Dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.3.20

Kübra

İkinci romanım Kübra, Şubat 2020 itibarıyla April Yayıncılık tarafından yayınlandı. Fikir, aşağı yukarı 2017 yılı içinde oluştu. 2017 sonlarında yazmaya başladım, 2019 sonlarında bitirdim. Düzeltme ve gözden geçirme süreçleriyle, yayınlanması 2020 Şubat'ı buldu.

Roman, cep telefonuna Kübra adlı tanımadığı birisinden "Sen farklısın" mesajı gelen Gökhan Şahinoğlu'nun hikâyesini anlatıyor. Gökhan, uzun süredir sevgili oldukları Merve'yle hayatını birleştirmeye hazırlanıyor, bir yandan da yıllardır çalıştığı imalat atölyesine ortak olarak işletmesini devralmak gibi bir planı var. Başta Kübra'dan gelen mesajları fazla önemsemiyor. Ama mesajları devam ettikçe, Kübra'nın çevresindeki kişiler ve olaylar hakkında haddinden fazla bilgi sahibi olduğunu fark ediyor. Hatta Kübra bir noktadan sonra gelecekten de haber vermeye başlıyor. Gökhan, bildiği gerçeklik dışında bir şeye temas ettiği hissine kapılıyor ve giderek Kübra'yla daha çok ilgilenmeye başlıyor.

Buna paralel anlatılan bir diğer hikâye de Amerika'da, Kaliforniya'da üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışan iki Türk bilim insanı Berk ve Selim'in, aldıkları parlak ve şaşırtıcı bir teklif üzerine Türkiye'ye gelerek, yeni kurulan Datakraft şirketinin kurucu ortakları olmalarının hikâyesi. Roman ilerledikçe, iki hikâye Kübra üzerinden birleşiyor.

Kitapla ilgili yorum, eleştiri ve söyleşilerin linklerini, yayınlandıkça burada toplamaya çalışacağım.

Keyifli okumalar.

Kitap Eki
https://kitapeki.com/delilik-fena-halde-ilgimi-cekiyor/

Sözcü
https://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/insan-zihninin-kirilganligini-yazdim/

K24 - Selim Bektaş
https://t24.com.tr/k24/kitap/kubra,412

Medyatava - Sayım Çınar
https://www.medyatava.com/haber/zamanlama-manidar-ama-zamanlamanin-huyudur-manidar-olmak_206282

Haftalık Gazete - Nazlı Berivan Ak
https://haftalikgzt.com/gazete/afsin-kumla-yeni-romani-kubra-uzerine-konustuk-insan-zihni-biraz-zahmetle-nesnel-gerceklikten-koparilabilir/

Açık Radyo - Ceyhan Usanmaz
http://acikradyo.com.tr/bu-kose-kitap-kosesi/bilimkurgusal-tesadufun-boylesi

BantMag - J. Hakan Dedeoğlu
https://bantmag.com/afsin-kum-ile-yeni-kitabi-kubra-uzerine/

Hürriyet Kitap Sanat - Eray Ak
https://www.hurriyet.com.tr/kitap-sanat/insanligin-yapay-zekayla-imtihani-41490932

Oggito - Aynur Kulak
https://oggito.com/icerikler/kubra-bir-makine-mi-akil-mi-vicdan-mi/65225

Ensonhaber.com - Damla Karakuş
https://www.ensonhaber.com/kitap/afsin-kum-ile-romani-kubra-ve-yazarligi-uzerine-konustuk

Edebiyathaber.net - Didem Görkay

30.11.16

Sıcak Kafa

Bir apokaliptik distopya ya da dilbilimkurgu olarak tanımlayabileceğimiz Sıcak Kafa, Kasım 2016 itibarıyla April etiketiyle çıktı.

Roman, yakın gelecekte ya da alternatif bir şimdiki zamanda, her tarafa yayılmış bir delilik salgınıyla boğuşan bir dünyada geçiyor. Salgının kaynağı, ARDS denilen ve konuşma yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Hastalığa yakalananlar, saçma sapan konuşurlar ve davranırlar. Sağlıklı bir kişi, bir hastanın konuşmalarını yeterince uzun süre dikkatini vererek dinlediğinde, hastanın söyledikleri giderek mantıklı gelmeye başlar, artık o da hastalığa yakalanmıştır ve bir daha eski haline dönemeyecektir.

Kahramanımız Murat Siyavuş, bir dilbilimcidir. Zamanında hastalık üzerine çalışmış ama umudunu kaybederek annesinin evine sığınmıştır. Televizyonun karşısından pek ayrılmadan, olabildiğince hareketsiz bir hayat sürmektedir. SMK denilen ve herkesin çekindiği bir devlet kurumu tarafından arandığını öğrenince, evden ayrılmak ve salgının dönüştürdüğü dünyayla yüzleşmek zorunda kalır. Bu arada ona yeniden yaşama sevinci veren Şule'yle tanışır ve dünyanın baş aşağı gidişine rağmen içinde geleceğe dair bir umut ışığı yanar. Daha fazlasını anlatarak okuma zevkini zedelemeyelim.

Kitapla ilgili bazı yazı ve söyleşilerin linkleri aşağıda. Bazılarını kitabı okuduktan sonra okumak daha anlamlı olabilir.


26.1.15

Sıraya Dizdin Bizi Zaman


Stephen Hawking’in popüler bilim klasiği “Zamanın Kısa Tarihi”ni yirmi beş yıl gecikmeli olarak okumaktayım şu sıralar. Hawking’in eklemeleri ve Barış Gönülşen’in yeni çevirisi ile tekrar basılmış. Çevirmenin genel olarak iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Yalnız, neresinden bakarsam bakayım bir anlamı varmış gibi görünmeyen bazı cümleler de var kitapta. Tabii konu teorik fizik olunca emin olamıyorum, ben de anlamamış olabilirim. Ama bir ihtimal, bazı yerleri Barış da anlamamış olabilir diye düşündüm doğrusu. Olsun, zaten kitabın tamamını anlamayı beklemiyordum. Özellikle kafama takılan bir iki cümleyi not ettim, bir yerlerde karşılaşırsak Orhan Pamuk’a sormayı düşünüyorum (takdir edersiniz ki Stephen Hawking’in kendisine ulaşmak çok daha zor olacaktır).

Kitabın tamamını anlamayı beklemiyordum dediğim gibi, ama tam aklıma yatmadığı için içime dert olan bazı meselelerde yeni bir bakış açısı vermesini de umuyordum. Bir tanesi de zamanın başlangıcı meselesi. Zaman büyük patlama ile başladıysa büyük patlamadan önce ne vardı diye sorası gelir insanın. Bunun klasik cevabı, büyük patlamadan önce diye bir şey olamaz, çünkü büyük patlamadan önce zaman yoktu, zaman olmadığına göre “önce” diye bir şey de yoktu. Buna cevaben aklıma ilk gelen cümle de “nassı yani” oluyor. Zamanın olmaması ne demek? Zaman olmayabilen bir şey mi?

Hawking bu soruya net anlaşılır bir cevap veriyor, herkesi tatmin etmeyebilir ama beni tatmin etti. Büyük patlamanın bir öncesinin olmasıyla olmaması arasında bir fark yoktur çünkü “… bu zamandan daha önce gerçekleşen olaylar varsa da, bunlar bugün olanları etkileyebilecek durumda değiller, varlıkları göz ardı edilebilir, çünkü bunun gözleyebileceğimiz sonuçları olmaz.” Büyük patlama anı, evrendeki tüm varlığın sıfır boyutlu tek bir noktada toplanmış olduğu mutlak bir tekillik anıdır. O varlığa ait, var olması dışında hiçbir bilginin olmadığı bir andır. Bunun öncesinde var olup sonrasına aktarılabilecek herhangi bir bilgi olamaz. Dolayısıyla “büyük patlamadan önce ne vardı” sorusu, gramer açısından doğrudur ama herhangi bir anlam ifade etmez, çünkü bunun cevabının herhangi bir önem arz edeceği bir varlık var olmamıştır. Tuhaf bir düşünce şekli, ama fizikçilerin kafası böyle çalışıyor.

Tabii bu, ilgilisi için teolojik soruları da kışkırtan bir mevzu. Hawking de yeri geldikçe Tanrı ve yaratılış konularına tatlı tatlı değiniyor. Eğer Tanrı her şeyi yarattıysa, zamanı da yaratmış olmalı. Bu da zaman yokken Tanrı var demektir, ama biz zamanın olmamasına ancak mutlak bir hiçlikten başladığında anlam verebiliyorduk. Yani zamanın var olmasından önce var olan ve sonrasını etkileyen bir şey varsa, bunun zamanın var olmasından önce olmasının bir önemi olur. Dolayısıyla eğer “önce” varsa, zaman da var demektir. Oysa zamanın var olmadığı durumdan bahsediyorduk. Paradoksa düşüyoruz. Çözmek için şunu kabul etmek zorundayız: Bir Tanrı varsa, zamanın olmadığı bir durumda var olamaz. Eğer Tanrı hep varsa zaman da hep olmalı. Sanki büyük patlama teorisi, Tanrı’nın başlangıçsızlığı ilkesiyle çelişiyor gibi. Ama Tanrı’nın, büyük patlamadan önce varsa dahi, yapacağı pek bir şey yok, eninde sonunda “vur patlasın” demekten başka. Yani Tanrı olarak ilk etkinliğini gerçekleştirdiği anda zaman da başlamış oluyor, dolayısıyla bu çelişkinin de pek bir önemi kalmıyor.

Zamanı anlamak bir problem, tanımlamak da ayrı bir problem. Özellikle döngüsel olmayan bir tanım yapmak, yani tanımlarken kullandığımız sözcüklerden hiçbirini tanımlamak için zaman kavramını kullanmak zorunda kalmayacağımız bir tanım yapmak neredeyse imkânsız gibi. Bu yüzden, yeni bir sözlük gördüğümde, ciddiyeti ve kalitesi hakkında fikir sahibi olmak için “zaman” maddesine bakmak gibi bir alışkanlığım vardır. Aşağı yukarı diğer her şey zaman kavramı kullanılarak tanımlandığına göre, zaman nasıl tanımlanmıştır acaba? Bazıları özensizdir, mesela evdeki bir İngilizce sözlükte “zaman; saat, dakika ve saniye cinsinden ölçtüğümüz şeydir” diyor. Saat, dakika ve saniye nasıl tanımlanıyor olabilir dersiniz? Tabii ki birer zaman birimi olarak. Döngüsel tanımlama dediğim bu. TDK sözlüğünde de “bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre” diyor. Süre ise “bir olayın başı ve sonu arasında geçen zaman parçası” diye tanımlanıyor. Yani “zaman” ve “süre” sözcüklerinin ikisinin de anlamını bilmiyorsanız, bu sözlükten öğrenemezsiniz.

Bu konudaki en kaydadeğer çabayı Pars Tuğlacı’nın görkemli eseri Okyanus Ansiklopedik Sözlük’te gördüm (Türkçe’nin en değerli sözlüklerinin Ermeni yazarların elinden çıkması da ilginçtir). Şöyle diyor: “Olayların ardışıklığını görerek aklımızda yarattığımız ve olayların bundan sonra da içinde olup gideceklerini düşündüğümüz, başı ve sonu olmayan soyut kavram.”

İlginç! Zaman kavramı, daha doğrudan algıladığımız ardışıklığa göre tanımlanıyor. Yani biz öncelikli olarak ardışıklığı, yani olayların birbirinden önce veya sonra olmasını algılarız. Zaman da tüm olayları birbirine göre öncelik-sonralık ilişkisi içine sokabileceğimiz bir eksen işlevi görür. Zaman bizi sıraya dizer başka bir deyişle. Askerde bizi boy sırasına dizmeleri gibi mesela. Boy sırasına girin dendiğinde, boy sırası orada öyle boş duruyor ve biz gidip ona giriyoruz gibi bir durum yoktur. Boy sırası, bizim sıraya girmemizle oluşmaktadır, hiç kimse sıraya girmezse, sıra diye bir şey olmaz. Zaman da bir şeylerin bir şeylerden önce veya sonra olmasıyla oluşmaktadır. Olayların zaman içinde bir öncelik sırası olması da ancak başka olayların nedeni veya sonucu olabildiklerinde bir anlam ifade ediyor. Neden-sonuç ilişkilerinin olmadığı, yani hiçbir olayın bir başkasının nedeni veya sonucu olmadığı bir evrende, hangisinin önce hangisinin sonra olduğunun bir önemi olmazdı. Dolayısıyla olayları sıraya dizmeye de zaman gibi bir kavrama da ihtiyacımız olmazdı.

Kitapta zamanın yönü ile ilgili de bir takım tartışmalar var. Bir bölüm, zamanın neden ileri doğru aktığı ve neden geleceği değil geçmişi hatırladığımız üzerine. Zamanın ileri doğru akması fikri, bana kebapçılarda sık sık karşı karşıya bırakıldığımız zorlu bir tercihi hatırlattı:

– Önden bir çorba alır mıydınız?

Alabilirdik, veya almazdık, alsak da az çorba alırdık, ama neden önden?

Ön, hareket eden cisimler söz konusu olduğunda, hareket ettiği yönde olan anlamına gelir. Hareket etmeyen varlıklarda biraz daha karışık, ama bunlarda da bir tür kişileştirme yapılıyor gibi geliyor bana. Evin önü derken, evin asıl giriş kapısının olduğu, caddeye bakan tarafı kast ediyoruz. O tarafa ön diyor olmamız, insan yüzüyle bir özdeşlik kurmamızdan olabilir, evin ön tarafı bize bakan yüzüdür. Ağacın önü dediğimde, benim nerede bulunduğuma göre anlamı değişebilecek bir şey söylemiş oluyorum. Ağacın önü, ağaçla benim aramda kalan bölgedir, ağacın bana göre diğer tarafı da arkasıdır. Ağacın bir yüzü olsa ve bana bakıyor olsa öyle olurdu çünkü. Bu sadece bir hipotez tabii, üzerinde düşünülebilir. Ama hareket eden cisimler söz konusu olduğunda, “ön” dediğimiz, tartışmasız, hareket ettiği yöndür. Hareket eden varlıklar öne doğru gider.

Bu durumda, az çorba ne açıdan Adana kebabın önünde oluyor? Çünkü zaman ileri doğru akıyorsa, Adana kebap, çorbaya göre zamanın akış yönündedir, yani öndedir, çorba ise arkadadır. Bu durumda garsonun siz sandalyenize yerleşirken “arkadan bir çorba alır mısınız” diye sorması gerekmez mi? (Garsonsanız, yine de, tatsız yanlış anlaşılmalara meydan vermemek adına, geleneksel tabirlerden şaşmamanızı tavsiye ederim).

“Önce” sözcüğü de “ön”den türemiştir. Üstelik bu Türkçe’ye özgü bir durum değil, başka dillerde de “önce” anlamına gelen sözcükler, “ön” anlamına gelen sözcüklerle benzeşiyorlar. Buradan aslında zamanın yönünü nasıl algıladığımız anlaşılıyor. Zaman ileri doğru akmaz, geriye doğru akar. Biz, zamanda ileri doğru gideriz. “Şimdi” dediğimiz an, zaman ekseninde ileri doğru gitmektedir. Eğer “şimdi”yi sabit kabul edersek, zaman da “şimdi”ye göre geriye doğru akıyor demektir. Yani zamanın bir akışı varsa, geriye doğrudur. O yüzden az çorba önde, Adana kebap arkadadır. Çünkü az çorba, hareket eden varlığın, yani zamanın, hareket ettiği yöndedir, yani geçmiştedir. Bizim geleceğe doğru gitmemiz, zamanın geçmişe doğru gitmesi demek oluyor. İnsanoğlu, zamanı ayrı bir kavram olarak tanımlarken, akış yönü konusunda da genel bir yanılgıya düşmüş gibi görünüyor. Stephen Hawking de kitabında, pek çok kez, zamanın ileri doğru aktığından bahsediyor. Bu itiraz karşısında ne derdi acaba? İtiraz fiziksel olmaktan ziyade dilbilimsel olduğu için pek ilgisini çekmeyebilir. Ya da “abi olay zaten karışık, bir de sen bulandırma” diyebilir. Tabii büyük bir olasılıkla kendisine sorma şansı bulamayacağım, ama bir yerlerde karşılaşırsak Orhan Pamuk’a sorabilirim belki.

28.12.14

Size Çıkar Mı?

Çıkmaz. Eğer soru “size çıkabilir mi” diye sorulmuş olsaydı, semantik zorunluluk gereği “çıkabilir” demek zorunda kalırdım, ama sizi boş ümitlere sürüklememek için de eklemek isterdim: “… ama çıkmaz.”

Bu ikisi arasındaki fark, birinde, ne kadar az olursa olsun, sıfırdan farklı bir olasılık olup olmadığı sorulurken, diğerinin bunun gerçekçi bir olasılık olup olmadığı sorusu olmasıdır. Geniş zaman kipinin pek çok yan işlevinden biri… “Size çıkabilir” dediğinizde, elbette, birilerine çıktığına göre, bu siz de olabilirsiniz, dolayısıyla bu olasılık vardır (sıfır değildir) demektir. Ama bu olasılık o kadar küçüktür ki, her türlü pratik uygulama açısından yok kabul edilebilir. Bu, mühendislikte “ihmal edilebilir” denen bir kavrama karşılık geliyor. Sıfıra çok yakın değerleri ve olasılıkları, hesapları yok yere karıştırmaması için ihmal edersiniz (yani sıfır kabul edersiniz), kafanız rahat eder. On milyonda bir olasılık da, nereden bakarsanız bakın, ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Yani size çıkmaz.

Milli Piyango’nun tarihi reklam sloganı olan “size de çıkabilir” önermesi, olasılık algısını çarpıtma işlevi görüyor. Yani olasılığın küçüklüğünü (ihmal edilebilir olmasını) göz ardı edip, var olup olmamasını öne çıkarıyor. Eğer bunu yiyorsanız, yani tek istediğiniz sıfır olmayan bir olasılıksa, size müjdeli haberi verebilirim: Bunun için elli lira bayılıp bilet almak zorunda değilsiniz. Bilet almasanız da size de çıkabilir. Nasıl olacak? Mesela, büyük ikramiye çıkan ya da çıkacak olan bileti yerde bulabilirsiniz. Aman canım, bunun olasığı nedir ki, diyecek olursanız, doğrusu sizi yadırgarım. Çünkü siz olasılığın büyüklüğüyle değil var olup olmamasıyla ilgileniyorsunuz. Ama yine de, sizin için bu olasılığı kabaca hesaplamaya çalışayım.

Pek çok insan, hayatında en az bir kere değerli bir kağıdı (kağıt para, çek, senet, hazine bonosu ya da piyango bileti) düşürmüştür ya da kaybetmiştir. Bunu hiç yaşamamış olabilirsiniz ya da birden çok kez başınıza gelmiş olabilir. Ortalama herkesin bir kere bunu yaşayacağını varsayabiliriz. Dolayısıyla milli piyango bileti alacak yaklaşık 10 milyon kişi, hayatlarında ortalama bir kere değerli bir kağıtlarını kaybedecektir. Bunların, ceplerinde değerli kağıtlarla dolaştıkları yaşam dilimini ortalama elli yıl kabul edersek, bunlardan 200 bini bu yıl içinde değerli bir kağıdını kaybedecek demektir. Bunların da yaklaşık on bini, bu işi yılbaşı çekilişinin öncesinde veya sonrasındaki 15-20 günlük zaman dilimde yapacak. Kaybettikleri şeyin, herhangi bir kağıt para değil piyango bileti olma olasılığını da kabaca beşte bir kabul edelim. Belki bu süre içinde elinden beşten fazla değerli kağıt geçecektir, ama biletiyle, numaralarına bakarak hayal kurmak için, ya da ödül kazananlar listesinde aramak için falan daha çok meşgul olacağı için biletin kaybolma olasılığı herhangi bir kağıt paraya göre biraz daha fazladır. Yani yılbaşı çekilişine ait 2000 bilet, satın alındıktan sonra kaybedilecektir, diyebiliriz. Bu biletlerden birini bulma olasılığı olan insan sayısını da 20 milyon kabul edelim, nüfüsun dışarıda dolaşan kısmı olarak. Siz de dışarıda dolaşan biriyseniz, on binde bir olasılıkla yerde bir milli piyango bileti bulacaksınız. Bu bilete de on milyonda bir olasılıkla büyük ikramiye çıkacaktır. Yani yüz milyarda bir olasılıkla, bu yılbaşı civarı, büyük ikramiye çıkmış ya da çıkacak olan bileti yerde bulacaksınız.

Gördüğünüz gibi bu olasılık vardır, sıfır değildir. Üstelik bilet satın alarak bu olasılığı sadece % 0,000009999 arttırıyorsunuz. Sadece bu kadarcık bir fark yaratmak için, muhtemelen sonunda bir dalkavuk-bakan-ahbabı-yalaka-müteahhite hediyeli-iltimaslı ihaleyle verilecek elli liranızı harcamaya değer mi?

Bence değmez. Bırakın alınterinizle kazandığınız (ya da kiracınızın alınteriyle kazanıp size uçlandığı) elli liranız cebinizde kalsın. Yalnız, bu aralar yolda yürürken yerlere biraz daha dikkatli bakın. Belli olmaz, size de çıkabilir.

6.8.13

Aşk ve Gurur

Meşhur Gattaca filminden bir sahne: Polis, bir cinayetin işlendiği uzay araştırmaları şirketinde soruşturma yürütüyor, şirketin görevlisi de polise bilgi veriyor; çalışanların potansiyellerini tespit edip ona uygun işlerde görevlendirdiklerini söylüyor. Polis soruyor:

– Peki ya biri potansiyelini aşarsa?

– Hiç kimse potansiyelini aşamaz.

– Ama ya aşarsa?

– O zaman en başta potansiyelini yanlış belirlemişiz demektir.

Filmin hikâyesi ve ana fikri, polisi haklı çıkarır nitelikte, müdür, filmin salağı pozisyonunda. Hikâye, genlerden her şeyin okunabildiği bir çağda, genetik olarak çok zayıf karakterin kendini aşması falan üzerine. Göz yaşartıcı başarı hikâyelerini herkes sever; hayatın ona çıkardığı bütün engellere karşı azimle, hiç vazgeçmeden, hiç tereddüt etmeden, koyduğu hedefe ulaşmak için her şeyi yapan ve sonunda başaran kahramanın hikâyesi… Halbuki bu aynı zamanda bir ruh hastasının profilidir. Hayatı sağlıklı ve huzurlu yaşamak isteyen birinin ilk öğrenmesi gereken şey şudur: Fazla kasmayacaksın. Olmuyorsa olmuyordur.

Neyse, asıl değinmek istediğim şey; bu tür hikâyelerde, sözcüklerin anlamını çarpıtarak oradan bir edebi sanat üretmek alışkanlığı. Şirketin müdürü haklıdır. Kimse potansiyelini aşamaz, çünkü potansiyelin tanımı budur. Eğer size potansiyelini aşıyor gibi görünüyorsa, potansiyelini yanlış tahmin etmişsiniz demektir. Böyle düşünmeyi severim. Sözcüklerin doğru kullanılmasını isterim, anlamları çarpıtıldığında kızarım (cidden).

Reklamcılar da aynı anlam çarpıtmasına sık sık başvururlar. Yakın zamanda oynayan Hülya Avşar’lı bir reklam vardı, herkese ayrıcalıklı hizmet verdiğini iddia eden bir bankanın reklamı. Herkese ayrıcalık mı? Pardon, ayrıcalık ne demekti acaba? Herkes ayrıcalıklıysa hiç kimse ayrıcalıklı değildir. Hülya Avşar da tuhaf bir şekilde, özetle, kendisine, diğer bankaların muhtemelen yaptığı özel muameleyi yapmayacağını açıkça söyleyen bu bankayı çok seviyordu. Neden? Salak mı? Ana fikri Hülya Avşar’a özel muamele yapılmayacağı olan bir reklamda, Hülya Avşar’ın bu duruma çok sevinmesi değil biraz bozuk atması daha iyi bir hikaye olmaz mıydı? Mesela Hülya Avşar bankada gördüğü ilgiden çok memnundur ve bir arkadaşına anlatıyordur, bu ilginin ona özel olduğunu düşünerek. Arkadaşı da der ki “ooo, onlar herkese öyle davranıyorlar”, Hülya Avşar da bozulur. Daha güzel değil mi?

Neyse, konumuza dönelim. Konumuzun ne olduğu da tam belli değil galiba. Şöyle diyebiliriz; bazı eserlerde dramatik etki yaratma amacıyla sözcüklerin anlamının çarpıtılması ve bunun beni ne kadar sinirlendirdiği… Uzay Yolu dizisine saygım sonsuzdur, ilk iki nesilden sonrasını pek takip edememiş olsam da. Hikâye dönüp dolaşıp mantık-duygu çelişkisine gelir. Kaptan Kirk ve Mister Spock arasındaki tartışma da, Kaptan Picard ile Teğmen Data arasındaki tartışma da hep buna yol alır: Mantık mı, duygular mı? Oysa hikâyelerin çoğunda, duygular diye sunulan şey düpedüz mantıksızlıktan başka bir şey değildir.

Mesela çok tipik bir Kirk-Spock çelişkisi şöyle bir şeyden çıkar: Birileri büyük tehlikededir, Kirk çok riskli bir hareket yaparak onları kurtarmayı düşünür, bu arada gemiyi ve diğer herkesin hayatını tehlikeye atacaktır. Spock da bunun çok “mantıksız” olduğunu söyleyerek karşı çıkar. Ama Kirk yine de bildiğini okur. Bu arada şunu da söylemek gerek, söz konusu riski azaltmak için yapabileceği hiçbir şey yoktur, tamamen şansına güvenmektedir. Sonunda ne olur? Kirk “cesareti” sayesinde herkesi kurtarır. Ve sonunda Spock ile mantık-duygu çelişkisi üzerine kapanış konuşmasını yaparlar. Peki Kirk’i başarıya ulaştıran şey duygular mıdır? Hayır. Senaristlerdir. Kirk bilmemkaç sezon boyunca hep bu riskleri alır ve hep kazanır. Birisi tavlada bu kadar şanslı olsa zarların hileli olduğunu düşünürdünüz. Ama televizyonda görünce inanmayı tercih edebiliyoruz.

Neyse, tabii ki bu, Uzay Yolu’nun güzelliğinden bir şey götürmez, yine de bizi bazı meseleler hakkında düşündürmeyi başarır.

Acaba mantık ile duygular arasında gerçekten bir çelişki var mıdır? İkisinin farklı şeyler söylediği ve bizi zorlayan durumlar oluşturdukları bir gerçektir. Benim hayatımda genellikle şu şekilde zuhur ediyor: Şu hayatı mümkün olduğunca nezih bir şekilde yaşamak ve yakın veya uzak bir gelecekte sefalete düşmemek için yapılması gereken şeyleri yapmak (mantık) ya da hiçbir şey yapmamak (duygular)…

Duygu dediğimiz şey nedir? Hormonlar tarafından düzenlendiğini az çok biliyoruz, onlar da genler tarafından düzenlenir, onları da evrimsel süreç belirler. Yani evrimin mantığını yansıtırlar, hayatta kalmak ve soyunu sürdürmek açısından anlamlı olmasalar orada olmazlar.

Yani o da bir mantıktır aslında, genlere kazınmış ve çok net bir hedef için sınanmış stratejiler içeren sağlam bir mantığa dayanmaktadır.

Bizim mantık dediğimiz şey ise, fani ömrümüzde öğrendiğimiz şeyler ve onun üzerinde yaptığımız hesap-kitaptır.

Peki hangisi üstündür? Bu ikisi arasındaki çelişkiyi nasıl çözeceğiz?

İkisinin de güçlü ve zayıf noktaları vardır. İnsan türünün yaşadığı çevrenin ve yaşam şeklinin, herhangi bir evrimsel adaptasyonun mümkün olamayacağı kadar kısa bir süre içinde köklü değişikliklere uğradığı bir gerçektir. Duygularımız bize son yüz bin yıldır aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor olsalar gerektir, halbuki yüz bin yıl öncesinden çok farklı bir ortamda yaşıyoruz. Mantık ise, yaşadığımız çağa ait en güncel bilgileri içerir ve değişen ortama çok çabuk uyum sağlar.

Öte yandan, duygular güncel olmasalar da, çok sıkı test edilmişlerdir ve kadim durumlar için çok etkilidirler. Oysa hesap-kitapta hata çok olur ve öğrendiğimizi sandığımız şeylerin, yani üzerine mantık yürüttüğümüz verilerin, kayda değer bir kısmı yalan veya yanlıştır (bir çoğunu okulda öğrendiğimizi düşünürsek).

27.7.12

Şimdiki Zamanın Kehaneti

“Projemiz kapsamında, sizlerle konuştuğumuz gibi X şirketine site visit yapıyor olacağız. Katılmasını gerekli gördüğünüz kişiler varsa lütfen iletiyor olunuz.”

Yukarıdaki gibi bir cümleyi okuduğunuzda, yazan kişinin Türkçe’yi yeni öğreniyor olduğunu düşünebilirsiniz. Belki eylemlerin sonuna ekleri eklemekte zorluk çekiyor, bir “olmak” eylemini ezberlemiş, yerli yersiz onu kullanıyor. Ama emin olun öyle değil. Hatta ülkemiz standartlarına göre çok yüksek düzeyde eğitim almış, inci gibi dişleri ve bembeyaz teni olan bir birey olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim.

Peki ne demek istiyor? Neden, delikanlı gibi, ”yapacağız” ve “iletiniz” demek yerine “yapıyor olacağız” ve “iletiyor olunuz” diyor? İş ortamlarını ve oralarda gelişen tuhaf Türkçeyi bilenler, benim şimdiki zamanın kehaneti dediğim bu kullanıma rastlamışlardır. Aslında bu kullanımın çok uygun düşeceği durumlar vardır. Şimdiki zaman denen ve eylemin olup biten değil süren (başı-sonu belli olmayan) bir eylem olduğunu anlatan bu kip, nasıl, geçmiş zaman içindeki süreğen bir eylemi anlattığında şimdiki zamanın hikayesi oluyorsa, gelecek zamandaki süreğen bir eylemi de anlatabilir, o zaman da bu şekilde kullanılır. Mesela “Sen geldiğinde ben uyuyor olacağım.”

Ama buradaki durum başka. Öyle süreğen bir eylemi anlatma gibi bir dert yok. X şirketine yapılacak site visit (ne menem bir şeyse), elbette birkaç saat sürecektir, ama başı-sonu bellidir. Biz süreğenliğiyle ilgilenmiyoruz. Olup olmamasıyla ilgileniyoruz. Tahminimce bu kullanım, bambaşka bir motivasyonla ortaya çıktı ve giderek iş ortamı kibarlığının bir parçası halini aldı. Diyelim ki bir müşteri için bir iş yapıyorsunuz ve müşteriniz, doğal olarak, her iş yaptıran kişinin soracağı, ama sizin hiç duymak istemediğiniz soruyu soruyor:

- Ne zaman biter?

Siz de en inci dişli gülümsemenizi takınıp diyorsunuz ki:

- Efendim, biz bu işi üç ay içinde bitiriyor olacağız.

Müşteriniz, bu söyleme pek aşina değil, emin olmak istiyor:

- Yani, üç ay içinde bitireceksiniz, değil mi?

- Hayır efendim, bitireceğiz, demedim. Bitiriyor olacağız, dedim.

- Kardeşim, bu iş, üç ay içinde bitecek mi, bitmeyecek mi?

- Efendim, dediğim gibi… Bitiyor olacak.

Siz belki umutsuz bir çabayla, müşteriniz üç ay sonra gelip “bitti mi” dediğinde, “bitiyor” diyebilmek ve kendinizi haklı bulmak istiyorsunuz (Ben size bitecek demedim, bitiyor olacak dedim, bakın, şu anda da bitiyor). Ya da, şanslıysanız, müşteriniz sizi baştan anlıyor, ülkede işlerin nasıl yürüdüğünü (ya da yürümediğini) de az çok biliyor, sizin yüzünüze gülümseyip, aklından “bu danalar üç ay diyor ama altı aya anca biter” diye geçiriyordur. Egelilerin “du bakalım” demesi gibi bir şey. Bir işi yapıp bitirme konusundaki isteksizliğin dilbilimsel ifadesi. Gönülsüzlük kipi…

17.2.11

Müsemma

Nuri Bilge Ceylan’ın ikinci uzun filmi Mayıs Sıkıntısı, ün olarak ondan sonraki filmlerinin gölgesinde kaldı belki ama ne görsellik ne içerik açısından onlardan aşağı kalmaz. Hatta kişisel fikrime göre sonraki iki filmi Uzak ve İklimler’den daha iyidir, hem görkemli hem komiktir, dolu dolu bir filmdir. Zamanında Fatih Özgüven’in, film hakkında “son dönem hareketlenen Türk sineması, ilk kez başyapıt düzeyinde bir film çıkardı” tarzından bir şey yazacak kadar heyecanlandığını hatırlıyorum. Ceylan’ın filmin adıyla ilgili bir soruya “Mayıs ayı bana hep bir sıkıntı verir, ondan öyle” gibi bir cevap verdiğini okumuştum. Ne kadar kişisel ve sanatsal bir açıklama! Ama filmin adını Mayıs Sıkıntısı koymak, ya da herhangi bir şeyin sıkıntısı koymak, zaten kısıtlı izleyici kitlesine, güçlü bir şekilde “Gelmeee!Gelmeee!” mesajı vermek değil midir? Üstelik film aslında hiç sıkıcı, sıkıntılı değilken, sıkıntı üzerine bile değilken…

Ezilenlerin Sosyalist Platformu diye bir yapılanma var, sanırım yakın dönemde parti oldular. Devrimci bir çizgide sert bir muhalefet sürdüren bir örgüt. Devrimci olmak, başlıbaşına sorunların çözümünü kitlenin ayaklanmasında görmek değil midir? Yani ilkelerinden ödün vermemek konusunda ne kadar kararlı olurlarsa olsunlar, asıl olarak bir kitle toplamak, daha çok insana hitap etmek, daha çok insanın, özellikle toplumun çoğunluğunu oluşturduğunu bildiğimiz yoksulların desteğini almak. Ama kitlenin bu harekete katılmak için, kendilerini “ezilen” olarak tanımlamasını beklemek, bana çok naif geliyor, gerçek bu olsa bile… İnsanoğlu koşullar ölümcül olmadığı sürece katlanma eğilimindedir, yani “evet, biraz geçim sıkıntısı var ama o kadar da eziliyoruz denemez canım” demeyi severler. “Allah’a şükür aç değiliz, açıkta değiliz” demeyi severler. Gerçekten aç veya açıkta olanları da “kurtuluş yok tek başına” sloganına inandırmak daha da zordur. Bunu kitlelerin bilinçsizliği diye kestirip atmak biraz eksik kalıyor.

Sol düşüncenin kitleselleşmesinin baş engellerinden biri, insanları durumlarının kötü olduğuna inandırmayı beklemesi aslında. İnsan durumunun kötü olduğunu kabullenmek istemez. Muhtemel/müstakbel taraftarlarına “ey şanlı kudretli milletimin kıllı aslanları” diye hitap eden siyaset biçimlerinin karşısına “ey ezilen, sömürülen, üç beş kodamanın elinde oyuncak olmuş halkımın sünepe insanları” diyerek çıkmak, biraz, dürüstlüğü abartmak oluyor. Sırf dramatik etki için bile, herkese malum olanın açık açık söylenmemesi meşrudur. Sonunda sürpriz şekilde katilin uşak olduğunun anlaşıldığı bir romanın adını “Uşağın Vahşeti” koymak istemeyiz (tam olmadı ama neyse).

Bir sanat eserine isim bulurken, gogullanabilir olmasını da hesaba katmalıyız artık sanırım. İlk olarak Onur Ünlü’nün Polis filmiyle ilgili ne yazılmış diye merak ederek aradığımda fark etmiştim. Bayağı zorluk çekmiştim filmle ilgili bir şeylere ulaşana kadar, vatandaşın polisle bayağı derdinin olması yetmiyormuş gibi, onur ve ünlü de pek az rastlanan kelimeler değilmiş belli ki. Menteş’in Dublörün Dilemması nefis bir örnek, ama şimdi yazarken fark ettim ki, onun sonuna bir tane daha “sı” eklemeliydim (Menteş’in Dublörün Dilemması’sı). Böyle de tuhaf oluyor. O zaman, mümkünse bundan da kaçınalım, isim tamlaması şeklinde isimler koymayalım.

Emir kipi şeklinde roman veya film adları çok karizmatik gelir bana; Obre Los Ojos (Aç Gözünü), Curb Your Enthusiasm (Heyecanını Bastır), Don’t Look Back (Arkana Bakma). Ne var ki insanlara konulduğunda, ismi taşıyan kişide bir gerginlik, o ismin hakkını verememek konusunda bir kaygı yaratabileceğini düşünürüm hep. Mesela “Okşan” adını taşıyan biri sürekli okşanma ihtiyacı mı duyar? Riskli. Ya da “Sevil” adını taşıyan biri, sevilmediğini fark ettiğinde herkesten daha çok mu acı çeker? Adı “Serpil” olan biri, pek serpilememişse, kimlik bunalımı yaşar mı? Adı “Damla” olan biri… Şimdi düşünüyorum da, belki “Damla” ismini yanlış anlamış olabilirim.

Bir de başlık olduğu eseri imha eder tarzda isimler vardır. Aklıma gelen en bariz örnek “Osmanlı Cumhuriyeti”. Fragmanını izlediğinizde ortada bir cumhuriyet olmadığı anlaşılıyor. Evet, Osmanlı Devleti’nin günümüzde de devam ettiği fantezisinin başlıktan kestirilebilmesini istiyorsunuz. Bunu nasıl yapacaksınız? Kolay iş değil. Ama filme milyon dolar harcıyorsanız, birkaç gün düşünüp buna da çözüm bulursunuz kardeşim (yazdıkça sinirleniyorum). Sonuçta koyduğunuz ismin filmin içeriğiyle çelişmesi, gişede problem yaratmayabilir, insanların bu tarz özensizliklere alışkın olduğunu varsayabilirsiniz. Ama gönüllerde mahkum olursunuz. (Abarttım mı?)

Yabancı filmlere bulunan Türkçe adlardaki densizlikler, bu konuda eşsiz. ”Things to Do in Denver When You’re Dead” (Ölüyseniz Denver’da Yapılacak Şeyler) diye bir film vardı bir zaman. Türkiye’de “Karışık İlişkiler” adıyla oynamıştı. Türkçe adı, filmle ilgili olmaktan çok, çevirmenin bunalımını yansıtıyor sanki.

Koç grubu Arçelik markasını ihraç etmeye karar verdiğinde, bazı ileri görüşlü uzmanlar, bu markanın, İngilizce okunursa “Arse Lick” (afedersiniz, “göt yalama”) diye okunabileceği uyarısını getirmişler. Bunun üzerine Beko markası ortaya çıkmış. Yazık olmuş, milletçe dünyanın en meşhur buzdolaplarına sahip olabilirdik.

Seçme şansım olsaydı, adımın Klaus olmasını isterdim. Sanki, biriyle tanıştırılırken, kendinizden emin bir şekilde elinizi uzatıp çapkın bir gülümsemeyle “Klaus” diyebiliyorsanız, asla sırtınız yere gelmez gibi geliyor.

3.9.10

Sıralandırmalar Üzerine

Küçükken annemden Arap yazısını, daha doğrusu Türkçe’nin eski yazısını öğrenmeye niyetlenmiştim. Harflerin, sözcüğün başında, ortasında ya da sonunda oluşuna göre farklı şekiller aldığını öğrenince, bir şekilde hevesim kırıldı, ilgimi kaybettim. Bana gereksiz bir karmaşıklık gibi geldi sanırım. Daha sonra da konuya tekrar eğilmedim, belki bir ara öğrenirim.

Annemin ilk bilgi olarak verdiği şey, çoğu kişiye malum olduğu üzere, eski yazının sağdan sola yazıldığıydı. Bununla birlikte verilen ek bir bilgi de, yazı sağdan sola yazılıyor olsa da sayıların soldan sağa yazıldığıydı. O zaman çok fazla sorgulamadan bunu kabul etmiştim.

Sonradan düşününce bunun böyle olmaması gerektiğini fark ettim. Aynı yazı içinde farklı yönlerde okunup yazılan şeyler olmamalı. Çünkü okuma ve yazma dizisel bir şekilde ilerler, yazının bir yerinden başka bir yerine atlayıp ters yönde okumaya başlamak gibi bir şey olamaz.

Aslında sayı dediğimiz şey, yazının geri kalanından farklı, ağzımızdan çıkan seslerin ifadesi değil, bunların sayısal değerlerinin, ondalık sayı sistemine göre özel işaretlerle kodlanmış hali. Bu işaretlerin doğru sırasının ne olduğunu nereden biliyoruz?

Aslında eski yazıda sayılar soldan sağa yazılır demek yanlış bir ifade. Doğrusu şöyle: Eski yazı, sayılar da dahil olmak üzere sağdan sola yazılır. Sayılar, küçük basamaktan büyük basamağa doğru yazılır. Yani önce birler basamağı gelir, sonra onlar, sonra yüzler, sonra binler, sonra on binler, böyle gider. Eski yazıdaki sayılar, şu an kullandığımızın iki kere ters çevrilmiş halidir. Biri yazı soldan sağa değil, sağdan sola olduğu için, ikincisi de basamaklar büyükten küçüğe değil, küçükten büyüğe sıralandığı için. İki kere ters çevrilince aynı yere geliyor.

Peki sayıları hangi yönde yazmak daha mantıklıdır? Hangisi daha kullanışlıdır?

Basamakları büyükten küçüğe sıralamanın daha kullanışlı olduğunu düşünmek için mantıklı bir neden var. Sayıları adlandırırken de, büyükten küçüğe doğru gidiyoruz. 23500 işaretlerini “yirmi üç bin beş yüz” şeklinde okuyoruz. Ağzımızdan çıkanlarla yazanları eşleştirmeye çalışırsak, önce bir “yirmi ü甑 var, sayının ilk iki işaretine denk geliyor. Sonra sayıda görünmeyen bir “bin” var. Ardından bir ‘beş’ geliyor, sayının üçüncü işaretiyle eşleşiyor. Sonra yine sayıda göremediğimiz bir “yüz” geliyor. Sonra sayıda iki tane “0″ işareti var ama bunlar için ağzımızdan bir şey çıkmıyor. Evet, bire bir eşleme söz konusu değil, ama eşleyebildiklerimiz, ağzımızdan çıkan sırada. Tersi şekilde sıralamanın nasıl avantajları olabilir?

Bizim kullandığımız yazıda, soldan sağa okurken, her seferinde bir karakter okuyup onu daha öncekilerle birleştirerek ilerlediğimizi varsayalım, bir rakamla karşılaştığımızda aslında onun ne demek olduğunu bilmiyoruz. Yani yazının bir yerinde 23500 varken, biz 2′yi gördüğümüzde onun sayısal değeri hakkında bir fikir sahibi değiliz. 2′nin ne anlama geldiğini anlayabilmek için önce sayının sonuna kadar gidip toplam kaç rakam olduğuna bakmamız, sonra geri dönüp bu sefer doğru değerleriyle yeniden okumamız lazım. Ya da her basamağı okuduktan sonra şimdiye kadar okuduklarımızı 10′la çarpıp yeni okuduğumuzu üstüne ekleyerek ilerleyebiliriz.

Oysa basamaklar küçükten büyüğe yazılıyor olsaydı, yani yirmi üç bin beş yüzü 00532 şeklinde yazıyor olsaydık, her bir rakamla karşılaştığımızda onun ne demek olduğunu bilirdik. Basamaklar bir, on, yüz, bin diye giderdi. İlk karşımıza çıkanın hep birler basamağı olduğunu bilirdik. Dümdüz bir toplama işlemiyle sayıyı okuyabilirdik. Tersine alışık olduğumuz için bu şekilde okumak daha zor görünüyor olabilir, ama okumak için nasıl bir işlemden geçirdiğimize bakarak, tarafsız bir göz için, 00532 dizisini okumanın 23500 dizisini okumaktan daha kolay olduğunu anlayabiliriz.

Hayatınızın bir yerinde tablo şeklinde raporlar hazırlamak zorunda kalmışsanız, sayısal değerler içeren bir kolonu sağa dayalı hale getirmek için fazladan uğraşmış olmanız mümkündür. Çünkü aynı değerdeki basamakların alt alta gelmesini istersiniz. Metin halinde olan kolonlar ise sola dayalı olmalıdır. Sayısal bir kolonu metin kolonu izliyorsa bunlar çirkin ve okunaksız biçimde birbirine yapışık görünür. Tersi durumda da iki kolon arasında amorf bir boşluk oluşur, bir kolonun nerede bitip diğerinin nerede başladığını kestiremezsiniz.

Arap yazısını kullanan ulusların böyle bir derdi yoktur. Bütün kolonlar sağa dayalıdır. İşin ilginç tarafı, Latin alfabesi kullanan ülkeler, ondalık sayı sistemini ve bugün kullandığımız rakamları 10. yüzyıl civarında Araplardan aldılar. Hatta İngilizcede bunlara hâlâ “arabic numerals” deniyor. Bunları iki kere ters çevirmiş olduklarını düşünmektense, nasıl gördülerse öyle aldıklarını düşünmek daha akla yakın. Aslında büyük bir ihtimalle basamakları küçükten büyüğe sıralamak daha kullanışlı, ama Avrupalılar, Arapların sayılarını alırken, Arap yazısının sağdan sola yazılması gibi küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmışlar.

17.6.10

Zöltkür Sürderci

Aşağıdaki yazı, bilgisayar tarafından yazıldı. Türkçe’nin fonetik özelliklerine uygun olarak (büyük ve küçük ünlü uyumları, ünsüz benzeşmesi, vb.) bir bilgisayar programı tarafından rastgele üretilen sözcükler arka arkaya dizilerek oluşturuldu. Algoritma aynı zamanda Türkçe’deki harf sıklığını ve bazı biçimbilim özelliklerini de dikkate alıyor, ama hiçbir şekilde önden verili anlamlı bir sözcük ya da hece, ya da programın ürettiği metin üzerinde herhangi bir müdahale yok.

Bu işe girişirkenki amacım, Türkçe bilmiyor olsam, Türkçe’nin ses olarak kulağa nasıl geleceği hakkında fikir sahibi olmaktı. Ama yazılar ortaya çıktıktan sonra fark ettim ki bayağı bir mizah unsuru da barındırıyor. Bu şekilde günde bin tane kitap yazabilirim, ama kim okur bilmiyorum.

Zöltkür sürderci çökkeptekte üğsende yakta önmeklep saksavavarar. Üngel dırttan yede atakavığı zamsaş. Eseştirik tecillere çatkında kipsek sırmışamsa talaş istet eben çısacaktı yoncudası sanda ballasırsıva sin ayda çite çıllattansar voka dandınlar ip bömsem ebeye dayarı anıp almacaksa köğdün. Gandaşaba eşkedi kazlaza suçkuyaç büğe debe getken. Enlerle yene geç ireşen ezir. Abır kırak böyür kidebi soca inerlimdi dağıptatıklaş. Sirlepet arığam dağa unlaştal sotlasıp çaralgı sapsıp çiyinlivel danımı seştekedemmir.

Sutumduşkaşar venektetin kaskamat dağcıştapızdaş seke gangasır. Baktı yakıradırdıt biki gatırlı sağ. Kuyana dot katla kene daçkıçta dıdın yıtansı gubarda sakkanınga takağanma akırdalığan osam. Çınsamca vön kukat dav kas. Keni sün çene çektel dana kibişle teniteleksen. Kanı seğicen tağat ıya kizen vuskakat çetep ıran sorağık eyim an anmın. Çukkatar kasınanıbı kutlarlakat karsalgın. Kal alaş bıma tıpakar. Çasandı telekik onursu yapıva yete gar zebin. Öte ıpsapa ınap kınlarlan abangığansı vona zıbakaz. İn ıtkın zenmin. Belete açsa çöke ıma sabat arda garar. Alakkın urk üküte çığıcın. Astada alıtalır kuğat aşkakaç yedircin. Kağanı tuta yirlebi küt tanaşak sutatta irdeyet baldar dişe an.

İllen kazmaçsınma ülenget kaya goğda siber. Arççan döle kaltsı isitme sarıbın sekke bardapa sakı get bekli kinete izdeçte asmada çaşlandı eğe kirdekezin tirde çeciş dunalat yolu datka dayda dırdırla avağa ala kımla aşan. Akığı gavsırlan köştergensik yeviş asıç kenmik tulabakta çılsan. Töpüngüncen akaç siğe tavandı zes. Gaca urç tez. Ayansak sülkle sermeken. Sileğeşen sanga tes gazdargı çidem eli azallal ıs. Bamar irpleğe tandanla irlenli çek öken sanıp bunamangal kidir. Takkat irse apsar eser. Takka totağı tanı dazı ılır. San aç yincelerlireş tistinse ice satlın.

Seliti anlazakan toksap kakar. Tupanatkak çeleşi kakar. Detti küğerdiset sanlaşan. Sursamgı teşetlirden iği ak süvsülü tötçende kungar. Öde amlakıt zır. Zan öt sar ardan andı çikeninlikse gütü yis sirikle imen. Töşer gığıpatça kismini yivdercin tinsenlekkil çeğine ana eliğerdele gedin. Ölü ban karla eye sav gan gutta dici doğda ukataratı gölük geskeki keşçe sülcü sotsar zısta giçtemin. Tağgıkaç iyinser yaçsana garlatkaşa gağa kabanla ice ütten. Vınaçtır terdeğe venirdekirge yasan alardı çeke çaşırcamsaş. Erlen eğe sanaşla sala arlaşkat tarla surda aktı oşu danla gığalacıtan. Kağdışaşa yavı çuldurlatta çarla tanı as. Kaksata sanın sılışı ekleçtirsek adata sak. Çitinseği beseş çavata yıyatka ıkasara uğu gikiniç siğe çuğarcandarsı zükken. Dırsındın kata ancakı tardatkı bapa eke tatakmı tılıka avdanaş emlini söğdütken gağancığala çücetlineşe seneş. Tata uta izi barga uluna var.

Çipkemde getkeketit yara sık uratsıpa yabı ap eşeşe tatkansırda san üpçe teler bar. Saka ardan tırtkamaşar. Tamgatatardaç golak ığamaşısın. Seke tas kalıdar. Ardırda kinerli gurklara tasal dokarsa sücer apar. Tatta atat teğ. Eşi disiş vini kürekmeç vasan. Ketti vosçak satıpı döslekser. Sül yilkkinse inin çece ketik daka kanlı düycütterse ikke beysildir tarçlı ay. Kandalaçka vondardak danır ike sıtsamcazı öyseğeçler viben. Epek kinetir sisim dağsa tassıbardan. Döğen yetse tiğe sişirerliğip el eğisirdi kaka idişke argın. Köm tala tucama çiskeçse köndekte seke tanıt azanma kadı çili kandanazan. Kezi art gut basın. Zakava ana çünmen tin eçten. Virtminde bansanmap kiğetsi ilk gitele sikensende tazat kede kam. Kele küngü udakan yasa arı eneşkenser. Aksala keyek zinsebe kakandata vulkkağat tinersen.

Tiptebi yuka el öndeşize zinesimsiş tası sende kekimen. Etepteğe unan sıldap vunan beden. Çutu kayatçı bövü çula sak banıka ovasına sutlakka semeşki kiki goma saşsış astar ana edi allattasam kavdak. Andılaçtardı arlapkazaktat tarıba ekez itinildi kider. Sessi gatıç ağcık köre atar. Eve zesener vavava iken siri sadasa ketçin inipli kinişek. Datçısak sanlakta gasa is. Çinezi sezerde ütür bakattı yıptala katkarsı tirtçit duğa ata on. Deşep uta elimerden. İlene ekke sanan. Kirçten tarsan üklelmin. Zıda avayın katanda astandazın oşa vaşa tiksin. Bindezen geren eylenici arpsıdakkasan. Kidin ter üçke sele çiğemdin küşerdiş. Benit diği garıcın. Yakıtmara odu diğdir. Amgandak kaşama üssü kirsitettindi guyla sivi dınsı kenit üse an. Taska sas andama öğgedi velelir inlet kur. Değet dürsele kağgıkanası tüsen. Kavınsa sübe kir ışmakaş kititen tunsama taka tekkidirde ikece acınsatık. Eteker ına danca tarsızın. Tola takka zürlenekkindir çattazan zaktı avış önelike ititiğin. Tiymil inderlinde zakkalı sutta siksideyem. Alk upalak gemdeciş. Yendetsi dosan otudağa çasarda böyüç vabanda div.

Çeğdi upa eski keyle sevlinsede savsı zarsıtkır. Vuşta berle bada dis. Zorpçaşı küteş aba ağda tünseç sör sandanlı kele ezdit sışıt eğitelen kat sekse tüte etin. Derdetin inleseş sipteğet venekte üdüş alkkaç kalaza sessekkeç icin. Veşetidi sokuç kılakar. Ardı adattır aşkıla küğdendivisep sirme yazan suyalıvaza sata ül katka gem akasıza ivet gayan belengipe asat vulaşar çapkıvıca öngü gışakkatsa çeçsi oçtar van. Basır ansanla giteti samdaş. İvillen çağıktı ük am. Aca isteksen küde kili sandar. Sansıca çağa dostan. Yeci serde itmetteç sama tucaş kapakkın yaban. Utkasa sağanava sönmüpleğite aygı tuşu çen öçterciç tişi teseç oluyun. Batta dirk sayan tiğdiçkiş yikçi aca yikin tasır dapabaştana teğirse kivi sirdeple teğen. Tuğa urubakıka irde zolda kavatmığar kaza gızat icerdem kakka kuyanır taldıda tüşeziş ınsarlar çirp ağa kikken dötetlindilde gunur gınatsımıçta gikiş.

At bivekçen apakkam oşaktabıt son dağgat gatkatlı ın. İben tanakı çapkışa kengin. Danı zattanı kotan. Bazlata ete dürlepsir tönetel yirdelenserden. Başırı andaşar yeli donlukar ıkkandıra ilgikte akkığa ürletlimirlek çır. Supku yuvakkakkı gıtat tödünelikkek çırsat çoşa yurlutçasıtan sivetten indi kosku bardandı testellen. Keldersin as gülttü dalan arlaş. Tısar arktarsa südevi zeysilen emi asa tivitlen saktışça kanlısa anı daza tağına balı ala sat ey. Ansarda zamdam kasat satka ungarlı işiç barak yikirsise iğe karma sobat kuza işe yet tat çassır. İrdit talıka evi yakakmaya kıbına setepsidet sarla ıkık azar yotalı kadandı ağla duy. Çağcaş vürleliket gülürde bizen ite sinsen. Aba gikserse kaskana aya buzgat çımakın ile eken sıncanlak gatım. Ağa ik sinsetteşide apka kiveçle birde yodu kitecirdendiç tekezensi iye yatış yesen. Emede anıksavın kon uya viken.

Tapat kistikte turu sak çaşsamsı erderdek eme zireke ırgı yaş. Ansası sezde urda ertlekki dudaçta vastar izi bar dasağarsar. Dürsece oysaçkıplıp zördü çıtansa ös sineç tuğatakaş. Sarlıkçak asa yas. Yingen ike tayatlavı böpeğer. Tuğaca kike del köncen virpkileke deydinle kene asatadı talttan kınlırmın. Ak isi sin ziç danlın. Türler kerkker godar. İkeke iğer acapa ikin. Tadı dalkçallaşamdıt vanatsıpkalıt dabamanırma buğulansınıt saksatça toyadanır. Vipe zarcarlala goluzla arlattındısat inminmeye ur. Odavı aka zatanar alı sımağaklar tanlan inme soca seseteki çakardaşı eleğeşi zaca durlu irliği vumal köylekemite ık. Çir ile sırdaçsalgağı tarı sar denden. Tassın yopak apaşığak gölep zondat arçsam sağan indik önsendepsetti samdırsa çeteşli yaman oğu andıbıka dosada kay damaş. Tana ağardıdın siyde iven soka tep bağ gaşılı giket anatkar irgeğe eci tindeze kaşta sılan. Yumutak yat çoğun.

Edidin sikkiter vağ çine kestenli kirktek dana erpti ede gökte zırmar. Sükselgil saya eş. Üysücerce aka dığısa ücüş ıl it sikseşitsen tındandıla süt koca doymaş tazağap çansa ağı kömeni tetkip keleki soyar içliyi tinletki saza gapla tice tavlı ara dürdekmen gunazatsan. Apan tipli siken. İlesir seki öseğekliktek gepili buğuş yukakı dime tebi sakırlak. Endi kas aska kola adasan. Zirez kazlanda yurgacındaktı sertli tazıl salkla iberel ime salın. Tunla sona çılda sovgağı çonlun. Tapan kağı bilde kiki giğci gekereri çöten. Teline tanmaza ez. Dor sipsir anmanmış sicenlezil angatkara genenme sundaş iygeten. Çöcen uma vabacan ulamlak. Katar çağganız beğivit ada çaçmacan. Ağcanlar salar takkaka arla anla çalıvar ayansaçma ösün. Kedi azsa tuskurlamatak. Tekeder tıran duğan çatkılal domucan. Kaydanca dile der apa saydasın. Baslayı yize ete tok darpmat bat tasanı kınmak. Kişçe diniş darsa kaşta giyişle girdemileptet alca biğdeğer kartkı sostandacı vardara ışlar ütü düş bağış.

Zeniş siğdi kolla astı ultkar. Kiğ yiteni taya olanga tetik setet tusa etsidi ot samsanda tal teksi tırsar. Getin kalaştıngı eğin adanla salmıka otça dınarar yasakçat tükek at kilkkiktip omanlan. Zemedi valılan kargağa anan. Amsazlalakap girli ola dadaş. Eteğet çeleyinse sağdar. Tıkar dat kazdar. Ete azaksar eneç vondan satkana keserde kon. Gağdan ezilin sededeçserce zülde tenmişever ıka amabat dağı asamarcı utsa sadı dise züsetiş duş artçamı anan. Sine songağa adıdakır sak ama tasa güşçel kıpakır. Akan ten saksatsan. Sezsengeme bine çinge asağa dök. Kik teşin iben dük. İci kertlipe salar taştınlaza kavda tıla sanışa kığamda ötü emen. Sağ çeğeme in tenleğe seski kitte kir. Taysarla uçkarmarsa çınsıktan zeker. Deme anıt okarga gindebişter keğlinge datap diktinin döserde givin tosan. İsitkin azağarca umandan yarsanda sarpsıtka ipsikseptilde sabı gopa sotlatka bazak. Kıca oşa kuğat övenle dal södelse dapçıç çalal aşa kende kamattım çergim. Takı söğ seğitte çenerebikkek zındamı ağdaşın baktan. İnitipi sısın sup tıpana dusağa utu tama yen. An sacar aş. Sansıla dağ tilinilgenser don acar.

Esen karsakıdı üre ükçedi darlındar izek süve akmakazı yağmava askataz. Suğsata ev tava doğu saşa vepte kacap çüpeldi atın. Tuya dar elcitiç tekçi saskaya arlarlaca yilerli en. Estek sarlamda tülser yivesim garda zardardışardam. Sellir kurlar kepi kıca emlişçir çat goşan. Çak kokaza atısak elelin. Adat suğ dota çon tokatat ırgaşı sönlürgeki ataka kaşta yokan kiyi dalalan. Asanıkın keğ ökür. Kota avı keki ercenerdince tolak. Çalgın darsat tendibir. Selek ürdensemek kup dicilgiksek iter. Değersinim çesçiterder inimde açtaş. Çor zunarlan kirdi kenmilez atlaşlal gepi tunlatçat zas etlivek acavıban tadı selt dektetkerder satı dakandaş. Sukar var irsen arcava ergeklir. Danda çıca etet orda sasınlı ıt arsılınsandı kığdıtapsıt vökeveşe akkazalıza apalandan osur. Aşarsın çeze gilk vin kakığa kutsala çoyu çanamlar. Veşek suğdu sarsasa kaççancı yoma çoştalığa kakmayağan. Takanan ıçsı sıdaç em.

Diki aldan tapam. Er kedi yastı baydıla gakkıtkam. Tüğle ara takkaka eltkirdin. Zonavarlan kataç ücesir vulaç yozala yattı altçış zenmilen kekkepti betisen kike görgekiceş. Üzü öydelin ıkanılasır. Gacakış taskaz darlan. Yoğat vavlar ata çirmil dağdık. Suma gikmem dadandırla küzgen. Kakansa saçkıla ala kide dola vivi suğun gen site erlirdedekte epibim vendersenle küne ötken yaştıta zilik. Garma kidi gensirler tasıç seksenetir. Kekike etli des bavarlan denetmi sitengin küve yadayanlan. İle ker değcikten iğinsetli erliteş. Eyen türen dine ketirdi totkutsu toğu kömse ingede çıyık suklan. Tineni kurmanma soma sağdılalası çalısar. Dekişte anı işkeğer çoku etmişli uçsa vala dirçte dandatkınak. Ansığan yelde an. Üpe ere sinler. Kot venle kitensişte çelenleç iğme ulancatağı dinde aşak sarda çersececen. Beler çuğacına zadı dak çutta zeğel bükü seci yecenmi kalca ada dür. Baskaklıl sessirdi üsük iğ.

Yedezin ergen kebineten. Avaş kinlin tici uçtaksaş. Atap ebeçti kadaş isket dasa saktır düre erliker kukuğa gaş bunu sör. İsi sonda sut sortla sörde yuzula tiymir bas kökeşsi asıta tata sak tağ kan bart sirkkite ağması dağsar. Sakta ığaktış adın. Ipal aksıtın talaşlı dın ata astal ıcan eşilgici dedi sukatığı atkaksabaktak. Erkkici kındandan ini teçtir. Tassatı balaç alığarlı datkasak. Adargan ölder yabana çazapsıt ite kupat toğdansat sozar. Anara kulsa davatkın. Topuç enle goldandır. Kaşkın daz tomanıç anar. Sarsa dukar an yenenci voğ sarlaman. Vazarsın ısıta çasam alkta es turdansın. Etin süne seplitlinlenle eğirgi yosat tığaç sisi gakatta çutan. İpi sakangaş elemen gadı uk. Apı ete ığayar çeti erlen uk. Settivellilen kağa çemdete tokansar. Sodaza ças sında adan. Çeğe sinindi et kıkı süsü sen. Ulabaldar ılcırı bedecet bipikeğe darama sallanca zuksar. Arda kip döngeşmin çelen vucu kan yavdak taca kastava üsük. Katanar ede oğarda dal daldışlı data üsen arla ansala sandanlı sığıta gağmaka tiğsiğitte tuğa geğin eningeş talındın. Tede inenlet dıla tinlinde sendeneşsik kir kilin. Ağ tevdilgeşip tovu dadı tek sarlıngıp gacalaktandır. Çokuç zidiç tövem. Alı kırdanı bürse sellilengin.

Aydatatın takan tas. Salsırdakı çaz aslı dardansısap vilt kilet tetedenge dösten. Ece gorsaç külttetli atı batıdat söte biğsekikik tiğseneğesi uka solar. Bartsın batızla sirdeşsirdem tele çardanlargan. Dıvı seliç dallandız. Dabangar kaktığı selek. Etketsi değeç keşin. Köreş ende üt eseteki çart setkin sağızada tağmık. Açkındıp dalda sösüzdek. Tupan aşa dasa atanda tatağın. İke akı gağ çektirlen eğe ticende adaç tindeşe sert yıdan. Edivit tükmek tıdanga ikilsiliven. Sense kırsatça söğer. Çikkemi bete yede bendikin. Tusudul koşaka aka alaş. Taban davardarcanla yığga kırdakap sakıka tarklalan. Sip sanal akanlaş. Yaca busa süşüte tis. Öneci yöşü ak keledermeşsi kapansa tılda tadın yattama sepeş. İsir kunat dınaşkaş sup sünden çittet dundarsatta sasar öserlede tonda battanın. Tizen suğca übek. Gansava kötesir yanıla un döler tağatıkır değem. Bapı siseğiksesen bamamın gite akkaşap bistişçen.

Übütep küserlel kaltsadağak. Suka gulaçkaş karç çüsseğep yeltkende acak. Ezen aşakal galıçsa tadıtap çüten. İle osan korsa bürlelcirlit köteş. Decek az çansınsar alangasa tatmı idindet yalanla söşün. Üve bağak tuşan. Ayıplapar tağsaç uştatsan. Kaldın dipke atta bucun. Damsık toyandan aklan gıkır yotlaca iksevet tidit bot çömlette inlesiğe yağıbala dinene top sıttandak ora ukaç diz çumadavatsan. Bizsir ırsarlışa ıpatla seğiğilde çasar. Akangan kata töden. Sel gende tarı sotçaba biv erder yapaç vicir. Evseşek setsip gebekisive baca sansak eltsi üle zesin üt ekişe sıkır. Gici zet diğin. Akakanansa günepçiz temidenset çansatatka arç ılıkta emer tukçakmızar. Koyanı koğu zoduka vustan keterdit vona koğana üşencetilet bavsından alalam. Suvatlışçar aya tasaksaz tal dele vınga ersi taşlanda anadan gerse eycenlin etim tisçezmi yaşlardat takmamar yıba geke ardandarda ek.

Zandınca ardandat eldir. Ata çömeştitiye çelik alkkacık siysekek. Daka ber yarcı çetişkelin. Dokulu tağışaş anıncak kedek geğdekti zosa giden siki tadan ula tike vıca zitem. Kardıl seke kibe avıyat alanmar talkta sağsam. Sitikili ezetkelde üte salapça ürdüteşirger. Akanan ginsi çavalanaş sizel sağgapla yöğ. Soslu yirdek ekkesenlese dıçkanla çeni biniş. Eşeki oğmakı işingesen. Künen sırpkı tirçtindene konal kos. Vökkekkirdindi çömmencez salıt örlükse totlamla odak. Seçteker eklekelinlin sadanda salsısı asasıt tusumluş. Burt söbe yıkarlan ettenenelit otabar. Aklandın seğme gaktı ana koslasa ana sanaka ey keteper. Dun sesi tiker gıpa ura unap sanıtsa ora emdese çada küydeser. Tensenem silsiklenen tayıkla akıt solukku inde davla kıkı übe indiyeş aza tala vazıcak.

Al gekkezek bikir köğde tamaban söşkeşem tikep tekletece eğ daktarsardı dosamda çava teştekedişsi silikter. Yüt betetkit eleptirli yalıt ığın tar kanda tönseğereten satır teleşser sipet salatka eninlive çuğa vanır. Uğa dakır sala salın sezdezense töküzlencete sıpsılcı sül dılk eşte zilen dasık. Dırtkan ek sis. Vapakka kaşsapa etke vitevi tarına zivin dorga tet sakı zağdasa ekelginge belem. Ele ittik keki kikmirme daylardaktan alkkın. Beple ite derlense bulaş. Zozdar elen vur gelgek. Sılk andın gıncaştıkma kaçkanıttabık üler bepkende kıkan. Ilaşa etici ök. Tişen tece sıs dazamdı esle zenden. Tırdamdaş toksanağar ide takakakma sura sükünet akından çen sasan sülktet kicen. Itlakan zar kemeşti völellin ditezimdir. Sısat asakaç besçi kukkava kerkteşer. Çalkma kar gönetkin. Gekin guta in sattazdı ürce kosap söy. Taşaş bıt çin çinep akıçlatsığı indir dekter.

Galak umlarmı tutanga icetek kıy kokkandıt erderdit ınlasa gopar tolur çemet uğdan. Çösseyeder ele uçkar keki eslek votak. Çumlatsa keme tal onaşta bak. Emi turak yatıç işinlek tiğe alandakta yindele teveli kinle dak ular. Okadakla otsuku sev. Ondalak yatayan zerlem. Garlana dedi çesliştitiş. İtin ar tıpsa dağdıyak ar. Alat kalıcı kattık gıvdıt altsılası eteş. Tesir üde kıssarlalıran. Deke dıkkala kur. Kiyepeven yesin yiçterek. Beyce iyge öt yırsatar kalım. Guğ ikezer torçkam ebidi voğaka diçtinlin dol tıskakı vala kına ara çetkiğel katan. Isalın kopa sıkalamca ekçenle tağ zörçmü kotu bıtandak. Eli tevsiki dıbanada bulanda serer ikiş züte venitlişset tağlam. Zandanlı alsırdarla sesi keçkeler eti bemekili çicen. Yandat besik kova aşıpta ata silse atar vesele sana en batsan zikke kederdinekiş.

At tuzlan tine samsın. Sağ kimdep ıtaka gaşı çındamı dekenim. Bektit kotansış uçkuğacap soluk enlimiçle kotsu bize dalaçkat vüyeş. Uğapkat tazlı kötkütkün. Çayıda ağsa itir baçmıt zak sakıkka tardandak ezitetermen. Sıtçaktı eşiken adanda sipepir. Ekindinindi assın inmi kiviti ıldar tamat gasaya kansındık kidelmek kime kenlitserderli yes. Darakı teke yüğse sircer. Kutan epe onaş ukavık. Unsu sanın sakımsakı sanla çinder tocanıla soşka aydaşkan. Titkenli soyatın daktı susancakmınan oska oz. Siyge zağır dasasıt talır. Yartsa tiçsekseceş kör inet gitteldelen ıplıptapa yukun anığan. Dizletter sazsına sölürle takak. Aymaşan barcaktı tiritkel ıngaka kıta tunla dıklarsaş çetiki arlaktacağa türlenmin. Tımalara dıpkım dük kadaşı tekçiz uşkata tavsa küz. İltlemendende ketivinlinek bıs. Tik konlasan küde denidin. Siple kuşunmaka kükersipmi osa ete kıpa irle dol ağa gattıza södüç eti gassı teti sivindileç kinecekkeşi giterdenside çuz. İkseğen kağ badın. Değsende dibi yepetçebi kor tendenli talar ağan urlakaş birir çını erç sosuluta zallaza este çoskata gipiktiş yulandı ayatça izsin bökler.

15.6.10

Kimler Geldi Kimler Geçti



Bu Dünya Kupası’nda ilk kez, hem Güney Kore hem de Kuzey Kore var. Güney Kore daha önceki kupalarda görünmüştü, hatta bir kez ev sahipliği de yaptılar ama Kuzey Kore uzun zamandır ilk kez boy gösteriyor. İki takım dünya kupasına aşağıdaki kadrolarla katılıyorlar:

Kuzey Kore:
1-Lee, 2-Cha, 3-Lee, 4-Park, 5-Lee, 6-Kim, 7-Ahn, 8-Ji, 9-Jong, 10-Yong, 11-Mun, 12-Choe, 13-Park, 14-Park, 15-Kim, 16-Nam, 17-Ahn, 18-Kim, 19-Lee, 20-Kim, 21-Lee, 22-Kim, 23-Park

Güney Kore:
1-Lee, 2-Oh, 3-Kim, 4-Cho, 5-Kim, 6-Kim, 7-Park, 8-Kim, 9-Ahn, 10-Park, 11-Lee, 12-Lee, 13-Kim, 14-Lee, 15-Kim, 16-Ki, 17-Lee, 18-Jong, 19-Yeom, 20-Lee, 21-Kim, 22-Cha, 23-Kang

Avrupalı futbolcuları andığımız gibi sadece soyadlarıyla anacak olsak böyle bir manzara çıkıyor. Tabii ki Koreli futbolcular sadece soyadlarıyla değil tam adlarıyla anılıyorlar. Bariz nedenlerle… (Yoksa Kim’i Kim’den nasıl ayıracağız?)

Bu nasıl iştir? Kim bunlar? Evet, bunlar Kim, ama Kim Kim’i nerede bulur? Kim Kim’i Park’a götürür de Lee’siz getirir? Sorular çoğaltılabilir.

Koreli adlarındaki bu tuhaflık daha önce de dikkatimi çekmişti, ama bu her iki isimde bir tekrarlanan sözcükler, bir tür ünvan olmalı diye düşünmüştüm, “bey” gibi “efendi” gibi bir şeyler. Oysa, yakın zamanda öğrendiğime göre, bunlar bildiğimiz soyadı. Babadan oğula geçiyor, bizde ve çoğu ülkede olduğu gibi. Bizde soyadı kanunu 1934′te çıktı. Bundan önce de soyadı niyetine bazı şeyler kullanılıyordu belki, ama yasal olarak soyadı sahibi olmamızın 70 küsur yıllık geçmişi var. Yeri gelmişken söyleyeyim, soyadının bizde resmi ortamlar dışında hâlâ yaygın kullanılmıyor olması, bence yanlış tarafa konmuş olmasından kaynaklanıyor. Soyadı, Türkçe’nin tamlayan-tamlanan, sıfat-ad sıralamasına uygun olarak başa gelmeliydi.

Örnek aldığımız Batılı ülkelerin çoğu, şimdiki gibi babadan oğula geçen soyadlarını Ortaçağ’da benimsemişler. Bazıları daha yakın, mesela Hollanda’da, Napolyon işgalinde soyadı zorunlu hale getirilmiş. Hollandalılar da, bu Fransızlardan kurtulunca biz bu soyadlarını bırakırız diyerek kendilerine komik soyadları seçmişler. Ama hâlâ aynı soyadlarını taşıyorlar. İskandinav ülkeleri daha da yakın zamanda başlamışlar soyadı kullanmaya. Bazı ülkeler ise hâlâ soyadı kullanmıyorlar, İzlanda gibi.

Çin’de ve Kore’de ise, soyadlarının geçmişi çok daha eskiye dayanıyor. Kore’de M.Ö. 2. yüzyıldan beri soyadı kayıtlarına rastlanıyormuş. Belki yazıya geçirilmesinden öncesi de vardır. Çin’de daha da eski. Çin’de de soyadı kıtlığı var, ama çok geniş bir coğrafya, sınırları değişken, dolayısıyla nüfus ve göç hareketleri daha yaygın. Kore ise, iki bin küsur yıldır aynı milletin yaşadığı ve oldukça izole bir yer.

Soyadının düzenli olarak babadan oğula geçtiği ve aşağı yukarı aynı nüfusun korunduğu kapalı popülasyonlarda bir soyadı kıyımının beklenmesi gerektiği, Francis Galton ve Henry William Watson’un 1874 tarihli çalışmalarıyla belgelenmiş. Buna da Galton-Watson süreci denmiş.

Basitçe şöyle:

Herkesin ayrı soyadına sahip olduğu bir başlangıç hali varsayarsak, ve nüfus aşağı yukarı korunuyorsa, her babanın bir oğlu olduğu durumda tüm soyadları yaşayacaktır. Ama bu denge bozulursa, yani bazı erkeklerin oğlu olmaz, bazılarının da birden fazla olursa, oğlu olmayanların soyadları da yok olur. Bu denge yeniden sağlansa bile, giden soyadı geri gelmez, çünkü herkesin bir babası vardır ve soyadını babasından almıştır.

Doğal seçilime benzer bir süreç işler, ama genlerden farklı olarak, soyadları sadece babadan oğula geçebilmektedir, o yüzden daha naziktir ve daha hızla tükenir. Mutasyonun karşılığı birilerinin soyadını değiştirmesidir, bu çok ender görülür. Ortama dışarıdan yeni soyadları girmesi ise ülkeye dışarıdan gelen insan sayısına, dolayısıyla coğrafi ve ekonomik şartlara bağlıdır,. İkisi de soyadların tükenme hızıyla başa çıkamaz.

Sonuçta varlığını sürdüren soyadları azalır. Süreç yavaş ama kararlı işler. Kore, izole bir coğrafyada iki bin yıldan fazladır babadan oğula geçen soyadlarının süregeldiği bir yer olarak uç bir örnek. Toplam 250 soyadı kalmış durumda ve nüfusun yarısından fazlası Kim, Park veya Lee soyadını taşıyor. Bu durum Korelilerde bir Kim’lik bunalımına neden oluyor mudur? Pek sanmıyorum. Muhtemelen hepsi kendi Kim’liğinden memnundur, sonuçta Kim’liklerini babalarından aldılar. Ataerkil topluluklarda böyledir, babalarının Kim olduğunu bildikleri sürece, Kim’likleriyle gurur duyarlar. Kim Kim’e Dum Dum’a yaşayıp giderler.

14.4.10

Söz Uçar Da Yazı Kalır Mı?

Yazdıklarımızın çoğunu bilgisayarda yazıyoruz ve bilgisayarın sabit diskine kaydediyoruz. Bu sitenin içeriği de dünyanın bir köşesindeki bir sunucunun sabit diskinde duruyor. Dünya üzerinde yazılanların büyük çoğunluğu ortalama on yıl ömrü olan sabit disklerde kayıtlı. Bir yandan da başka sabit disklere, ya da kasetlere yedekleniyor. Ama yedekleme işiyle profesyonel olarak ilgilenenler bilirler ki bu aslında çözümsüz bir problemdir. Yedeklediğiniz ortam da kullandığınız ortam kadar naziktir. Kasete alırsanız biraz daha ömrü vardır ama o da taş çatlasın yirmi yıldır. Kağıda basarsanız birkaç yüzyıl dayanabilir, o da ancak özel koruma yöntemleriyle. Daha da uzun dayansın istiyorsanız taşlara kazımanız lazım. Taş çatlamadığı sürece durur.

Bir diskten diğerine alarak bilgileri korumuş olsanız bile, çoğu zaman gözden kaçan bir konu vardır, oraya kaydettiğiniz dosyanın formatını anlayacak bir yazılımın da bir şekilde aktarıldığını, varlığını sürdürdüğünü varsayarsınız. JPEG formatında binlerce fotoğraf yedekleyebilirsiniz ama JPEG’i çözecek bir yazılım olmadığı sürece, bunlar birbirini izleyen anlamsız birler ve sıfırlardan başka bir şey değildir. İnsanlığın ortadan kalkmasından milyonlarca yıl sonra ortaya çıkacak (ya da uzaydan gelecek) başka bir akıllı canlı türü, uygarlığımızın kanıtlarını sabit disk kalıntılarında boşuna arayacak. Oradaki bilginin nasıl deşifre edileceği bilgisi kaybolmuş olacak, dolayısıyla bilgi de kaybolmuş olacak.

Bugünkü Pakistan’da bulunan Indus vadisinde, M.Ö. 3300′den itibaren hakim olduğu bilinen ve Indus Vadisi Uygarlığı diye anılan gelişmiş tarım uygarlığı, kendine özgü bir yazı kullanıyordu. Şimdiye kadar 4000 tablet bulunmuş, daha binlercesi de hâlâ toprağın altında yatıyor olmalı. Yaygın olarak kullanılan bir yazıymış, ama o tabletlerde ne yazdığını kimse bilmiyor. Bu yazı henüz çözülemedi. Çözülebilecek mi, belirsiz. Çözülememesinin nedenlerinden biri, hangi dili yazmak için kullanıldığının bilinmiyor olması. Bir fikre göre bu dil, Dravid dil ailesindendi, yani bugün Güney Hindistan’da milyonlarca kişinin konuştuğu Tamil, Telugu, Malayalam gibi dillerle akrabaydı. Bu hipotezin sahipleri, bazı işaretleri çözdüklerini iddia ettiler ama bu iddia yaygın bir kabul görmedi. Daha yaygın görüş, bugün yaşayan diller içinde izi kalmamış, başka bir dil olduğu.

Bu beş bin yıllık muammanın çözülememesinin daha önemli nedeni, bu yazıların çok kısa olması. Tabletlerde ortalama beş işaret var. Birbirinden farklı 400 işarete rastlanmış, ama bir bağlamda beş tanesinden fazlası nadiren görülüyor. Bulunan en uzun yazı 17 karakter uzunluğunda. Bu yüzden bunun, bugün anladığımız anlamda, bir dille bağlantılı bir yazı olmadığını, başka bir şey olduğunu düşünenler var. Mesela, tümüyle ideografik bir yazı ise, yani işaretler sesleri değil sadece ve doğrudan anlamları gösteriyorsa, hangi dilde yazıldığının bir önemi olmaz. Bir ihtimal de sadece yazıda var olan, yazmak için kullanılan ama konuşmak için hiç kullanılmamış, görsel bir dil olması. Yazmak için icat edilmiş yeni bir dil… Eğer böyleyse büyük ihtimalle hiçbir zaman çözülemeyecek demektir. Belki de bu insanlar, bilgiyi kodlamak için konuştukları dilden daha pratik bir yöntem bulmuşlardı. Öyle ki sadece beş karakterle dertlerini anlatabiliyorlardı. Böyle bir şey, bugün çok işimize yarardı. Ama bu bilgi kayıp. Yazılar günümüze ulaşmış ama onları nasıl okuyacağımızı bize söyleyecek kimse kalmamış.

5.2.10

Pangramlar

Pangram, alfabedeki bütün harflerin en az bir kere kullanıldığı cümlelere deniyor. Kullanım alanları çeşitlidir, kelime işlem programlarında yazı tipleri örneklerinin verilmesinde kullanılır mesela. Her harfi cümle içinde en az bir kere görmeyi sağlar. Ayrıca kriminolojide, el yazısı örneği almada da kullanılıyormuş. “Quick brown fox jumps over the lazy dog” cümlesi yabancı gelmeyebilir, İngilizce bir pangramdır. Türkçe’deki en ünlü örneği “pijamalı hasta, yağız şoföre çabucak güvendi” sanırım. Pangram üretmek son derece zahmetli ama bir o kadar da zevkli bir uğraş. Uzun debelenmeler sonunda 29 harfin tümünü kullanmayı başarıp da aynı zamanda anlamlı bir cümle ürettiğinizde aldığınız zevk, ortaya çıkan cümlenin absürdlüğüyle de birleşince orgazmik bir hal alıyor.

Zamanında çok eğlenerek ürettiğim pangramları okurların beğenisine sunuyorum. Parantez içindeki sayılar, Türkçe’deki 29 harfin üstüne fazladan kaç harf kullanıldığı gösteriyor. İlk denemelerde uzun pangramlar yapmıştım, ama ustalaştıkça, fazladan harf sayısını 4′e kadar indirmişim gördüğünüz gibi…


Cümleten şef garsonun verdiği hafif jöle kıvamında poğaçaya bakıyoruz. (32)

Jöle kıvamında beyaz şarap satan iflah olmaz çocuğu gördüm. (21)

Görevdeyken, fahişeye çubuk sürtüp ajite olmayacağız. (17)

Ve japon fahişe çocuklarımızın üstüne böyle geğirdi. (16)

Fütursuz hacı kaçtığına göre japon şemsiyeleri bedava. (18)

Fütursuz kaçığa göre japon şemsiyeleri bedava, hacı! (15)

Füsun kaçtığına göre yemyeşil japon cihazı bedava. (14)

Cılız ve duygulu japon balığı Fethi, sıçarken ölmüş. (14)

Bakkalı pejmürde gösteriveren fahişe çocuğuyuz. (13)

Çocuğu gramaj bazında ek hayvan itlafı pörsütmüş. (13)

Füsun, öptüğü çocuk bagaja sıkışır diye havlamaz. (12)

Tanrım, dört beş felç vaka, çoğu yüzgece sahip, Joe! (11)

Çoğu şef, garip bej cihazıyla müstakil eve döner. (11)

Hazcı bedevi yağlı ruju götüne sokup felç olmuş. (11)

Fahiş bluz güvencesi yağdırma projesi çöktü. (9)

Vakfın çoğu bu hayasız genci plajda görmüştü. (9)

Hayvancağız tüfekçide bagaj törpüsü olmuş. (8)

Öküz ajan hapse düştü yavrum, ocağı felç gibi. (8)

Bu Ganj öküzü hapis düştü yavrum, ocağı felç. (7)

Saf ve haydut kız çocuğu bin plaj görmüş. (4)