Etiketler

Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.12.19

İki Binlerin En İyi Yirmi Türk Filmi


2000’lerin ilk 20 yılı biterken, 20 yılın 20 filmi listelerini birkaç yerde gördüm ve bunun Türkiye sinemasına odaklanan bir versiyonunu yapmak aklıma geldi. Bu tarz listeleri yapmaktan da, okumaktan veya videosunu izlemekten de çok anlam veremediğim acayip bir zevk alıyorum. Herhalde, filmleri izlerkenki hislerimi hatırlayıp aynı zevki tattığım için. Listeyi yapmak da bu filmler hakkında zamanında düşündüğüm ama yazmadığım şeyleri yazma fırsatı verdiği için ayrıca eğlenceli.

Belki buna listeden ziyade derleme demek lazım, çünkü farklı sinemacılar ve tarzlar arasında bir denge gözetmeye çalıştım. Aynı zamanda, daha kapsayıcı olsun diye, aynı yönetmenden birden fazla film almak istemedim. Sadece çağdaş sinemamızın iki ikonu diyebileceğimiz Nuri Bilge Ceylan ile Zeki Demirkubuz’a küçük birer torpil yaptım.

Bu arada yirminin içine girmeyen ama filmlerini merakla takip ettiğim başka sinemacılar da var, Hüseyin Karabey, Özcan Alper, Deniz Gamze Ergüven, Pelin Esmer, Ali Atay, Burak Aksak, Onur Saylak, Mehmet Fazıl Coşkun, İnan Temelkuran, Aslı Özge ilk aklıma gelenler. Sayıyı sınırladığım için hepsini listeye alamadım. Gözden kaçırdığım filmler de olabilir tabii. Aynı zamanda çok öznel bir liste olduğunu da söylemeliyim. Filmleri seçerken, başkaları tarafından beğenilmiş ya da beğenilmemiş olmalarını dikkate almadım.

Son olarak spoiler (piçeden) uyarısını baştan vereyim. Filmlerin sonlarından ya da sürprizlerinden bahsetmeme gibi bir çaba içine girmedim. Her biri için ayrı ayrı uyarı vermekle de uğraşmadım. O yüzden, bu konuda hassassanız, izlemediğiniz filmlerin altındaki yazıyı okumayın, derim. Ama, şahsi fikrime göre bu konuda hassas olmaya gerek yok. Hatta filmdeki sürprizi bilerek izlemenin filmden alınan zevki olumsuz etkilemediğini gösteren araştırmalar da var. Aklınızda bulunsun.



20. Aya Seyahat

2009; Yaz/Yön: Kutluğ Ataman
Kutluğ Ataman’ın yalancı belgesel fotoroman tarzındaki filmi (bildiğim diğer tek örneği Woody Allen’in unutulmaz filmi Zelig), bir yaratıcılık patlaması. Bir önceki filmi İki Genç Kız da epey ilginçti ama bu bir kademe daha yukarıda. Kutluğ Ataman, siyaset sahnesindeki gereksiz boy gösterişi bir yana, yetenekli ama yeteneğinin en üst seviyesini henüz gösterememiş bir sanatçı. Bu açıdan yine bu listede adını anacağım Onur Ünlü’ye benziyor. Belgesele konu olan uydurma hadisenin, Bülent Somay’dan Murat Belge’ye Türkiye’nin önde gelen entelektüelleri tarafından yorumlanması fikri, tek kelimeyle dahiyane ve uygulaması da çok başarılı. Beni şahsen kahkahadan kahkahaya sürükleyen bir film oldu.


19. Jin

2013; Yaz/Yön: Reha Erdem
Reha Erdem’in son 20 yıl içinde beğenilen ve ödüllendirilen pek çok filmi oldu ama benim açımdan, bir “olmamışlık” hali hep devam etti. Kendisinin belli ki reklam yönetmeni geçmişi sayesinde erişim sağladığı yetkin teknik ekiplerle, yüksek bir görsel seviyeye ulaştığı kuşkusuz ama bana hep ne dediğini bilmeyen biri gibi görünmüştür. Beş Vakit, Hayat Var, Kosmos, Korkuyorum Anne gibi hepsi görsel ilginçlikler barındıran ama hikâyesiyle bunu tamamlayamayan filmler dizisi… Jin’de ise büyülü bir şeyler var. Örgütten kaçan kadın gerilla hikâyesi, muhteşem final sahnesiyle adeta Miyazaki evrenine giriş yapıyor. Film sizi bu finale de hazırlıyor aslında. Jin’in kişiliğinde meleksi bir saf iyilik var ve bu hayat tarafından ödüllendirilmese de doğanın kadim ruhları tarafından kutsanıyor, falan filan… Neyse, önemli olan filmin size verdiği his, bu film de bana böyle bir his verdi. Zaten gayet öznel bir liste olduğunu baştan söylemiştim.



18. Ada: Zombilerin Düğünü

2010; Yaz/Yön: Murat Emir Eren, Talip Öztürk
Murat Emir Eren'le Talip Öztürk'ün kısıtlı bir bütçeyle yapıp, genç yaşta ölen fantastik film duayeni Metin Demirhan'a ithaf ettikleri film, dört dörtlük bir zombi parodisi. Büyükada'ya düğüne giden bir grup genç, bir anda dünyayı saran zombi salgınına düğünde yakalanıyor. Tabii mekân seçilirken muhtemelen filmin yapımı için kolaylık sağlaması da göz önüne alınmış. Filmin oyuncu kadrosundan pek çok ismi, sonraki yıllarda televizyon ve sinemada tekrar tekrar gördük. Burada da gerçekten çok komikler. Binlerce yıllık dünya tarihinde kıyametin kendi başına gelmesine yakınan adam, filmin afişinde de görünen elinde çay tepsisiyle dolaşan çaycı zombi ve muhtemelen sinema tarihinin ilk ve tek başörtülü zombisi bu filmde. Küçük bir guerilla filmmaking şaheseri.


17. Kıskanmak

2009; Yaz: Nahid Sırrı Örik, ZDK; Yön: Zeki Demirkubuz
Kıskanmak, Zeki Demirkubuz’un konfor alanının (çek-yat) dışına çıktığı ve memleket edebiyatının klasiklerinden birini uyarlamaya yeltendiği filmi ve bence tam olarak anlaşılamamış bir film. Şu açıdan anlaşılamamış: Filmin, kitabın diyaloglarını koruması ve oyuncuların bunları kitâbî bir şekilde söylemesi, birçok kişi tarafından beceriksizlik gibi görüldü, özellikle Berrak Tüzünataç eleştirildi. Oysa bence bunun bilinçli yapıldığı çok açık. Bu arada kendisi, bir yerlerde karşılaşırsak, soyadını iki sözcük sanıyormuş gibi yapma esprisini patlatmayı planladığım kişiler arasında yer almaktadır (Berrak’ı mı kullanıyorsunız Tüzün’ü mü?). Tıpkı Ece Temelkuran (Ece'yi mi kullanıyorsunuz Temel'i mi?) ve Zafer Arapkirli (Zafer'i mi kullanıyorsunuz Arabı mı?) gibi... Bu arada filmin yönetmeni de aynı listede yer alıyor (Zeki’yi mi kullanıyorsunuz, Demir’i mi?). Neyse, dağıtmayalım, oyunculuk deyince, Seniye karakterine, hafif kambur duruşu, gölgeli gözleri ve şeytani bakışlarıyla bir vampir havası veren Nergis Öztürk’ü anmadan olmaz. Ayrıca, filmin minimal ama çok etkili bir sanat yönetimi var. Cumhuriyet balosu sahneleri, kömür madeni sahnesi falan bu açıdan etkileyici. Bence Demirkubuz’un en iyi işlerinden biri.


16. Vizontele

2001; Yaz: Yılmaz Erdoğan; Yön: Yılmaz Erdoğan, Ömer Faruk Sorak
Bu listedeki filmlerin en meşhuru muhtemelen. Eleştirilecek çok yanı var, kasabanın çoğu tipinin karikatür olması, pırıl pırıl renklerle ve nefis doğa görüntüleriyle bir küçük cennet gibi resmedilen kasabanın, hikâyede neden Allah’ın unuttuğu bir yer diye anılmasının anlaşılamaması, Kürt coğrafyasında geçtiği belli olduğu halde Kürtçenin adının bile anılmaması gibi… Tabii bu sonuncusu dönemin baskılarıyla açıklanabilir ama yine de bu derece teslimiyeti Yılmaz Erdoğan’a yakıştıramamıştım zamanında (sonradan anlaşıldı tabii). Öte yandan film yıllar içinde tekrar tekrar izlenerek popüler kültürde sarsılmaz bir yer edindi. Hatta Türkçeye pek çok deyim kazandırdı. (Şerefsizim benim aklıma gelmişti, Zeki Müren de bizi görecek mi? Nasılsınız inşallah? vb.) Teknik açıdan standardı yükselterek kendisinden sonraki filmler için belli bir çıta koyduğu da söylenebilir.


15. Gördüm / Min Dît

2009; Yaz/Yön: Miraz Bezar
Doksanlar Diyarbakır’ının utanç verici gerçeği olan faili meçhul cinayetleri, anne-babaları öldürüldükten sonra sokağa düşen üç küçük kardeş üzerinden anlatan, çok etkileyici bir film. Eleştirilecek yanları da var. Çocukların kimseden yardım göremeyip yapayalnız kalması biraz zorlama gibi. Umutlu bir final yapma çabası da anlamlı ama bunun için bulunan numara pek işlemiyor, zira bu suçları işleyenlerin cezalandırılma veya ayıplanma korkusu taşımadıklarını pek çok kez gördük. Lakin, kapanış jeneriğindeki “oyuncak tüfek” teması, naif finali dengeliyor ve film amacına ulaşıyor. Aynı zamanda, zor konuya ve koşullara rağmen, görsel açıdan yüksek bir seviyede. Muhtemelen ikinci kez izlemek istemeyeceğiniz ama kesinlikle aklınızda kalan bir film.


14. Hayatımın Kadınısın

2006; Yaz/Yön: Uğur Yücel
Uğur Yücel, ilk filmi Yazı-Tura’da olgunlaşmamış bir eser çıkarmıştı. Hayatımın Kadınısın, bir sonraki filmi ve birçok açıdan çok daha ustaca olduğu halde, bence fazlasıyla gözden kaçmış bir film. Filmde, Uğur Yücel, yönetmenliğin yanı sıra baş rolü de üstleniyor. Cinayetten hapis yatıp çıkmış Orhan Gencebay hayranı bir mahalle kabadayısı, ama aslında hali tavrıyla, konuşmasıyla Orhan Gencebay’ın ta kendisi… Türkan Şoray ise en zor rollerinden birinde çok iyi. Sonraki yıllarda Türk sinemasının önemli yıldızlarından birine dönüşen Ezgi Mola da kendini belli ediyor. Film, bence, sinemadan beklediğimiz her şeyi veriyor ve şahane bir şekilde şiirsel bir finale bağlanıyor.      


13. Sen Aydınlatırsın Geceyi

2013; Yaz/Yön: Onur Ünlü
Onur Ünlü, henüz en iyi eserini verememiş bir sinemacı. Sanki daha senaryoyu bitirmeden filmi çekip bitiriyor gibi bir hali var. Ama kabuğundan taşan bir yaratıcılık olduğuna şüphe yok. Bu film, en tamamına ermiş filmi. Siyah-beyaz çekmek gibi cesur bir karar almış ve ortaya çıkan ürün itibarıyla haklı çıkmış. Ali Atay’la Demet Evgar’ın hap alıp uçuşa geçtikleri başta olmak üzere, pek çok şahane sahne var. Bazıları abartılı, ama o kadar olur. Filmin finali ise, bence dahice. Zamanı durdurma temasını çok gördük ama tekrar başlatamamak ve filmi zaman durmuş halde bitirmek, eşsiz bir fikir.


12. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak

2004; Yaz/Yön: Ahmet Uluçay
Bu film, filmin kendisini aşan bir hikâyeye sahip. Genç yaşta ölen köylü sinemacı Ahmet Uluçay’ın hayatıyla eserinin iç içe geçtiği söylenebilir. Kendisi, sadece genç sinemacılara verdiği cesaretle bile, 2000’lerde Türk sinemasının şahlanışının mimarlarından biri sayılmalı bence. Bugünkü standartlara göre oldukça düşük çözünürlüklü dijital videoyla çekilmiş, ama görsel açıdan üst seviyede sahneleri var. Özellikle şehrin dar sokaklarında el kamerasıyla çekilmiş takip sahnesi nefes kesici.Ayrıca Türkçede, İngilizce movie'ye bire bir denk gelen "gımıldak" diye bir sözcük olduğunu bu filmden öğrendiğimizi de unutmayalım.


11. Hokkabaz

2006; Yaz: Cem Yılmaz; Yön: Ali Taner Baltacı, Cem Yılmaz
Seyircilerin ve eleştirmenlerin ortak görüşüne göre Cem Yılmaz’ın yazıp oynadığı filmler içinde en iyisi. Bir daha da bu seviyede bir film yapabilecek gibi görünmüyor. Hem dokunaklı, hem de acayip komik bir film. Özellikle birbirini takip eden düğün sahnesi, gelinin kaçması ve hipnoz yöntemi ile yerlere yatırıyor. Sonrasındaki senaryo dönüşleri de ustaca. Sıkılmadan tekrar tekrar izlenebilen filmlerden.


10. Pandora'nın Kutusu

2008; Yaz: Sema Kaygusuz, Yeşim Ustaoğlu; Yön: Yeşim Ustaoğlu
Karadeniz köylüsü yaşlı kadını Fransız bir oyuncunun oynadığını duyunca burun kıvırabilirsiniz ama film çekildiği sırada 88 yaşındaki Tsilla Chelton harikalar yaratıyor. Türk sinemasının büyük ustalarından Yeşim Ustaoğlu’nun mizahi açıdan da en güçlü filmi sayılabilir. Nevrotik abla Derya Alabora’nın ve Onur Ünsal’ın karakterleri de akılda kalıcı. Şiirsel final sahnesiyle de insanı gülmekle ağlamak arası bir duyguda bırakan, şahane bir film.


9. Fırtına / Bahoz

2008; Yaz/Yön: Kazım Öz
Doksanların Kürt sol öğrenci hareketine içeriden bakan bir film. Kazım Öz, bu konuyu ele alırken, hareketin siyasi davasına ve üzerlerindeki devlet baskısına değil, bizzat hareketin içindeki insanlara ve karakterlere yönelerek incelikli bir sinema ortaya çıkarmış. Böyle bir filmden çok beklenmeyecek güçlü bir mizahi tarafı da var. Aynı zamanda pek fark edilmese de seyircide karşılığını bulmuş ve çoğu yerde dolu salonlara oynamıştı zamanında. Üç saate yakın süresine rağmen oldukça sürükleyici. Devletin ölçüsüz şiddetiyle nasıl bu gençleri bilinçli şekilde dağa yönlendirdiğini gözler önüne seren öyküsü, güçlü bir siyasi önermede bulunuyor. Özellikle kameranın dağa döndüğü son sahne çok etkileyici.


8. İki Dil Bir Bavul

2008; Yaz/Yön: Özgür Doğan, Orhan Eskiköy
Listede Kürt filmleri biraz ağırlıklı oldu gibi ama işin doğrusu 2000’ler en çok Kürt sinemacıların büyük atılımına sahne oldu, istemeyerek liste dışında bıraktığım çok iyi filmler de var. Bu film ise, film olmaktan öte bir anlam taşıyor. Kürt sorununun en can alıcı noktalarından biri olan ana dilinde eğitim meselesini, gözle görünür bir siyasi angajmanı olmayan, sadece “oraya” tayini çıkmış Batılı bir öğretmenin gözünden anlatan bir belgeselle, cam kadar berrak hale getiren, herkesin izlemesi gereken bir film. Ne kadarının belgesel ne kadarının kurmaca olduğunu bilemiyoruz tabii ama filmin hikâyesi açısından çok fark etmiyor. Suçlayan, öfkelenen, isyan eden bir film değil bu, durumu tüm netliğiyle ortaya koymak dışında bir derdi yok. O yüzden de çok etkili. En aklımda kalan sahnesi, sınıftaki küçük kızın, öğretmenin gösterdiği resme bakıp Türkçe "kuş" demesi beklenirken Kürtçe "keklik" dediği için öğretmenin gözünde başarısız olması. Kız sadece kuş olduğunu değil, ne tür bir kuş olduğunu biliyor ama bu bilginin oradaki "okul" açısından bir hükmü yok. Bunu görünce meseleyi anlıyorsunuz. Memleket sinemasının ortaya çıkardığı küçük bir mucize.


7. Kış Uykusu

2014; Yaz: Ebru Ceylan, NBC; Yön: Nuri Bilge Ceylan
Nuri Bilge Ceylan’ın altın palmiyeli filmi Kış Uykusu, ilk kez uzun diyaloglara yer verdiği bir film. Bolca doğaçlamaya dayanan diyalogların, 200 saatlik malzemeden kurgulandığını biliyoruz. Yani esasen kurgu masasında yapılmış bir film bu. 200 saatin içinden en doğru 3 saati seçip kurgulamanın nasıl bir emek istediğini düşününce filme saygınız artıyor. Üstelik parçalardan birleştirilmiş gibi bir his de vermiyor, aksine su gibi akıyor. Akılda kalıcı, çarpıcı çok sahnesi var, Nejat İşler’le Melisa Sözen arasında geçen “para” sahnesi ve Nadir Sarıbacak’ın döktürdüğü rakı muhabbeti ilk akla gelenler. Demet Akbağ’ın, Haluk Bilginer’le tartışması sonrası unutulmuş olması (ya da kimseye sormadan filmden çekip gitmesi) bir senaryo falsosu gibi duruyor ama ortaya konulan eserin ihtişamı yanında kolaylıkla affedilir bir hata. Çehov öykülerinden uyarlama olmasını, atmosferiyle de bir Rus stepleri havası vermesiyle destekliyor. NBC de kar sevgisini doya doya yaşıyor bu arada.


6. Kader

2006; Yaz/Yön: Zeki Demirkubuz
Demirkubuz’un Kader’i, onun ilk büyük eseri olan Masumiyet’in dünyasında geçen, son zamanlardaki popüler tabiriyle bir prequel, yani Masumiyet’teki olayların öncesini anlatıyor. Masumiyet gibi çok beğenilen bir filme devam filmi çekmek, üstelik bunu Haluk Bilginer ve Derya Alabora yerine, görece çok daha tecrübesiz Ufuk Bayraktar ve Vildan Atasever’le yapmak başlı başına riskli bir girişim. Ama Zeki Demirkubuz, ilk filmi aşan bir eser ortaya koyarak riskin üstesinden başarıyla geliyor. Pek çok unutulmaz sahnesi var. En akılda kalanı, Haluk Bilginer’in Masumiyet’te çayırlardaki unutulmaz monoloğunda anlattığı hikâyeyi gördüğümüz (Bekir’in kendini Kars’ta bulduğu) sahne. Bu arada filmde kendimi en yakın hissettiğim karakterin,  Bekir’in kenar mahalledeki ahbaplarıyla cigaralık çevirdiği sahnede aralarında ne aradığı anlaşılamayan anten tip olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim.


5. Sivas

2014; Yaz/Yön: Kaan Müjdeci
Yozgatlı bir ilkokul çocuğunun sınıf arkadaşına umutsuz aşkı ve ölümden kurtardığı dövüş köpeğinin, “büyüklerce” tekrar dövüşlere sokulmasını engelleme çabası üzerine, hem acıklı, hem komik ve pek çok açıdan da mucizevi bir film. Bazı sahnelerin nasıl çekildiğine, nasıl bu kadar gerçek görünebildiğine akıl sır erdiremiyorsunuz. Özellikle gece yarısı bozkırın ortasında kurulmuş köpek dövüşü ortamı, sanki gizli kamerayla çekilmiş gibi. Film gösterimdeyken, kanlı dövüş sahnelerinin (her ne kadar kapanış jeneriğinde hayvanlara zarar verilmediği söylense de) son derece gerçekçi olması yüzünden tepkiler almıştı. Yapımcılar bunun üzerine bu sahnelerin nasıl çekildiğini anlatan bir video yayınlamak zorunda kalmışlardı. Yine de tartışmalı sayılabilir, çünkü her ne kadar köpeklere fiziksel zarar verilmese de bir tür psikolojik travmaya maruz bırakma durumu var galiba. Bu endişe bir yana, filmin son sahnede dile dökülen (köpek köpekliğini bilecek) çocukluğun ve masumiyetin bitişiyle ilgili mesajı çok güçlü.



4. Kız Kardeşler

2019; Yaz/Yön: Emin Alper
Emin Alper, her filminde bir öncekini aşarak, üçüncü filminde izleyen herkesin ağzını açık bırakan bir eser ortaya koymuş. Saf bir sinema zevki veren bir film, enfes görüntüleriyle, kurgusuyla, müziğin girip çıkışıyla, temponun yükselip düşüşüyle ve elbette unutulmaz karakterleriyle… Kız kardeşlerin hepsi birbirinden merdane, ama en çarpıcısı tabii ki çatlak ortanca kardeş ve o rolde döktüren Ece Yüksel. Yayık ayran sahnesi unutulmaz. İki kardeş “çük”ten bahsederken, yayığın ikisinin arasında dev bir penis gibi gidip gelmesi ve sahnenin sonunda kardeşlerden birinin (neredeyse) boşalması çok acayip olmuş. Emin Alper’in önceki iki filminin (Tepenin Ardı ve Abluka) konuyu bağlayamama gibi bir problemi olduğunu düşünmüştüm. Burada da hikâyenin sonu gösterilmiyor ama yöntem bu kez işliyor. Film bittiği noktada, ortanca kardeş ölecek mi kalacak mı, büyüğü Ankara’ya ulaşacak mı, küçüğü yeni besleme olarak Necati Bey’in evine kapağı atacak mı falan artık merak etmiyorsunuz. Hiçbiri için kurtuluş olmadığına ikna olmuş durumdasınız zaten.


3. Çoğunluk

2010; Yaz/Yön: Seren Yüce
Bu film, Türk sinemasının şehirli orta sınıfa en sert ve tavizsiz bakışı. Kişiliği hayat boyu babası tarafından ezilmiş Mertkan’ın, Kürt kızı Gül’le önce duygusal ilişki içine girmesi, ama sonra çevresinin baskısıyla “sikip bırakmakta” karar kılması ve huzuru vicdansızlıkta, hatta şerefsizlikte bulmasının tokat gibi hikâyesi. Çok zor bir rolün altından ustaca kalkan Bartu Küçükçağlayan ve her zamanki gibi harika Settar Tanrıöğen’i hayranlıkla izliyoruz. Erkan Can’ın oynadığı taksi şoförüyle geçen yan hikâye, film boyunca bir leitmotif olarak tekrarlanan Mertkan’ın çocukluğundan zorla koşturulma sahnesi gibi ana hikâyeyi besleyen zekice buluşlarla dolu, ilk film olduğuna inanmakta zorluk çekeceğiniz ustaca bir ilk film.


2. Bir Zamanlar Anadolu'da

2011; Yaz: Ercan Kesal, Ebru Ceylan, NBC; Yön: Nuri Bilge Ceylan
Nuri Bilge Ceylan, aile efradıyla çektiği ilk filmlerinin ardından, profesyonel oyuncularla film yapıp yapamayacağı konusunda bir kuşku uyandırmıştı. Üç Maymun fazla deneyseldi, o kuşkuyu tam olarak gidermedi. Burada ise NBC tam olarak rüştünü ispat ediyor ve uluslararası bir sinema yıldızına dönüşüyor. Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel, Ahmet Mümtaz Taylan gibi usta oyuncular filmi bambaşka bir seviyeye taşıyor. Birbirinden nefis görsel buluşlarla dolu. En aklımda kalanı, ekibin “Recep İvedik”in cesedini bulduğu sahnedeki köpeğin bakış açısı, ve hemen arkasından gelen ve cesedi arabanın bagajına sokmaya çalışanları bozkırın ortasında bir nokta gibi gösteren, tabiri caizse, Allah’ın bakış açısı. Aynı zamanda çok komik bir film, araba içindeki diyaloglar, komiserle zanlının tuhaf ilişkisi, kendini Clark Gable’a benzeten savcı ve tabii ki Ercan Kesal’ın oynadığı muhtarın morg için ödenek istemesi (kokuyor) en akılda kalan sahneler. Yılmaz Erdoğan, polis komiseri karakteri için mükemmel bir seçim ve gerçekten de döktürüyor. Fırat Tanış da, neredeyse hiç ağzını açmadığı halde, çok etkileyici. NBC’nin şimdiye kadarki en iyi filmi.


1. Vavien

2009; Yaz: Engin Günaydın; Yön: Taylan Biraderler
Vavien, neşeli bir kasaba filmi gibi başlayan, sonra Hitchcockvari bir gerilime dönüşen, Binnur Kaya’nın öbür dünyadan geri dönmesiyle de neredeyse büyülü gerçekçilik sularına açılan, çok şaşırtıcı bir film. Özellikle piknik ve arkasından gelen cinayet sahnesi, neredeyse soluksuz izleniyor. Engin Günaydın’ın, kan dondurucu bir kötülüğün vücut bulmuş hali olan “sarı çıyan” Celal karakteri, tek kelimeyle büyüleyici. Aslında o dönemlerde TV’de canlandırdığı Burhan Altıntop’tan pek farklı değil, ama sulu zırtlak komedi yerine bu hikâyenin içinde gördüğümüzde o kadar da komik olmadığını anlıyoruz. Kötülüğünün altında da, Samsunlu pavyon şarkıcısına yönelik umutsuz aşk (ya da belki sadece cinsel arzu) ile cisimleşen bir tatminsizlik, hatta bir iktidarsızlık hali var. “Şunu uçurumdan atayım da parasına el koyayım” diyen Celal mi daha deli, bunu anladığı halde hâlâ onu seven ve tüm parasını Celal’e verip onun yanında kalan Sevilay mı karar veremiyorsunuz. İnsanlık hakkındaki ezberlerimizi bozan ama son derece inandırıcı olmayı da başaran eşsiz bir hikâye. Karakterler açısından bakarsak “mutlu”, insan tabiatına dair acımasız önermesiyle ürkütücü finaliyle de uzun süre aklınızda kalmayı başarıyor.



26.11.15

Inception Üzerine Bir Not

Inception neden kötüdür biliyor musunuz?

Kısaca söylemek gerekirse, tüm hikayesini bir mantık hatası üzerine kurduğu için...

Christopher Nolan'ın özellikle yeniyetme sinema meraklısı kuşağını ağzı açık bırakan filmi Inception, hikayesinin merkezine, rüyadaki zamanın gerçektekine göre 20 kat hızlı geçmesi gibi bir veriyi alır. Bu bilgi ne derece bilimseldir bilmiyorum, ama önceden de rüya görme dediğimiz şeyin, bizim algıladığımızdan çok daha hızlı olup bittiğini duymuştum. Buna inanmamak için bir neden yok, çünkü gayet mantıklı bir açıklaması da var. Gerçek hayatın hızı, fiziksel varlıkların hızına bağlıdır. Bir yerden bir yere gitme hızı, konuşma hızı, algılama hızı, sinirlerin iletim hızı, hatta ses hızı... Beyin, gerçek dünyaya uyum sağlamak ve konudan kopmamak için çoğu zaman kendini yavaşlatmak zorundadır.

Rüyada ise fiziksel tüm engeller kalkmıştır, rüyanın kendi sanal gerçekliğini beyin kendisi yaratmaktadır ve tabii ki fiziksel hız limitlerine bağlı kalmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Kendini yavaşlatmak için bir nedeni de yoktur. Dolayısıyla rüya zamanının beynin tam hızıyla çalışmasına uygun şekilde belirlenmesi akla gayet yakın.

Filmde bir de rüya içinde rüya olayı var, bilirsiniz. Hikayeye göre rüya içinde rüya görüldüğünde, zaman bir 20 kat daha hızlanıyor. Evet ama neden böyle bir şey olsun? Gerçekle rüya arasındaki fiziksel koşul farklılıkları burada söz konusu değildir. Zamanın hızlanması gerçek ortamla sanal ortam arasındaki farkla ilgili olsa gerektir. Rüya içinde rüya, yine aynı sanal ortamda vuku bulacağına göre hızında bir değişme olmasının hiçbir açıklaması yok.

Peki, filmin gerçekliğinde böyle olduğunu kabul edemez miyiz? Bilemiyorum, belki siz edersiniz, ama ben yapamıyorum. Herhalde, bunu yutmak için, rüya zamanının neden daha hızlı olduğuna dair hiçbir fikir yürütmemiş olmak gerekir. Evet, eğer başlangıçtaki veri de tamamen hayal ürünü olsaydı, bir sorun olmazdı. Ama gerçek bir verinin çarpıtıldığını gördüğünüzde tadınız kaçar. Açıkçası bunu fark edip de önemsemeyenleri anlayamıyorum. Belki iki farklı insan türü var, ben ve benzerlerim bunu görmezden gelemeyenleriz, bir de hiç keyfi kaçmayıp patlamış mısırları lüpleten tür var.

Bana Charlie Kaufman'ın senaryo oskarını aldığı Adaptation filminden bir sahneyi hatırlattı. Senarist Charlie, altından kalkamadığı bir uyarlamayla boğuşurken, ikiz kardeşi Donald da senaryo yazmaya merak sarar. Senaryosunu Charlie'ye gösterir. Senaryonun bir yerinde, olaylar öyle bir düğümlenir ki bir karakterin aynı anda iki farklı yerde olması gerekmektedir (ya da öyle bir şey). "Bunu nasıl çözeceksin?" diye sorar Charlie. Donald "özel efektlerle" diye cevap verir. Charlie saçını başını yolar, falan...

İşte öyle. Mantık hatasını özel efektleri kökleyerek çözemezsiniz. Ama bir şekilde yutturabiliyorsunuz gibi görünüyor.

6.4.14

12 Yıllık Esaret

12 Yıllık Esaret filmine gitmenizi çok fazla tavsiye etmiyorum. Aşırı sert bir film. Sadece şiddet düzeyi açısından söylemiyorum, bir yerden sonra seyirciye yönelen bir şiddet var filmde. Siyahi yönetmen Steve McQueen'in, ataları ya da kültürel mirasları açısından, karşılıksız köle emeğinin ekmeğini yemiş beyaz seyirciyi kamerasıyla dövdüğünü hissediyorsunuz. Amerikalı beyazlar neyse de, ne o kölelik düzeninde, ne de onun yarattığı zenginlikte payı olmayan bizlerin bu dayağı pek de hak etmediğini düşünüyorum. Irkçılıktan muaf olduğumuzu söylemiyorum. Aslında bizim memleketteki ırkçılık, Batı ülkelerinde olduğu gibi mahkum edilmediği için, bizim ırkçılarımız, ırkçılıklarının farkında değiller, o yüzden de daha tehlikeliler. Bir televizyon programcısının birkaç sene önceki bir konuşmasını hatırlıyorum. Bir Afrikalı futbolcu tarafından, ona yönelik ırkçı şakalar yapmakla suçlanmış. Ona cevaben kaleme aldığı bir yazıyı programının başında okumuştu. Özetle şunu dile getiriyordu; Türkler ırkçı olamaz, ben de Türküm, ergo, ben de ırkçı olamam. Irkçı olmadığını ırkçı bir argümanla kanıtlamaya çalışmak ancak eğitimle ulaşılabilecek bir cehalet düzeyine işaret ediyor. Irkçı olmamak, "ırkçılık nedir bilmemek" değildir, tam tersidir aslında. Toplumun, geleneksel değer yargılarının ya da bilmem hangi köhnemiş düşüncenin sizi sürüklediği ırkçılığın farkına varmazsanız ırkçı olursunuz. Irkçılıktan kurtulabilmek için, ırkçılığın ne olduğunu bilmelisiniz. Ve ırkçılıktan mutlaka kurtulmalısınız, çünkü, emin olun, ırkçı, bu dünyadaki an aşağılık insan cinsidir.

Filme dönecek olursak, filmin şimdiye kadar kölelik üzerine yapılmış filmlerin söylediğine ek olarak söylediği şey, bilgi ile kölelik arasındaki bağlantıyı öne çıkarması. Baş karakter Solomon Northup, köleliğin uygulanmadığı Kuzey'de, belli bir eğitime ve mesleğe sahip yaşarken kaçırılıp Güney'e köle olarak satılıyor. Bu andan itibaren, hayatta kalmak için, aslında kim olduğunu söylememesi gerektiği, özellikle okuma-yazma bildiğini belli etmemesi gerektiği kendisine öğütleniyor. Bu öğüdün haklı olduğunu defalarca görüyor, köle olarak geçirdiği yıllar boyunca. Kölelerin okuma-yazma biliyor olması bile hayatlarına yönelik bir tehdit.

Köle sahiplerinin bu kadar içselleştirdikleri bir bilgiyi, çağımızın modern kölelerinin sahiplerinin unutmuş olacağını düşünemeyiz. Asıl niyeti hakimiyetini daim tutmak olan bir siyasi veya ekonomik iktidarın, hakim olduğu kitle üzerinde alacağı ilk önlem, bilgilenmelerini engellemek olmalı. Günümüzde, otoriter rejimler altında inleyen halkların cahilliğinin, iktidar tarafından özellikle arzulanan ve planlanan bir şey olduğu gözden kaçırılıyor sanki. Genel eğitimsizlik ve bilgisizlik, kaynakların yetersizliğinden kaynaklanıyormuş gibi bir algı var. Oysa, mutlak otorite peşinde koşan iktidarların eğitim politikalarına bu açıdan baktığınızda, hâlâ yaptıkları işte kötü niyet olmadığını düşünmek için biraz fazla saf olmak gerekiyor sanırım.

29.11.12

Müziğin Filmi

Sanırım, Fransız televizyonu tarafından yetmişli yıllarda yapılmış bir kayıt, Necdet Yaşar’ın uzunca bir taksimi

Dönüp dönüp tekrar izlediğim bir şey… Bilenler bilir, Necdet Yaşar, Tanburi Cemil Bey ve Mesut Cemil’le gelen tanbur geleneğinin çağımızdaki en büyük üstadı olarak bilinir. Taksimleri klasik türk müziği dersi gibidir. Bunu izlemek, her şeyi bırakıp sadece müzikle uğraşma isteği uyandırır.

Bu taksimin filminin çekilme şekli de ayrıca etkileyici. Kameramanın müziğe ilgisi ve merakı görüntülerden anlaşılıyor. TRT’nin müzik programlarında, dikkat ettiniz mi bilmiyorum, bir saz taksimi verildiği zaman (telli sazlar için söylüyorum), kamera nedense sürekli sağ ele zum yapar. Evet, sağ el, tellere vuran eldir (solaklar için sol el tabii), ses oradan çıkar, ama nameleri döktüren sol eldir. Ben, müziğe ilgili birisi olarak, öncelikle sol eli izlemek isterim. Kamera arkasındakiler çektikleri şeye o kadar ilgisiz ki, “ses buradan çıkıyor galiba” deyip sağ ele zumluyorlar. Hatta belki, Nasrettin Hoca misali, üstadın sol elini neden durmadan ileri geri oynattığına, bir de parmaklarını gıpraştırdığına anlam veremiyorlardır. Bu da yetmezmiş gibi, zırt pırt görüntü flulaşır, üzerine bindirme girer, arkadan, yandan, tepeden çekim girer. Bir sazı icra eden usta bir çalgıcıda hiçbir ilginçlik görmüyor olmalılar ki, akıllarınca görüntüyü ilginç hale getirmek için altından girip üstünden çıkıyorlar. Sadece bu tarz konser filmleri için değil, tüm filmler için geçerli, eğer ilginç bir fikriniz, hikayeniz, görüntünüz yoksa, görüntüyü flulaştırıp, envai çeşit görüntü efekti ekleyip, ekranı ikiye, üçe, beşe bölüp ulaşacağınız şey, ancak festival açılışında konuşma yapan beden terbiyesi il müdürü kadar ilginç olur. Önünüzde zaten son derece ilginç bir şey varken bu tarz numaralarla onu mahvetmek iyice affedilmez bir şey.

Uwe Künzel, Wim Wenders üzerine kitabında, Wim Wenders’in bir zaman çektiği bir konser filminden bahseder. Wenders, kamerayı sahnenin tam karşısına koymuştur, çalıştırmıştır ve konser boyunca hiç dokunmamıştır. Bahsettiğim tarzda görgüsüzlüklere bir tavır olarak yapmış olmalı. Öte yandan, ekranı bölme de dahil çeşitli numaraların yerinde kullanıldığı bir Woodstock filmi vardır ki, çok güzeldir (split-screen olayı bir noktaya kadar çok “cool” bir şeydi, ama sonra, sanırım Oliver Stone’un eline pelesenk olduktan sonra, tadı kaçtı). Konser filmlerinin şahı ise bana göre Adrian Maben’in “Pink Floyd Live At Pompeii” filmidir. Pink Floyd, Roger Waters’ın ipleri ele almasından önceki çatlak dönemine ait müziğini, Pompeii’nin boş antik tiyatrosunda, ruhlara çalar. Atraksiyonları da boldur filmin, ama her şey olması gerektiği gibidir sanki.

29.12.10

Sanat İçin Ölür Müsün?



Bir dönem sınıf arkadaşım olan İsmail Necmi’nin ilk uzun metrajlı filmi “Bunu Gerçekten Yapmalı Mıyım?”, İstanbul’da kuaförlük yaparak yaşayan bir Alman kadının belgeselvari hikayesi. Her ne kadar filmin alt başlığı “Hayat kurgudan daha ilginç olabilir mi?” şeklinde olsa da, filmi izlerken, izlediğiniz hikayenin gerçek mi kurgu mu olduğunu pek aklınıza getirmiyorsunuz. Necmi, filmi, kamerasını omuzuna koyup baş karakterinin peşinde dolaşarak çekmiş, sinemanın en saf haliyle…

Film, Altın Portakal yarışmasına kabul edilmişti ve hatırladığım kadarıyla buna itiraz edenler olmuştu. Yarışmanın kurgu filmler arasında olduğu ve belgesel filmin kabul edilemeyeceği iddiasıyla… Filmin bir sahnesinde, “sanat için ölmeye hazır mısın” cümlesinin sürekli tekrarlandığı bir müzik eşliğinde yapılan çılgın bir dans var. İnsana garip şeyler düşündürüyor.

“Sanat için ölmeye hazır mısın?” Ne kadar tuhaf bir soru değil mi? Vatan için, devrim için ya da Allah için değil, sanat için ölmek…

Sanat sanat için mi, toplum için mi tarzı ikilemlerle yetişmiş, üniversite giriş sınavında “sanatçı toplumun iki adım önünde mi olmalıdır, bir kol boyu yanında mı durmalıdır” gibi sorulara cevap vermiş kuşaklar için anlaşılması zor. “Sanat”ı “için”in öbür tarafında görmek, sanatla ilgili ezberimizde kalan önermeleri de altüst ediyor. Sanata gereken önemi vermeli miyiz, yoksa öneme gereken sanatı mı vermeliyiz? Sanatsız kalan bir toplumun karaciğeri iflas etmiş mi demektir; yoksa toplumsuz kalan sanat, evrenin büzüşmesine mi yol açar?

Belki devrim ütopyalarını bir mühendis gibi değil bir sanatçı gibi kurmak daha anlamlı sonuçlar verebilirdi. Devrimden sonra insanlığın ne kadar mutlu olacağını söylemek pek dramatik değil. Herkesin mutlu olduğu bir hikaye kimseye ilginç gelmez. Devrimden sonra nasıl mutsuzluklarımız, nasıl çelişkilerimiz olacağını bilmek isterdik, neler için yaşayıp neler için hayatımızı feda edebileceğimizi… Böyle bir şey kurgulanarak olmaz mı dersiniz? Bana kalırsa her şey kurgulanabilir, yeter ki gerçek olduğuna kendimizi inandıralım.

İsmail Necmi’nin filminin sitesi http://www.shouldireallydoit.com/

6.2.10

Zombiler

Zombi sinemasını biraz geç keşfettiğimi itiraf edeyim. Filmlerde görünen zombi diye bir şey olduğundan haberim vardı, ama bunu uzun süre korku sinemasının en pespaye türü diye bellemiştim ve bir tanesini de alıp izlemeye tenezzül etmemiştim.

Heyhat, ne kadar da yanılmışım!

George A. Romero klasiği “Ölülerin Şafağı”nın yeniden çevrimini izledikten sonra olaya bakışım tümden değişti. Gördüm ki, ticari sinemanın içinde kendine yer bulabilmiş, ticari sinema anlayışına tümüyle ters, neredeyse “devrimci” bir alt tür ile karşı karşıyayız.

Zombi filmi klişeleri gerçekten de ticari sinema klişeleriyle neredeyse taban tabana zıttır. Mutlu son yoktur. Olup bitenin mantıklı bir açıklaması ve çözümü yoktur. Senaryoların ikinci dönüm noktası yoktur. İlk dönüm noktası zombilerin ortaya çıkıp herkesi yemeye başlamalarıdır, ve film herkesin yenmesiyle son bulur. Bu gidişatı tersine çevirecek bir olay olmaz. Zombi filmleri kıyamet senaryosudur, üstelik alegorik olarak en gerçekçi kıyamet senaryosudur: İnsanlık birbirini yiyerek son bulacaktır.

Zombi filmlerindeki şiddet, sinemada eşi bulunmayacak kadar vahşi ve etseldir. Zombiler, vampirler gibi kurbanlarının boynuna öpücük kondurur gibi şahdamarından kan çeken zarif canavarlar değillerdir. Onlar karın deşip bağırsak yerler. Beyinleri, yamyamlık arzusu dışında tümüyle sıfırlanmış gibidir, plansız hareket ederler. İnsana ve insanlığa ait yüceltilen ne kadar kavram varsa hepsinden yoksundurlar.

Zombilerin en korkunç yanı ise kitle halinde olmalarıdır. Tek bir zombinin bir hükmü yoktur. Onlar her yanı sarmış haldedir, giderek çoğalmaktadırlar. Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözünün vücut bulmuş halidirler. Her yandan üzerine gelen ve seni yemekten başka bir şey düşünmeyen linççi kalabalıktırlar.

Klişeler bu kadar sıkı olmasına rağmen, tür açısından meşrebi geniştir. “Shaun of the Dead” ve “Zombieland” gibi parodiler de, teknik olarak zombi filmi olmasalar da “28 Gün Sonra” ve “28 Hafta Sonra” gibi tüyler ürpertici korku filmleri de (“Resident Evil” gibi densizlikleri bir kenara bırakırsak) aynı klişelere riayet ederler. Klişeler devrimci olunca, klişeleri yıkmak değil onlara riayet etmek devrimci tavır oluyor galiba.

Türkiye’nin ilk zombi filmi diye lanse edilen “Ada”ya çekinerek gittim ama doğrusu beklediğimden çok fazlasını buldum. Türün gerçek hayranları olduğu her hallerinden anlaşılan Murat Emir Eren ve Talip Ertürk’ün cinéma vérité tarzında çektikleri ve iki yıl önce kaybettiğimiz, fantastik film connaisseur‘ü Metin Demirhan’a ithaf ettikleri film, gerçekçiliğini sadece tarzından almıyor. Karakterlerin bu tanımlayamadıkları felaket karşısındaki, film karakterlerinden beklenmeyecek gerzeklikleri çok inandırıcı. Komik olmak için hiçbir özel çaba göze çarpmadığı halde film gerçekten çok komik. Ama “Shaun of the Dead” tarzı bir zombi parodisi de sanmayın, bir zombi filminden bekleyeceğiniz dehşet de filmde fazlasıyla var.

Kaçırmayın, kaçıranı da sevmeyin.

29.1.10

Gadjo Dilo

Çingene milletinin en namlı sinemacısı Tony Gatlif’in 1997 filmi “Gadjo Dilo”, merhum babasının en sevdiği kasetteki sesi aramak için yola çıkan Fransız gencin peşinden Romanya Çingenelerinin arasında dolaşır. Stefan, her gördüğü şarkıcıyı, müzisyeni modern cihazıyla kaydeder. Kaset üstüne kaset doldurur, her kasetin üstüne tarihi, kaydedildiği yeri yazar. Babasının kasedindeki sesin sahibini sorar karşılaştıklarına. Kimi hatırlar ama yerini bilmez, kimi başkasıyla karıştırır, kimi habersizdir. Çingenelerde star sistemi yoktur belli ki. Stefan, bir yandan bir çingene kadınıyla turistik aşka düşer. İçer de içer. Sevişir de sevişir. Kaydeder de kaydeder. Babasının ruhunun peşinden koşan bir asi ruhtur o. Hayat bir macera değil midir zaten?

Stefan’ı tatlı rüyasından bir felaket uyandırır. Olay, Manisa Selendi’de bir süre önce yaşanan olayın benzeridir. Bir kahvehanede çıkan kavga, Romanya’nın hakim soyunun linççi reflekslerini gıdıklar. Çingene kampı yakılıp, yıkılır.

Stefan o ana kadar bu insanların hayatını ve müziğini merak etmeye gönül indirmiş “keşfetmek için bakan” lütufkâr batılıdır. Toplumun kenarına itilmiş bu turistik azınlığın gerçek acılarını teninde hissedince, ilk kez onları anlar. O ana kadar içinde yaşadığı vahşi doğa belgeseli, gerçek bir insanlık dramına dönüşmüştür artık. Avatar’ın “gezegen kurtaran kahramanı” değildir o, acıyı yaşamaktan başka elinden hiçbir şey gelmeyen sıradan bir insandır.

Film, finaliyle, “keşfetmek için bakan” batılı gözlere son şamarı yapıştırır. Stefan, özenle kaydettiği bütün o kasetleri kırar, bir çukura doldurur ve daha önce yaşlı bir çingeneden öğrendiği cenaze dansını yapar. Bu kimin cenazesidir? Belki babasının cenazesi. Belki kendi içindeki maceracı kaşifin, gizli sömürgecinin cenazesi. Belki de aynı zamanda Stefan’ın kendisini çingenelerin ona verdiği adla, Gadjo Dilo (Çılgın Yabancı) olarak yeniden vaftiz etmesidir. Gatlif bizi orada bırakır.

Yaşayan en büyük sinemacılardan olan Tony Gatlif’in bütün eserleri şiddetle tavsiye olunur. Aynı zamanda müzisyendir, filmlerinin müziklerini de kendisi yapar, ve bütün filmleri de esasen müzik üzerinedir. Ama müzik de her şey üzerine değil midir zaten?