelen AKP %16,6. D'Hondt sistemine göre dört milletvekilini de HDP çıkarıyor, çünkü AKP'nin bir mv. çıkarması için, HDP'nin dörtte birininden fazla oy alması lazım. Başka bir deyişle, d'Hondt sistemi, her %19 oy için bir sandalye hak ettiğinizi söylüyor, AKP %19'un altında kaldığı için sıfır çekiyor, HDP dört sandalyeyi de alıyor.

Ama aslında %76,9 oy, oyların yaklaşık dörtte üçü demek. Oyların dörtte üçünü alıyorsanız, dört milletvekilinin de üçünü çıkarmanız beklenir. Daha doğrusu daha orantılı sonuç veren bir sistem kullanılsaydı öyle olurdu, AKP de oyların dörtte birini almadığı halde ona en çok yaklaşan parti olarak bir mv. çıkarırdı. D'Hondt sistemi, bunun gibi yerlerde, HDP'ye oy oranını aşan fazladan birer milletvekilliği kazandırıyor. MHP bu tarz bir avantajdan hiçbir yerde yararlanamıyor, çünkü Osmaniye dışında hiçbir yerde birinci parti değil.

Bununla bağlantılı bir diğer faktör, HDP'nin oylarının MHP'ye göre çok daha dengesiz dağılmış olması. Dengesiz dağılım briçte olduğu gibi seçimlerde de avantaj.

HDP'nin mv. çıkaramadığı yerlerde, oy oranı da genellikle çok düşük, çoğu yerde %5'in altında. Bu da boşa giden oyunun daha az olması anlamına geliyor. %10'un üstünde olduğu halde hiç mv. çıkaramadığı sadece bir il (Elazığ) var. MHP ise tam 18 ilde %10'un üzerinde, bunlardan yedisinde %20'nin üzerinde oy aldığı halde hiç mv. çıkaramamış. Bu da aldığı oyun kayda değer bir kısmının boşa gittiğini gösteriyor.

Seçim sistemini ideale yaklaştırmak ve kimsenin kendini haksızlığa uğramış hissetmemesini sağlamak için, bu sorunu da çözmek gerek. Daha yüzde on barajı yerinde dururken sen neden bahsediyorsun diyebilirsiniz tabii. Olsun, biz yazalım, belki bir faydası olur.

Nasıl çözeceğiz? Aslında meselelerden birinin çözümü diğer meseleyi daha beter hale getiriyor. İller ve seçim bölgeleri bu şekilde durdukça... Mesela, ilk problemi çözmek için her ile kafadan bir sandalye vermekten vazgeçip 550 sandalyeyi illerin nüfuslarıyla olabildiğince orantılı dağıtacak olursak, 10 ile sadece bir, 19 ile de sadece iki sandalye düşüyor. Bu da tabii bu illerde bir veya iki parti dışındakilerin oylarının boşa gideceği anlamına geliyor. Bir problemi çözmek isterken diğer problemi daha ciddi hale getiriyoruz.

Bir çözüm, 1961, 1965 ve 1969 seçimlerinde uygulanan milli bakiye sistemi tarzı bir şey olabilir. Ama o da belli bir aday listesi için verilen oyun başka adayları seçmek için kullanılması gibi bir anormallik doğuran bir sistem. Bir de bağımsız adaylara karşı bir haksızlığa neden olduğu söylenebilir.

Milletvekili sayısını arttırmak da bir çözüm olabilir, ama o da binlerce üyesi olan ve her toplantısı CHP kurultayı gibi geçen bir meclis anlamına gelir, oradan kolay kolay iş çıkmaz.

En akılcı çözüm, seçim bölgelerini daha büyük, her biri birden çok ili kapsayabilir hale getirmek ya da küçük illeri birleştirip daha büyük iller oluşturmaktan geçiyor. Çok düşük nüfuslu iller olmadığında, sandalyeler iller arasında orantılı olarak ve her birine yeterince sandalye düşecek şekilde dağıtılabilir. Hem iller arasındaki adaletsizlik giderilir, hem de boşa giden oy oranı makul seviyelere çekilir.

İronik bir şekilde, buna en yakın öneri, şimdiye kadar sadece, demokratik özerklik projesi çerçevesinde, yerel yönetimleri ilk seviyede 20-25 il olacak şekilde yeniden düzenlemeyi öneren HDP'den gelmişti.

Ek not: Yukarıda anlatıldığı şekilde, nüfusları birbirine yakın, toplam 399 üyeli bir meclis oluşturmak üzere her biri 7-11 arası milletvekili çıkaran 45 seçim bölgesi üzerine bir çalışma.

29.5.15

Biz Konuşuruz, Onlar Yapar

AKP'nin "onlar konuşur, Ak Parti yapar" sloganının çekici bir tarafı olduğu kesin. Aslında AKP'nin iktidarda, diğerlerinin muhalefette olmasından, yani herkese malum olan şeyden başka bir şey anlatmıyor içerik olarak. Bir şeyler yapmakla görevli olan iktidardaki partidir, doğal olarak. Muhalefete ise konuşmak düşer. Buna rağmen, sanki muhalefet, elinde yapmak için bir yetki veya olanak varmış da onu kullanmak yerine konuşmayı tercih ediyormuş gibi bir hava yaratmayı beceriyorlar.

Bir yandan da insan şunu düşünmüyor değil: Konuşmak neden bu kadar kötü bir şey olsun? Bir şeyler yapmayı düşünüyorsak, önce bir konuşsak daha iyi olmaz mı? Mesela birbirinden çirkin şehirlerimizi daha da betona boğmadan önce, Eski Dünya'nın merkezinde bulunan Taksim Meydanı'na beton dökmeden önce bir konuşsak fena olmazdı. Anadolu'nun bütün derelerini HES'lerle mahvetmeden, ülkemizin ormanlarını birer birer imha etmeden önce edeceğimiz iki çift laf olabilirdi. İki yıl önce bu topraklarda ortaya çıkan, bu yüzyılın belki de en heterojen, en ilerici ve en umut verici gençlik hareketine, biber gazı ve basınçlı suyla, ölçüsüzce ve görgüsüzce saldırmadan önce de bir oturup konuşabilirdik.

Ama sonuçta biz konuşuyoruz, biz dinliyoruz. Biz anlattıkça, bazılarının da duyduğunu, dinlediğini, belki bazı şeyleri tekrar değerlendirdiğini, bazı konulardaki yanlışları gördüklerini, belki biraz insafa geleceklerini umuyoruz. Ama her türlü akla, mantığa, sağduyuya kulaklarını tıkamışlar. Bunun yerini otoriteye kesin ve koşulsuz bir itaat almış, kendilerine her söyleneni yapıyorlar. Acı... Ama gerçek.

14.5.15

Siyaset Kübümüz

Siyasi görüş çeşitliliği çoğu zaman pratik nedenlerle, siyasi iktidar bir çoğunluk gerektirdiği ve bu da oyların en az yarısı demek olduğu için, bir ucuna sağ öbür ucuna sol denen tek boyutlu bir spektrum üzerine yerleştirilir. Biraz daha ayrıntılı analiz istendiğinde iki boyutlu bir grafik çizilebilir. Amerikalı siyasetçi David Nolan’ın yaptığı, bir ekseni ekonomik özgürlük, diğer ekseni bireysel özgürlük olan Nolan Diyagramı ünlüdür mesela. Benzer iki boyutlu grafikler, eksenlere farklı isimler verilerek çizilebiliyor. Ama Batı dünyası için en kullanışlı grafik, biri ekonomik (kapitalizm-sosyalizm), diğeri kültürel (tutucu-ilerici) iki eksenden oluşan grafik gibi görünüyor. 

Bizde ise üç eksene ihtiyaç var, çünkü tutucu-ileri ekseni tek boyutta ifade edilemeyecek kadar karmaşık. Dolayısıyla siyasi görüş çeşitliliğimizi üç boyutla, yani bir küple ifade edebiliriz. Nolan Diyagramı’ndan esinle Kum Kübü diyebilirdim ama bunu ya da bir benzerini benden önce yapan olmadığına hiç emin değilim. Belki rübik küpten uyarlayarak çizen ilk kişi olabilirim. Üç eksen şöyle:

K-S ekseni: Kapitalizm-sosyalizm ekseni. Batı dünyasında sağ-sol denince ilk akla gelen ayrım, bizde sadece yetmişli yıllarda öne çıktı. Aslında önemini hiçbir zaman kaybetmedi ama son yirmi yıldır diğer ayrımların gölgesinde kaldığı söylenebilir.

D-L ekseni: Dinci-laik ekseni. Bizde, cumhuriyet tarihimiz boyunca sağ-sol denince kast edilen ayrım en çok bu olmuştur. Tabii dinci tanımını bu gruba dahil ettiğim kişilerin çoğu kabul etmeyebilir. Pratiklik adına biraz kolaycı bir tanımlama yaptım, din devleti kurulması taraftarı anlamında değil, dini öne çıkaran, onu siyasi görüşünün bir parçası yapan (ve Sünni Müslüman olan) herkesi kapsayacak şekilde kullanıyorum. Laik de laiklik taraftarından çok, değerler dünyasını tanımlamada Sünni Müslüman değerlere yer vermeyen ya da çok az yer veren anlamında, dolayısıyla Alevileri ve diğer din mensuplarını da kapsıyor.

M-E ekseni: Milliyetçi-enternasyonalist ekseni. Kürt sorununun seksenli yıllarda savaş haline dönüşmesiyle hayati öneme kavuşan bir ayrım. Batılı ülkelerde bu genelde diğer eksenlerden biriyle çakışıyor, ama bizde öyle değil. Enternasyonalist fazla teknik bir terim gibi görünebilir. Milliyetçinin karşıtı olarak yerleşmiş bir sözcük yok aslında, bazen “toplumcu” da bu anlamda kullanılabiliyor. 

Kübün köşelerine yazdığım isimleri de güncel olarak siyaset veya medya dünyası içinde yer alan, o kesişimi karakteristik olarak yansıtan ve yeterince tanınmış kişiler olarak seçmeye çalıştım. Bazıları için kesişimi tanımlayan özelliklerden biri diğerlerinden daha öne çıkıyor olabilir, ya da belki o köşe için daha uygun örnekler bulunabilir. Benim belirlediğim kriterlere göre en uygunları bunlar gibi görünüyordu.

Kübün köşeleri de şöyle oluyor:

K-L-E (Ahmet Altan) köşesi: Klasik liberalizm köşesi de denebilir. Ülkemizde basın ve entellektüel camiada etkisi fazla ama seçmen nezdinde karşılığı az olan bir siyasi görüş. Bir dönem Cem Boyner’in öncülük ettiği Yeni Demokrasi Hareketi, belki sonra da İsmail Cem’in Yeni Türkiye Partisi tarafından temsil edildiği söylenebilir. Ahmet Altan, olası pek çok isimden biri, Cengiz Çandar ya da Hasan Cemal de uygun düşerdi.

K-L-M (Yılmaz Özdil) köşesi: Atatürk köşesi de diyebiliriz. Milliyetçi ve laik ama sosyal demokrasiye pek ilgi duymayan bir siyasi görüş… Deniz Baykal dönemi CHP’si aşağı yukarı bu çizgiyi temsil ediyordu. Şimdiki CHP’nin içinde de bayağı bir yeri var, daha karakteristik olarak Emine Ülker Tarhan’ın Anadolu Partisi tarafından temsil edildiği söylenebilir. Yılmaz Özdil, bu kesimin bir numaralı köşe yazısı kahramanı olarak uygun bir seçim gibi göründü bana. Mine Kırıkkanat da çok yanlış olmazdı.

S-L-M (Doğu Perinçek) köşesi: Doğu Perinçek’in liderlik ettiği siyasi hareket yakın zamanda hem kendilerine hem de ülkeye büyük bir iyilik yaparak Vatan Partisi adını aldı. Böylece hem bunun karşılığını oy oranında bir artış olarak görecekler, hem de gereksiz yere işçilerin kafasını karıştırmamış olacaklar. Yine de parti, kamulaştırmacı ve devletçi çizgisini sürdürüyor gibi görünüyor, dolayısıyla bu köşenin sahibi.

S-L-E (Ertuğrul Kürkçü) köşesi: Bugünkü siyaset sahnesinde en güçlü şekilde HDP ve onu destekleyen çok sayıda demokratik kitle örgütü ve yüzlerce ilerici aydın tarafından temsil ediliyor. İsim olarak partinin santrforu Selahattin Demirtaş da olabilirdi, ama kendini K-S ve D-L eksenlerinde biraz daha ortaya yakın konumlandırdığı söylenebilir. Ertuğrul Kürkçü bu köşenin daha karakteristik bir temsilcisi.

S-D-E (İhsan Eliaçık) köşesi: İhsan Eliaçık kendine temel olarak dini referans alan bir düşünce adamı olarak milliyetçiliğe ve vahşi kapitalizme aynı şiddette karşı çıkmasıyla tanınıyor. Bu görüş, Eliaçık’ın da bir dönem bağlantı içinde olduğu Antikapitalist Müslümanlar hareketi tarafından da temsil ediliyor. Yakın zamanda CHP’ye katılan Mehmet Bekaroğlu da bu çizgiye yakın.

K-D-E (Dengir Mir Mehmet Fırat) köşesi: Lord Dengir Mir Mehmet Fırat, bu seçimlerde HDP’den aday olsa da, AKP’nin kurucuları arasındaydı ve AKP’nin ilk zamanlarında daha yakın olduğu ve hâlâ Kürt seçmen nezdinde popülerliğini korumasını sağlayan milliyetçilik karşıtı politikalarının mimarlarından biri olduğu söylenebilir. AKP bu pozisyondan hemen hemen tümüyle vazgeçmiş olsa da Fırat çizgisini koruyor.

K-D-M (Devlet Bahçeli) köşesi: En karakteristik olarak ülkücüler tarafından temsil ediliyor, dolayısıyla hareketin lideri Devlet Bahçeli uygun seçim. Tayyip Erdoğan da olabilirdi, ama her şeye rağmen M-E ekseninde ortaya yakın sayılır. Oysa ülkücüler, dincilik konusunda AKP’den sadece bir adım gerideler. Aslında BBP herhalde bu köşeye en yakın parti. Saadet Partisi de kübün bu tarafında yer almalı tabii, ama K-S ve M-E eksenlerinde ortaya biraz daha yakın. Bu kesişim kübün sadece sekizde birini oluşturuyor, ama seçmenlerin yarıdan fazlası burada.

Arkada kalan bir köşe var, S-D-M köşesi. Yani dinci ve milliyetçi olmakla birlikte sosyalist ekonomi yanlısı olanlar… Teorik olarak mümkün olsa da, bildiğim kadarıyla ülkemizde böyle bir siyasi çizgi yok. Herhalde hem dinci hem milliyetçi olunca, yoksulluk ve eşitsizliğe çözüm üretmek için akıl yürütecek alan kalmıyor.