Etiketler

Hendese etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hendese etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.3.20

Kübra

İkinci romanım Kübra, Şubat 2020 itibarıyla April Yayıncılık tarafından yayınlandı. Fikir, aşağı yukarı 2017 yılı içinde oluştu. 2017 sonlarında yazmaya başladım, 2019 sonlarında bitirdim. Düzeltme ve gözden geçirme süreçleriyle, yayınlanması 2020 Şubat'ı buldu.

Roman, cep telefonuna Kübra adlı tanımadığı birisinden "Sen farklısın" mesajı gelen Gökhan Şahinoğlu'nun hikâyesini anlatıyor. Gökhan, uzun süredir sevgili oldukları Merve'yle hayatını birleştirmeye hazırlanıyor, bir yandan da yıllardır çalıştığı imalat atölyesine ortak olarak işletmesini devralmak gibi bir planı var. Başta Kübra'dan gelen mesajları fazla önemsemiyor. Ama mesajları devam ettikçe, Kübra'nın çevresindeki kişiler ve olaylar hakkında haddinden fazla bilgi sahibi olduğunu fark ediyor. Hatta Kübra bir noktadan sonra gelecekten de haber vermeye başlıyor. Gökhan, bildiği gerçeklik dışında bir şeye temas ettiği hissine kapılıyor ve giderek Kübra'yla daha çok ilgilenmeye başlıyor.

Buna paralel anlatılan bir diğer hikâye de Amerika'da, Kaliforniya'da üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışan iki Türk bilim insanı Berk ve Selim'in, aldıkları parlak ve şaşırtıcı bir teklif üzerine Türkiye'ye gelerek, yeni kurulan Datakraft şirketinin kurucu ortakları olmalarının hikâyesi. Roman ilerledikçe, iki hikâye Kübra üzerinden birleşiyor.

Kitapla ilgili yorum, eleştiri ve söyleşilerin linklerini, yayınlandıkça burada toplamaya çalışacağım.

Keyifli okumalar.

Kitap Eki
https://kitapeki.com/delilik-fena-halde-ilgimi-cekiyor/

Sözcü
https://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/insan-zihninin-kirilganligini-yazdim/

K24 - Selim Bektaş
https://t24.com.tr/k24/kitap/kubra,412

Medyatava - Sayım Çınar
https://www.medyatava.com/haber/zamanlama-manidar-ama-zamanlamanin-huyudur-manidar-olmak_206282

Haftalık Gazete - Nazlı Berivan Ak
https://haftalikgzt.com/gazete/afsin-kumla-yeni-romani-kubra-uzerine-konustuk-insan-zihni-biraz-zahmetle-nesnel-gerceklikten-koparilabilir/

Açık Radyo - Ceyhan Usanmaz
http://acikradyo.com.tr/bu-kose-kitap-kosesi/bilimkurgusal-tesadufun-boylesi

BantMag - J. Hakan Dedeoğlu
https://bantmag.com/afsin-kum-ile-yeni-kitabi-kubra-uzerine/

Hürriyet Kitap Sanat - Eray Ak
https://www.hurriyet.com.tr/kitap-sanat/insanligin-yapay-zekayla-imtihani-41490932

Oggito - Aynur Kulak
https://oggito.com/icerikler/kubra-bir-makine-mi-akil-mi-vicdan-mi/65225

Ensonhaber.com - Damla Karakuş
https://www.ensonhaber.com/kitap/afsin-kum-ile-romani-kubra-ve-yazarligi-uzerine-konustuk

Edebiyathaber.net - Didem Görkay

30.11.16

Sıcak Kafa

Bir apokaliptik distopya ya da dilbilimkurgu olarak tanımlayabileceğimiz Sıcak Kafa, Kasım 2016 itibarıyla April etiketiyle çıktı.

Roman, yakın gelecekte ya da alternatif bir şimdiki zamanda, her tarafa yayılmış bir delilik salgınıyla boğuşan bir dünyada geçiyor. Salgının kaynağı, ARDS denilen ve konuşma yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Hastalığa yakalananlar, saçma sapan konuşurlar ve davranırlar. Sağlıklı bir kişi, bir hastanın konuşmalarını yeterince uzun süre dikkatini vererek dinlediğinde, hastanın söyledikleri giderek mantıklı gelmeye başlar, artık o da hastalığa yakalanmıştır ve bir daha eski haline dönemeyecektir.

Kahramanımız Murat Siyavuş, bir dilbilimcidir. Zamanında hastalık üzerine çalışmış ama umudunu kaybederek annesinin evine sığınmıştır. Televizyonun karşısından pek ayrılmadan, olabildiğince hareketsiz bir hayat sürmektedir. SMK denilen ve herkesin çekindiği bir devlet kurumu tarafından arandığını öğrenince, evden ayrılmak ve salgının dönüştürdüğü dünyayla yüzleşmek zorunda kalır. Bu arada ona yeniden yaşama sevinci veren Şule'yle tanışır ve dünyanın baş aşağı gidişine rağmen içinde geleceğe dair bir umut ışığı yanar. Daha fazlasını anlatarak okuma zevkini zedelemeyelim.

Kitapla ilgili bazı yazı ve söyleşilerin linkleri aşağıda. Bazılarını kitabı okuduktan sonra okumak daha anlamlı olabilir.


26.11.15

Inception Üzerine Bir Not

Inception neden kötüdür biliyor musunuz?

Kısaca söylemek gerekirse, tüm hikayesini bir mantık hatası üzerine kurduğu için...

Christopher Nolan'ın özellikle yeniyetme sinema meraklısı kuşağını ağzı açık bırakan filmi Inception, hikayesinin merkezine, rüyadaki zamanın gerçektekine göre 20 kat hızlı geçmesi gibi bir veriyi alır. Bu bilgi ne derece bilimseldir bilmiyorum, ama önceden de rüya görme dediğimiz şeyin, bizim algıladığımızdan çok daha hızlı olup bittiğini duymuştum. Buna inanmamak için bir neden yok, çünkü gayet mantıklı bir açıklaması da var. Gerçek hayatın hızı, fiziksel varlıkların hızına bağlıdır. Bir yerden bir yere gitme hızı, konuşma hızı, algılama hızı, sinirlerin iletim hızı, hatta ses hızı... Beyin, gerçek dünyaya uyum sağlamak ve konudan kopmamak için çoğu zaman kendini yavaşlatmak zorundadır.

Rüyada ise fiziksel tüm engeller kalkmıştır, rüyanın kendi sanal gerçekliğini beyin kendisi yaratmaktadır ve tabii ki fiziksel hız limitlerine bağlı kalmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Kendini yavaşlatmak için bir nedeni de yoktur. Dolayısıyla rüya zamanının beynin tam hızıyla çalışmasına uygun şekilde belirlenmesi akla gayet yakın.

Filmde bir de rüya içinde rüya olayı var, bilirsiniz. Hikayeye göre rüya içinde rüya görüldüğünde, zaman bir 20 kat daha hızlanıyor. Evet ama neden böyle bir şey olsun? Gerçekle rüya arasındaki fiziksel koşul farklılıkları burada söz konusu değildir. Zamanın hızlanması gerçek ortamla sanal ortam arasındaki farkla ilgili olsa gerektir. Rüya içinde rüya, yine aynı sanal ortamda vuku bulacağına göre hızında bir değişme olmasının hiçbir açıklaması yok.

Peki, filmin gerçekliğinde böyle olduğunu kabul edemez miyiz? Bilemiyorum, belki siz edersiniz, ama ben yapamıyorum. Herhalde, bunu yutmak için, rüya zamanının neden daha hızlı olduğuna dair hiçbir fikir yürütmemiş olmak gerekir. Evet, eğer başlangıçtaki veri de tamamen hayal ürünü olsaydı, bir sorun olmazdı. Ama gerçek bir verinin çarpıtıldığını gördüğünüzde tadınız kaçar. Açıkçası bunu fark edip de önemsemeyenleri anlayamıyorum. Belki iki farklı insan türü var, ben ve benzerlerim bunu görmezden gelemeyenleriz, bir de hiç keyfi kaçmayıp patlamış mısırları lüpleten tür var.

Bana Charlie Kaufman'ın senaryo oskarını aldığı Adaptation filminden bir sahneyi hatırlattı. Senarist Charlie, altından kalkamadığı bir uyarlamayla boğuşurken, ikiz kardeşi Donald da senaryo yazmaya merak sarar. Senaryosunu Charlie'ye gösterir. Senaryonun bir yerinde, olaylar öyle bir düğümlenir ki bir karakterin aynı anda iki farklı yerde olması gerekmektedir (ya da öyle bir şey). "Bunu nasıl çözeceksin?" diye sorar Charlie. Donald "özel efektlerle" diye cevap verir. Charlie saçını başını yolar, falan...

İşte öyle. Mantık hatasını özel efektleri kökleyerek çözemezsiniz. Ama bir şekilde yutturabiliyorsunuz gibi görünüyor.

26.1.15

Sıraya Dizdin Bizi Zaman


Stephen Hawking’in popüler bilim klasiği “Zamanın Kısa Tarihi”ni yirmi beş yıl gecikmeli olarak okumaktayım şu sıralar. Hawking’in eklemeleri ve Barış Gönülşen’in yeni çevirisi ile tekrar basılmış. Çevirmenin genel olarak iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Yalnız, neresinden bakarsam bakayım bir anlamı varmış gibi görünmeyen bazı cümleler de var kitapta. Tabii konu teorik fizik olunca emin olamıyorum, ben de anlamamış olabilirim. Ama bir ihtimal, bazı yerleri Barış da anlamamış olabilir diye düşündüm doğrusu. Olsun, zaten kitabın tamamını anlamayı beklemiyordum. Özellikle kafama takılan bir iki cümleyi not ettim, bir yerlerde karşılaşırsak Orhan Pamuk’a sormayı düşünüyorum (takdir edersiniz ki Stephen Hawking’in kendisine ulaşmak çok daha zor olacaktır).

Kitabın tamamını anlamayı beklemiyordum dediğim gibi, ama tam aklıma yatmadığı için içime dert olan bazı meselelerde yeni bir bakış açısı vermesini de umuyordum. Bir tanesi de zamanın başlangıcı meselesi. Zaman büyük patlama ile başladıysa büyük patlamadan önce ne vardı diye sorası gelir insanın. Bunun klasik cevabı, büyük patlamadan önce diye bir şey olamaz, çünkü büyük patlamadan önce zaman yoktu, zaman olmadığına göre “önce” diye bir şey de yoktu. Buna cevaben aklıma ilk gelen cümle de “nassı yani” oluyor. Zamanın olmaması ne demek? Zaman olmayabilen bir şey mi?

Hawking bu soruya net anlaşılır bir cevap veriyor, herkesi tatmin etmeyebilir ama beni tatmin etti. Büyük patlamanın bir öncesinin olmasıyla olmaması arasında bir fark yoktur çünkü “… bu zamandan daha önce gerçekleşen olaylar varsa da, bunlar bugün olanları etkileyebilecek durumda değiller, varlıkları göz ardı edilebilir, çünkü bunun gözleyebileceğimiz sonuçları olmaz.” Büyük patlama anı, evrendeki tüm varlığın sıfır boyutlu tek bir noktada toplanmış olduğu mutlak bir tekillik anıdır. O varlığa ait, var olması dışında hiçbir bilginin olmadığı bir andır. Bunun öncesinde var olup sonrasına aktarılabilecek herhangi bir bilgi olamaz. Dolayısıyla “büyük patlamadan önce ne vardı” sorusu, gramer açısından doğrudur ama herhangi bir anlam ifade etmez, çünkü bunun cevabının herhangi bir önem arz edeceği bir varlık var olmamıştır. Tuhaf bir düşünce şekli, ama fizikçilerin kafası böyle çalışıyor.

Tabii bu, ilgilisi için teolojik soruları da kışkırtan bir mevzu. Hawking de yeri geldikçe Tanrı ve yaratılış konularına tatlı tatlı değiniyor. Eğer Tanrı her şeyi yarattıysa, zamanı da yaratmış olmalı. Bu da zaman yokken Tanrı var demektir, ama biz zamanın olmamasına ancak mutlak bir hiçlikten başladığında anlam verebiliyorduk. Yani zamanın var olmasından önce var olan ve sonrasını etkileyen bir şey varsa, bunun zamanın var olmasından önce olmasının bir önemi olur. Dolayısıyla eğer “önce” varsa, zaman da var demektir. Oysa zamanın var olmadığı durumdan bahsediyorduk. Paradoksa düşüyoruz. Çözmek için şunu kabul etmek zorundayız: Bir Tanrı varsa, zamanın olmadığı bir durumda var olamaz. Eğer Tanrı hep varsa zaman da hep olmalı. Sanki büyük patlama teorisi, Tanrı’nın başlangıçsızlığı ilkesiyle çelişiyor gibi. Ama Tanrı’nın, büyük patlamadan önce varsa dahi, yapacağı pek bir şey yok, eninde sonunda “vur patlasın” demekten başka. Yani Tanrı olarak ilk etkinliğini gerçekleştirdiği anda zaman da başlamış oluyor, dolayısıyla bu çelişkinin de pek bir önemi kalmıyor.

Zamanı anlamak bir problem, tanımlamak da ayrı bir problem. Özellikle döngüsel olmayan bir tanım yapmak, yani tanımlarken kullandığımız sözcüklerden hiçbirini tanımlamak için zaman kavramını kullanmak zorunda kalmayacağımız bir tanım yapmak neredeyse imkânsız gibi. Bu yüzden, yeni bir sözlük gördüğümde, ciddiyeti ve kalitesi hakkında fikir sahibi olmak için “zaman” maddesine bakmak gibi bir alışkanlığım vardır. Aşağı yukarı diğer her şey zaman kavramı kullanılarak tanımlandığına göre, zaman nasıl tanımlanmıştır acaba? Bazıları özensizdir, mesela evdeki bir İngilizce sözlükte “zaman; saat, dakika ve saniye cinsinden ölçtüğümüz şeydir” diyor. Saat, dakika ve saniye nasıl tanımlanıyor olabilir dersiniz? Tabii ki birer zaman birimi olarak. Döngüsel tanımlama dediğim bu. TDK sözlüğünde de “bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre” diyor. Süre ise “bir olayın başı ve sonu arasında geçen zaman parçası” diye tanımlanıyor. Yani “zaman” ve “süre” sözcüklerinin ikisinin de anlamını bilmiyorsanız, bu sözlükten öğrenemezsiniz.

Bu konudaki en kaydadeğer çabayı Pars Tuğlacı’nın görkemli eseri Okyanus Ansiklopedik Sözlük’te gördüm (Türkçe’nin en değerli sözlüklerinin Ermeni yazarların elinden çıkması da ilginçtir). Şöyle diyor: “Olayların ardışıklığını görerek aklımızda yarattığımız ve olayların bundan sonra da içinde olup gideceklerini düşündüğümüz, başı ve sonu olmayan soyut kavram.”

İlginç! Zaman kavramı, daha doğrudan algıladığımız ardışıklığa göre tanımlanıyor. Yani biz öncelikli olarak ardışıklığı, yani olayların birbirinden önce veya sonra olmasını algılarız. Zaman da tüm olayları birbirine göre öncelik-sonralık ilişkisi içine sokabileceğimiz bir eksen işlevi görür. Zaman bizi sıraya dizer başka bir deyişle. Askerde bizi boy sırasına dizmeleri gibi mesela. Boy sırasına girin dendiğinde, boy sırası orada öyle boş duruyor ve biz gidip ona giriyoruz gibi bir durum yoktur. Boy sırası, bizim sıraya girmemizle oluşmaktadır, hiç kimse sıraya girmezse, sıra diye bir şey olmaz. Zaman da bir şeylerin bir şeylerden önce veya sonra olmasıyla oluşmaktadır. Olayların zaman içinde bir öncelik sırası olması da ancak başka olayların nedeni veya sonucu olabildiklerinde bir anlam ifade ediyor. Neden-sonuç ilişkilerinin olmadığı, yani hiçbir olayın bir başkasının nedeni veya sonucu olmadığı bir evrende, hangisinin önce hangisinin sonra olduğunun bir önemi olmazdı. Dolayısıyla olayları sıraya dizmeye de zaman gibi bir kavrama da ihtiyacımız olmazdı.

Kitapta zamanın yönü ile ilgili de bir takım tartışmalar var. Bir bölüm, zamanın neden ileri doğru aktığı ve neden geleceği değil geçmişi hatırladığımız üzerine. Zamanın ileri doğru akması fikri, bana kebapçılarda sık sık karşı karşıya bırakıldığımız zorlu bir tercihi hatırlattı:

– Önden bir çorba alır mıydınız?

Alabilirdik, veya almazdık, alsak da az çorba alırdık, ama neden önden?

Ön, hareket eden cisimler söz konusu olduğunda, hareket ettiği yönde olan anlamına gelir. Hareket etmeyen varlıklarda biraz daha karışık, ama bunlarda da bir tür kişileştirme yapılıyor gibi geliyor bana. Evin önü derken, evin asıl giriş kapısının olduğu, caddeye bakan tarafı kast ediyoruz. O tarafa ön diyor olmamız, insan yüzüyle bir özdeşlik kurmamızdan olabilir, evin ön tarafı bize bakan yüzüdür. Ağacın önü dediğimde, benim nerede bulunduğuma göre anlamı değişebilecek bir şey söylemiş oluyorum. Ağacın önü, ağaçla benim aramda kalan bölgedir, ağacın bana göre diğer tarafı da arkasıdır. Ağacın bir yüzü olsa ve bana bakıyor olsa öyle olurdu çünkü. Bu sadece bir hipotez tabii, üzerinde düşünülebilir. Ama hareket eden cisimler söz konusu olduğunda, “ön” dediğimiz, tartışmasız, hareket ettiği yöndür. Hareket eden varlıklar öne doğru gider.

Bu durumda, az çorba ne açıdan Adana kebabın önünde oluyor? Çünkü zaman ileri doğru akıyorsa, Adana kebap, çorbaya göre zamanın akış yönündedir, yani öndedir, çorba ise arkadadır. Bu durumda garsonun siz sandalyenize yerleşirken “arkadan bir çorba alır mısınız” diye sorması gerekmez mi? (Garsonsanız, yine de, tatsız yanlış anlaşılmalara meydan vermemek adına, geleneksel tabirlerden şaşmamanızı tavsiye ederim).

“Önce” sözcüğü de “ön”den türemiştir. Üstelik bu Türkçe’ye özgü bir durum değil, başka dillerde de “önce” anlamına gelen sözcükler, “ön” anlamına gelen sözcüklerle benzeşiyorlar. Buradan aslında zamanın yönünü nasıl algıladığımız anlaşılıyor. Zaman ileri doğru akmaz, geriye doğru akar. Biz, zamanda ileri doğru gideriz. “Şimdi” dediğimiz an, zaman ekseninde ileri doğru gitmektedir. Eğer “şimdi”yi sabit kabul edersek, zaman da “şimdi”ye göre geriye doğru akıyor demektir. Yani zamanın bir akışı varsa, geriye doğrudur. O yüzden az çorba önde, Adana kebap arkadadır. Çünkü az çorba, hareket eden varlığın, yani zamanın, hareket ettiği yöndedir, yani geçmiştedir. Bizim geleceğe doğru gitmemiz, zamanın geçmişe doğru gitmesi demek oluyor. İnsanoğlu, zamanı ayrı bir kavram olarak tanımlarken, akış yönü konusunda da genel bir yanılgıya düşmüş gibi görünüyor. Stephen Hawking de kitabında, pek çok kez, zamanın ileri doğru aktığından bahsediyor. Bu itiraz karşısında ne derdi acaba? İtiraz fiziksel olmaktan ziyade dilbilimsel olduğu için pek ilgisini çekmeyebilir. Ya da “abi olay zaten karışık, bir de sen bulandırma” diyebilir. Tabii büyük bir olasılıkla kendisine sorma şansı bulamayacağım, ama bir yerlerde karşılaşırsak Orhan Pamuk’a sorabilirim belki.

28.12.14

Size Çıkar Mı?

Çıkmaz. Eğer soru “size çıkabilir mi” diye sorulmuş olsaydı, semantik zorunluluk gereği “çıkabilir” demek zorunda kalırdım, ama sizi boş ümitlere sürüklememek için de eklemek isterdim: “… ama çıkmaz.”

Bu ikisi arasındaki fark, birinde, ne kadar az olursa olsun, sıfırdan farklı bir olasılık olup olmadığı sorulurken, diğerinin bunun gerçekçi bir olasılık olup olmadığı sorusu olmasıdır. Geniş zaman kipinin pek çok yan işlevinden biri… “Size çıkabilir” dediğinizde, elbette, birilerine çıktığına göre, bu siz de olabilirsiniz, dolayısıyla bu olasılık vardır (sıfır değildir) demektir. Ama bu olasılık o kadar küçüktür ki, her türlü pratik uygulama açısından yok kabul edilebilir. Bu, mühendislikte “ihmal edilebilir” denen bir kavrama karşılık geliyor. Sıfıra çok yakın değerleri ve olasılıkları, hesapları yok yere karıştırmaması için ihmal edersiniz (yani sıfır kabul edersiniz), kafanız rahat eder. On milyonda bir olasılık da, nereden bakarsanız bakın, ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Yani size çıkmaz.

Milli Piyango’nun tarihi reklam sloganı olan “size de çıkabilir” önermesi, olasılık algısını çarpıtma işlevi görüyor. Yani olasılığın küçüklüğünü (ihmal edilebilir olmasını) göz ardı edip, var olup olmamasını öne çıkarıyor. Eğer bunu yiyorsanız, yani tek istediğiniz sıfır olmayan bir olasılıksa, size müjdeli haberi verebilirim: Bunun için elli lira bayılıp bilet almak zorunda değilsiniz. Bilet almasanız da size de çıkabilir. Nasıl olacak? Mesela, büyük ikramiye çıkan ya da çıkacak olan bileti yerde bulabilirsiniz. Aman canım, bunun olasığı nedir ki, diyecek olursanız, doğrusu sizi yadırgarım. Çünkü siz olasılığın büyüklüğüyle değil var olup olmamasıyla ilgileniyorsunuz. Ama yine de, sizin için bu olasılığı kabaca hesaplamaya çalışayım.

Pek çok insan, hayatında en az bir kere değerli bir kağıdı (kağıt para, çek, senet, hazine bonosu ya da piyango bileti) düşürmüştür ya da kaybetmiştir. Bunu hiç yaşamamış olabilirsiniz ya da birden çok kez başınıza gelmiş olabilir. Ortalama herkesin bir kere bunu yaşayacağını varsayabiliriz. Dolayısıyla milli piyango bileti alacak yaklaşık 10 milyon kişi, hayatlarında ortalama bir kere değerli bir kağıtlarını kaybedecektir. Bunların, ceplerinde değerli kağıtlarla dolaştıkları yaşam dilimini ortalama elli yıl kabul edersek, bunlardan 200 bini bu yıl içinde değerli bir kağıdını kaybedecek demektir. Bunların da yaklaşık on bini, bu işi yılbaşı çekilişinin öncesinde veya sonrasındaki 15-20 günlük zaman dilimde yapacak. Kaybettikleri şeyin, herhangi bir kağıt para değil piyango bileti olma olasılığını da kabaca beşte bir kabul edelim. Belki bu süre içinde elinden beşten fazla değerli kağıt geçecektir, ama biletiyle, numaralarına bakarak hayal kurmak için, ya da ödül kazananlar listesinde aramak için falan daha çok meşgul olacağı için biletin kaybolma olasılığı herhangi bir kağıt paraya göre biraz daha fazladır. Yani yılbaşı çekilişine ait 2000 bilet, satın alındıktan sonra kaybedilecektir, diyebiliriz. Bu biletlerden birini bulma olasılığı olan insan sayısını da 20 milyon kabul edelim, nüfüsun dışarıda dolaşan kısmı olarak. Siz de dışarıda dolaşan biriyseniz, on binde bir olasılıkla yerde bir milli piyango bileti bulacaksınız. Bu bilete de on milyonda bir olasılıkla büyük ikramiye çıkacaktır. Yani yüz milyarda bir olasılıkla, bu yılbaşı civarı, büyük ikramiye çıkmış ya da çıkacak olan bileti yerde bulacaksınız.

Gördüğünüz gibi bu olasılık vardır, sıfır değildir. Üstelik bilet satın alarak bu olasılığı sadece % 0,000009999 arttırıyorsunuz. Sadece bu kadarcık bir fark yaratmak için, muhtemelen sonunda bir dalkavuk-bakan-ahbabı-yalaka-müteahhite hediyeli-iltimaslı ihaleyle verilecek elli liranızı harcamaya değer mi?

Bence değmez. Bırakın alınterinizle kazandığınız (ya da kiracınızın alınteriyle kazanıp size uçlandığı) elli liranız cebinizde kalsın. Yalnız, bu aralar yolda yürürken yerlere biraz daha dikkatli bakın. Belli olmaz, size de çıkabilir.

15.11.13

Bilim, Kurguya Karşı

Örümcek Adam çizgiromanında “ağ fırlatıcı” denen bir alet vardır. Örümcek Adam’ın gökdelenlere ağ fırlatarak havada uçarcasına ilerlemesini sağlayan şey… Süper güçlerinden tamamen bağımsız olarak, kendisinin icat ettiği bir mühendislik harikasıdır. Örümcek olmakla kalmaz, aynı zamanda mucittir yani. Arada ağ fırlatıcıların içindeki ham madde biter, Örümcek Adam maceranın kalanını ağ desteği olmadan, sadece hoplayıp zıplayarak tamamlar. Çizgiromanı ilk okuduğum zamanlar, “ne saçma” demiştim kendi kendime, bunu da süper güçlerinden birisi yapsaymışlar ya! Nitekim, Sam Raimi’nin film uyarlaması üçlemesinde burası değiştirilmişti, ağlar, gayet isabetli bir kararla, kendi vücudundan çıkan şeyler, yani örümceklik halinin bir uzantısı haline getirilmişti.

Bu ağın var olduğu bir dünyada, bir çok şey farklı olurdu. İncecik bir ipliği Örümcek Adam’ı taşıyabiliyorsa, biraz daha kalını, gemilere yüklenen konteynerleri falan taşıyabilir mesela. Üstelik fazla maliyetli bir şey de olmasa gerek, örümceklikten pek bir ek gelir sağladığını görmediğimiz Peter Parker, kendi imkanlarıyla bunlardan bol miktarda elde edebildiğine göre. Bunlar bir yana, her biri mucizevi olan iki ayrı özelliğin, birbirinden bağımsız olarak aynı kişide bulunması, inandırıcılığı yerle bir ediyor. Örümcek Adam’da inandırıcılık mı arayacağız diyebilirsiniz, ama öyle olmuyor. Peter Parker’ın radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılıp süper güçlere kavuştuğuna inanırız (mecburen). Bir üniversite öğrencisinin olağanüstü esneklik ve dayanıklılığa sahip bir madde icat etmesine de inanabiliriz, ama bu ikisinin aynı kişi olması fazla gelir. Olasılık meselesi… Doktor House’da tekrarlanan bir temayı getiriyor akla. Dizinin, seyircinin genelde yarım kulakla dinlediği tıbbi tartışmaları, bir tahtaya alt alta belirtilerin yazılması ve bunların hepsini birden açıklayan rahatsızlığın ne olabileceğine kafa patlatılması şeklindedir. Arada, bazen, ekipten biri, iki ayrı belirtiyi iki ayrı az rastlanır hastalıkla açıklamaya kalkar. House hemen itiraz eder, her biri milyonda bir rastlanan iki hastalığın birbirinden bağımsız olarak aynı kişide bulunması, trilyonda bir ihtimaldir, üzerinde bir saniye bile düşünmeye değmez.

Bilimkurgu dediğimiz şeyin, kurguladığı bilimsel şeyin gerçekten bilime uygun olması gibi bir derdi yoktur. Hatta nasıl çalıştığını anlatma gibi bir zorunluluğu da yoktur. Ama herhangi bir hikayenin inandırıcı olması için gereken kurallar, bilimkurgunun bilimsel zımbırtıları için de geçerli. Kadının kocasının patronunun, aynı zamanda üvey annesinin eski kocası olduğuna inanabilirsiniz, ama bir de İsmet İnönü’nün torunu çıkarsa, “yok artık” dersiniz. Öyle bir şey…

Film veya televizyonda olduğunda, kurgulanan bilimin inanılabilir olduğu kadar görülebilir de olması gerekiyor. Bu konuda en çok zorluğu çıkaran alet de, tuhaftır, bilgisayardır. Tuhaftır diyorum, çünkü en cafcaflı görsel efektler bilgisayarla yapılıyor. Ama bilgisayarın çalışmasının pek görsel bir tarafı yoktur. Bilgisayarın çalışmakta olduğunu görmemiz gereken sahnelerde, filmciler, bir görselleştirmeye ihtiyaç duyarlar. Mesela, DNA analizi yapan bir program çalışırken, illâ ki ekrana kendi çevresinde dönen üç boyutlu DNA sarmalı animasyonu gelir. Aslında bu görüntü, bilgisayarın yaptığı işe hiçbir katkı sağlamadığı gibi, ekstra yük getirir. Ama film seyircisinin “please wait” yazan bir ekranı seyretmek istemeyeceği düşünülür, bilgisayarın ne iş yaptığını görmesi gerekir.

Bu konudaki en ilginç örneklerden biri “veritabanı araştırması” görüntüleridir. Bir yüz fotoğrafının, ya da parmak izinin veritabanına kayıtlı örnekler arasından sorgulanması esnasında, bilgisayar ekranının bir yarısında aradığımız örnek bulunurken, diğer yarısından da hızlıca veritabanına kayıtlı örnekler birbiri ardına görünür. Bir yandan DNA sarmalındaki problem burada da vardır, bilgisayar karşılaştırmayı arka planda yapar, tutmayan örnekleri ekrana getirmesi ekstra bir yükten başka bir şey değildir. Ama daha tuhaf olanı, bu görüntüden anladığımız kadarıyla, parmak izi veritabanı, tek tek bakılarak, yani veritabanı tabiriyle söylersek “full scan” ile sorgulanmaktadır. Ve nasıl oluyorsa, aradığımız örnek, her seferinde, ekrana gelen ilk yirmi, bilemedin elli örnek içinde bulunur. Halbuki bu veritabanında milyonlarca parmak izi kayıtlı olmalıdır, teker teker bakmakla biraz zor biter. Gerçekçi bir senaryoda kahramanlarımız işlemi başlattıktan sonra ayrılırlar, orada beklemelerine gerek yoktur. Birkaç gün sonra, müsait olduklarında tekrar uğrayıp bakarlar, belki sonuç alınmıştır. Bu arada belki iki tek atarlar, iki çift lafın belini kırarlar. Ama bunlar tabii büyük olasılıkla işten başka bir şey düşünmeyen, gecesi gündüzüne karışmış Amerikan polisleridir. Onların yapacağı muhabbetten de hayır gelmez, işten başka konuşacak şeyleri yoktur. Hatta söyleceyecekleri bitince, parasını peşin verdikleri içkiyi de orada bırakır, çıkıp giderler, insanın tepesini attırırlar. Bu ne aceledir, ne telaştır, madem içmeyecektin niye ziyan ediyorsun?

Neyse, dağıtmayalım, sözün özü, bilimkurgu yazıyor olmanız, her şeyi uydurabileceğiniz anlamına gelmez, kendi kurguladığınız gerçekliğe sadık kalmalısınız ve matematiğe ihanet etmemelisiniz. Bu arada, bırakınız, bilgisayarlar, kimseyi rahatsız etmeden, arka planda çalışsınlar.

22.8.13

Bırak Perdesiz Kalsın

Bit pazarından bir perdesiz gitar aldım. Önce elime alıp şöyle bir gözden geçirdim, tuhaf kokusu bir yana fena görünmüyordu. Çekinerek fiyatını sordum, “otuz lira istiyorum” dedi adam. Bir an için, burada adet olduğu üzere pazarlık yapmayı aklımdan geçirdim, ama çekindiğim seviyelerin o kadar altındaydı ki, ayıp olacaktı. “Yirmi dokuz olmaz mı” dedim, usulen. Güldü. Parayı verdim, gitarı aldım.

Üst iki tel eksik, kalan dördünden de ikisi ters yerlere takılmış. Tellerini tamamlayınca fena olmayacağını umuyorum. Üstelik Tünel'deki bazı dükkanlarda bulabileceğiniz gibi, çıkartılmış perdelerinin bıraktığı boşluk macunla, ya da bilmem hangi bir karışımla doldurulmuş değil. Yani önceden var olan perdeleri çıkarılmış gibi durmuyor. Perdeleri olan bir gitardan, muhtemelen klavye kısmı değiştirilerek yapılmış. Yalnız gerçekten çok kötü kokuyor, o kokuyu nasıl gidereceğimi bilmiyorum henüz.

Perdesiz gitar yapmanın en kolay ve ucuz yolunun, perdeli bir gitarın perdelerini çıkarmak olması ne kadar tuhaf. Önce, başlangıçta perdesi olmayan bir sapa perdeler takılır, daha sonra başka biri tarafından bu perdeler çıkarılır. Başlangıçta hiç takılmasa daha kolay olmaz mı, diye düşünür insan. Ama işin ilk kısmı, Çin’de ya da Kore’de, günde on bin tane gitar çıkaran bir fabrikada yapılır, ikinci kısmı Tünel civarında bir ustanın küçük dükkanında. Perdesi takılmamış bir gitar sapı bulmak, perdeli bir gitar bulmaktan daha pahalıya gelir. Dünya kapitalizminin tuhaf bir tezahürü.

Perdesiz gitarın çok da meraklısı değilim aslında. Sesi boğuktur, fazla kibardır bana göre, ben gitarın komşuyu polise telefon ettirenini severim. Ama evde bir tane bulunmasını hep istemişimdir. Bilirsiniz, standart gitar, makam sisteminin ihtiyaç duyduğu sesleri karşılamaz, Türk müziğiyle (ya da genel olarak Ortadoğu müziğiyle diyelim) ilgileniyorsanız, gitar sizin için yeterli değildir. Ben perdeleri türk müziğine göre bağlanmış perdeli çalgıları tercih ederim, lavta, tanbur ya da bağlama gibi. Ama perdesiz gitar, kendine özgü tınısı yüzünden ilginç. Daha önce karizmatik luthier Rıfat Türen’in standart elektro gitardan dönüştürerek yaptığı bir perdesiz elektroyu denemiş ve çok etkilenmiştim, ama fiyatı biraz ağır gelmişti. Konuştuğum bir başka usta da perdeli klasik gitarı perdesize dönüştürmekte uzmanlaşmış zaman içinde. Diyordu ki: “Erkan Oğur iki konser verir, arkasından on genç gelip gitarlarının perdelerini söktürür, sonra arkası kesilir. Sonra Erkan Oğur iki konser daha verir, on genç daha gelir”. Erkan Oğur'un, belki şu anda tam olarak kavranamayan, böyle eşsiz bir etkisi vardır. Gitarı ağlatır, dinleyeni anlatır, belki kendisi de ağlar içinden. Memlekette kimbilir kaç gencin evinde birer perdesiz gitar vardır şimdi. Birçoğu bir kenara atılmıştır. Sesinin sönümlülüğü yüzünden hayalkırıklığına uğrar çoğu. Ama Erkan Oğur tarzının takipçisi diyebileceğimiz bir dizi genç perdesiz gitarist de var; Cenk Erdoğan, Sinan Cem Eroğlu (aynı zamanda kaval üstadıdır), Uğur Varol, Ali Saran gibi...

Perde, sadece telin “doğru” noktadan tınlamasını sağlamaz, sert bir perdeye yaslanan tel, daha uzun süre, daha yüksek sesle ve daha zengin bir tınıyla titreşir. Perdesiz gitarın sesi azdır ve çabuk söner. Çoğu perdesiz gitarist, Erkan Oğur da dahil, sesin süresini arttırmak için amplifikasyon kullanır. Bunu bilmeyen pek çok meraklı, gitarlarını bozdurduklarıyla kalıyor olabilirler.

Erkan Oğur’un özgeçmişinde, bazı kaynaklarda, perdesiz gitarı icat ettiği gibi bir cümle geçiyor. İcat tabiri perdesiz gitar için biraz fazla iddialı. Yani perdeleri takılmadan önce perdesizdi zaten bu alet. Saatli radyoya icat demek gibi bir şey. Ayrıca ud diye bir çalgı var, gitara çok benzer ve perdesizdir. Perdesiz gitar yerine, arkası düz, iki boğumlu, altı tek telli ud da denilebilirdi (pek pratik olmazdı tabii).

Ud tekniği gitar tekniğine benzer, zaten gitarın atası sayılan bir çalgıdır. Udun tel uzunluğu biraz daha kısadır, sapı daha dardır, dolayısıyla telleri birbirine daha yakındır, ve en kalın tel hariç, çiftler halindedir. Sesin sönümlülüğü aynıdır aşağı yukarı, çift telden ve oval gövdesinden dolayı ses rengi biraz daha zengindir. Yapısal farklılıkların ayrıca iki önemli sonucu daha vardır: Perdesiz gitar, sapın daha geniş ve uzun olması nedeniyle çoksesli renklendirmelere (akor ve arpejlere) daha uygundur. Ve perdesiz gitarda, tellerin tekli olmasından dolayı perdesiz gitaristlerin severek kullandığı portamento (kaydırma) tekniğini kullanmak daha kolaydır.

Portamento, perdesiz gitar tınısının temel özelliğidir. Ses, bir notadan diğerine akarak gider, aradaki tüm ses sürekliliğinden geçer yol boyunca. Sanki normal gitarın bize kapadığı, duymamızı istemediği, arada kalan tüm sesleri serbest bırakmış izlenimi verir. Bir özgürlük yanılsaması diyebiliriz. Yanılsamadır, çünkü, mesela, kaydırmak yerine, arada kalan ve çalınan makamın kabul etmeyeceği bir yere basmak, bize hiç böyle özgürlük hissi vermez, ya da kaldırımda yürürken boka basmak ne kadar özgürlükse o kadar bir özgürlük olur bu (boka basmak özgürlükse, özgürüz ikimiz de). Neyse, cıvıtmayalım, anladınız meseleyi, müzik her zaman disiplin içerir. Tüm sanat dalları için geçerli büyük olasılıkla. Tersini düşünmeye çalışıyorum, aklıma en uç örnek olarak “Japon gürültüsü” denen tuhaf müzik türü geliyor. Ama onda bile bir disiplin var sanki. Perdesiz gitarist, bir notadan diğerine kayarak gitse de durduğu yerler bellidir ve kesindir. Hatta usta bir gitaristin elinde, perdeli gitardakinden daha kesindir. Kaydırma işin şekeridir.

Şimdi yeni teller takıp, kendisi fazlasıyla eski, ama benim için yeni perdesiz gitarımı denemek için sabırsızlanıyorum. Bir ihtimal, diğer hevesli gençler gibi bir süre tıngırdattıktan sonra bir kenara koyacağım, ya da bir sesten diğerine kayarak gitmenin cazibesi beklediğimden daha çok etkileyebilir beni. Yalnız şu koku konusunda bir şeyler yapmam lazım. Deodorant mı sıksam?

6.8.13

Aşk ve Gurur

Meşhur Gattaca filminden bir sahne: Polis, bir cinayetin işlendiği uzay araştırmaları şirketinde soruşturma yürütüyor, şirketin görevlisi de polise bilgi veriyor; çalışanların potansiyellerini tespit edip ona uygun işlerde görevlendirdiklerini söylüyor. Polis soruyor:

– Peki ya biri potansiyelini aşarsa?

– Hiç kimse potansiyelini aşamaz.

– Ama ya aşarsa?

– O zaman en başta potansiyelini yanlış belirlemişiz demektir.

Filmin hikâyesi ve ana fikri, polisi haklı çıkarır nitelikte, müdür, filmin salağı pozisyonunda. Hikâye, genlerden her şeyin okunabildiği bir çağda, genetik olarak çok zayıf karakterin kendini aşması falan üzerine. Göz yaşartıcı başarı hikâyelerini herkes sever; hayatın ona çıkardığı bütün engellere karşı azimle, hiç vazgeçmeden, hiç tereddüt etmeden, koyduğu hedefe ulaşmak için her şeyi yapan ve sonunda başaran kahramanın hikâyesi… Halbuki bu aynı zamanda bir ruh hastasının profilidir. Hayatı sağlıklı ve huzurlu yaşamak isteyen birinin ilk öğrenmesi gereken şey şudur: Fazla kasmayacaksın. Olmuyorsa olmuyordur.

Neyse, asıl değinmek istediğim şey; bu tür hikâyelerde, sözcüklerin anlamını çarpıtarak oradan bir edebi sanat üretmek alışkanlığı. Şirketin müdürü haklıdır. Kimse potansiyelini aşamaz, çünkü potansiyelin tanımı budur. Eğer size potansiyelini aşıyor gibi görünüyorsa, potansiyelini yanlış tahmin etmişsiniz demektir. Böyle düşünmeyi severim. Sözcüklerin doğru kullanılmasını isterim, anlamları çarpıtıldığında kızarım (cidden).

Reklamcılar da aynı anlam çarpıtmasına sık sık başvururlar. Yakın zamanda oynayan Hülya Avşar’lı bir reklam vardı, herkese ayrıcalıklı hizmet verdiğini iddia eden bir bankanın reklamı. Herkese ayrıcalık mı? Pardon, ayrıcalık ne demekti acaba? Herkes ayrıcalıklıysa hiç kimse ayrıcalıklı değildir. Hülya Avşar da tuhaf bir şekilde, özetle, kendisine, diğer bankaların muhtemelen yaptığı özel muameleyi yapmayacağını açıkça söyleyen bu bankayı çok seviyordu. Neden? Salak mı? Ana fikri Hülya Avşar’a özel muamele yapılmayacağı olan bir reklamda, Hülya Avşar’ın bu duruma çok sevinmesi değil biraz bozuk atması daha iyi bir hikaye olmaz mıydı? Mesela Hülya Avşar bankada gördüğü ilgiden çok memnundur ve bir arkadaşına anlatıyordur, bu ilginin ona özel olduğunu düşünerek. Arkadaşı da der ki “ooo, onlar herkese öyle davranıyorlar”, Hülya Avşar da bozulur. Daha güzel değil mi?

Neyse, konumuza dönelim. Konumuzun ne olduğu da tam belli değil galiba. Şöyle diyebiliriz; bazı eserlerde dramatik etki yaratma amacıyla sözcüklerin anlamının çarpıtılması ve bunun beni ne kadar sinirlendirdiği… Uzay Yolu dizisine saygım sonsuzdur, ilk iki nesilden sonrasını pek takip edememiş olsam da. Hikâye dönüp dolaşıp mantık-duygu çelişkisine gelir. Kaptan Kirk ve Mister Spock arasındaki tartışma da, Kaptan Picard ile Teğmen Data arasındaki tartışma da hep buna yol alır: Mantık mı, duygular mı? Oysa hikâyelerin çoğunda, duygular diye sunulan şey düpedüz mantıksızlıktan başka bir şey değildir.

Mesela çok tipik bir Kirk-Spock çelişkisi şöyle bir şeyden çıkar: Birileri büyük tehlikededir, Kirk çok riskli bir hareket yaparak onları kurtarmayı düşünür, bu arada gemiyi ve diğer herkesin hayatını tehlikeye atacaktır. Spock da bunun çok “mantıksız” olduğunu söyleyerek karşı çıkar. Ama Kirk yine de bildiğini okur. Bu arada şunu da söylemek gerek, söz konusu riski azaltmak için yapabileceği hiçbir şey yoktur, tamamen şansına güvenmektedir. Sonunda ne olur? Kirk “cesareti” sayesinde herkesi kurtarır. Ve sonunda Spock ile mantık-duygu çelişkisi üzerine kapanış konuşmasını yaparlar. Peki Kirk’i başarıya ulaştıran şey duygular mıdır? Hayır. Senaristlerdir. Kirk bilmemkaç sezon boyunca hep bu riskleri alır ve hep kazanır. Birisi tavlada bu kadar şanslı olsa zarların hileli olduğunu düşünürdünüz. Ama televizyonda görünce inanmayı tercih edebiliyoruz.

Neyse, tabii ki bu, Uzay Yolu’nun güzelliğinden bir şey götürmez, yine de bizi bazı meseleler hakkında düşündürmeyi başarır.

Acaba mantık ile duygular arasında gerçekten bir çelişki var mıdır? İkisinin farklı şeyler söylediği ve bizi zorlayan durumlar oluşturdukları bir gerçektir. Benim hayatımda genellikle şu şekilde zuhur ediyor: Şu hayatı mümkün olduğunca nezih bir şekilde yaşamak ve yakın veya uzak bir gelecekte sefalete düşmemek için yapılması gereken şeyleri yapmak (mantık) ya da hiçbir şey yapmamak (duygular)…

Duygu dediğimiz şey nedir? Hormonlar tarafından düzenlendiğini az çok biliyoruz, onlar da genler tarafından düzenlenir, onları da evrimsel süreç belirler. Yani evrimin mantığını yansıtırlar, hayatta kalmak ve soyunu sürdürmek açısından anlamlı olmasalar orada olmazlar.

Yani o da bir mantıktır aslında, genlere kazınmış ve çok net bir hedef için sınanmış stratejiler içeren sağlam bir mantığa dayanmaktadır.

Bizim mantık dediğimiz şey ise, fani ömrümüzde öğrendiğimiz şeyler ve onun üzerinde yaptığımız hesap-kitaptır.

Peki hangisi üstündür? Bu ikisi arasındaki çelişkiyi nasıl çözeceğiz?

İkisinin de güçlü ve zayıf noktaları vardır. İnsan türünün yaşadığı çevrenin ve yaşam şeklinin, herhangi bir evrimsel adaptasyonun mümkün olamayacağı kadar kısa bir süre içinde köklü değişikliklere uğradığı bir gerçektir. Duygularımız bize son yüz bin yıldır aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor olsalar gerektir, halbuki yüz bin yıl öncesinden çok farklı bir ortamda yaşıyoruz. Mantık ise, yaşadığımız çağa ait en güncel bilgileri içerir ve değişen ortama çok çabuk uyum sağlar.

Öte yandan, duygular güncel olmasalar da, çok sıkı test edilmişlerdir ve kadim durumlar için çok etkilidirler. Oysa hesap-kitapta hata çok olur ve öğrendiğimizi sandığımız şeylerin, yani üzerine mantık yürüttüğümüz verilerin, kayda değer bir kısmı yalan veya yanlıştır (bir çoğunu okulda öğrendiğimizi düşünürsek).

17.7.12

İki Lira

Hesabı istedim. 16 lira geldi. 20 lira verdim, üstünü bekledim. Kendi kendime planımı kurdum bu arada, dört tane demir birlik getirirler, ikisini alırım, ikisini bırakırım. Normalde %10′u mümkün olduğunda yukarı yuvarlayacak şekilde bahşiş bırakıyorum. Aşırı kazık bir yer olmadığı sürece… Bazı hesapların %10′u bile canınızı acıtacak düzeyde olabiliyor. Tabii 16 gıcık bir sayı, aşağı yuvarlanmak istiyor. Neyse, para üstü geldi, iki tane demir birlik, üç tane de elli kuruş… Toplamda 3,50 lira… Para üstünü eksik getirmişler.

Beni şöyle bir düşünce aldı: Zaten sonunda bırakacağım bir parayı talep etmeli miyim? Para üstünü eksik getimişsiniz, deyip, sonrasında iki lirayı bıraktığımda nasıl bir etki yaratırım. Lütufta bulunuyormuş gibi bir hava yaratmak istemem, herhangi bir müşterinin yapması gerekeni yapıyorum. Para üstünü tam istesem, hepsini cebe atacağımı düşünürler doğal olarak. Arkasından iki lirayı bırakmak, hiç parçası olmak istemediğim bir dramanın içinde bırakabilir beni. Öte yandan, bana gelen 3,50 içinden başta planladığım gibi 2 lirayı alsam, geriye 1,50 lira kalacak, yani bu hesaptan bahşiş kutusuna 1,50 lira gidecek. Kalan 50 kuruş ise mekanın kasasında kalacak. Allah bilir, kasada bir tosuncuk oturuyordur (oturduğum yerden kasa görünmüyor) ve kasaya daha fazla para gitmesi için elinden geleni yapıyordur. Oysa ben 2 liradan vazgeçerken, onun hepsinin bahşiş olarak değerlendirilmesini isteyerek vazgeçiyorum.

Tabii sosyal becerileri kuvvetli bir insan, garsonu çağırıp durumu açıklayabilir (nasıl yapacaksa artık, ben söze nereden başlayacağımı bile kestiremiyorum) ve bahşiş kutusuna gerektiği gibi iki liranın gitmesini sağlayabilir. Ama ben bu tarz durumlarda iletişimi minimumda tutmak için özel bir çaba sarf ederim. Yoksulluk icabı kibar olmak zorunda olan insanlarla iletişim konusunda bir problemim var. Bu problem aslında buradaki çarpıklıktan kaynaklanıyor. Normalde zenginler kibar olur, yoksullar kaba olur. Tabii islami/kapitalist perversiyonun etkisindeki ülkemizde aksi durumlara sık sık rastlanabiliyor. Ama bizim beklediğimiz budur, böyle olmasını isteriz, böyle olunca rahat ederiz. O yüzden, garsonlar, güvenlik görevlileri, mağaza çalışanları gibi asgari ücret karşılığı kibar olması gereken biriyle karşı karşıya geldiğimde, bu sahte ilişkiyi minimumda tutmak için bir zorunluluk hissediyorum. Bence bu durumda bana düşen, gerçekten gerekli olmadıkça garsonu çağırmamaktır. Sipariş vermek gerçekten gereklidir, oraya bunun için geldiniz. Hesabı istemek de gerçekten gereklidir, oraya bunun için geldiniz (onlar açısından). Onun dışındaki her durumda, bu gayri tabii kibarlığı suistimal eder duruma düşmemek için iki kere düşünürüm, gerçekten gerekli midir diye.

Neyse, sonuçta iki lirayı cebe attım, iyi akşamlar, dedim, çıktım.

25.4.12

Azim ve Performans

Post-express dergisinde birkaç yıl önce yayınlanan bir röportaj vardı. Çalışma psikodinamiği uzmanı Christoph Dejours, France Telecom’da arka arkaya yaşanan işyerinde intihar vakaları üzerinden sürdürdüğü çalışmasında, modern çalışma biçimlerinin, yeni dominasyon yöntemleri ürettiğinden bahsediyordu. Bunlardan en önemlisi ve araştırdığı vaka üzerinde en çok etkili olduğunu saptadığı yöntem ise bireysel performans değerlendirme sistemleri.

Geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili bir seminere katıldım. Bozgunculuk yapmamak, sadece oturup dinlemek niyetindeydim. Ama bir yerde, anlamadığım bir nokta olduğunu söyleyerek söz aldım. Konu, çalışanın işine ait her bir sorumluluk alanı için, gelecek döneme dair bir hedef belirlemesiydi. Anlayamadığım nokta şuydu: Söz konusu sorumluluk alanları, işverenin çalışana, aldığı maaş karşılığında verdiği işler olduğuna göre, çalışanından ne iş yapmasını beklediği bilgisi de aslen ve özellikle işverende olduğuna göre, neden çalışandan kendisi için hedef belirlemesi isteniyor? Belirlenecek hedef ne olursa olsun, yapılmakta olan işle ilgilidir, ve aslen çalışana değil şirkete aittir. Bu hedefleri belirleme işini (sözde) çalışana yaptırmak, bir tür kandırmacadan başka bir şey olamaz. Para karşılığı emek vermekle yükümlü çalışana, bazı sözler verdirmek, bu sözleri de kendi ağzından almak, çalışanın buradaki profesyonel ilişkiyi bir şeref meselesi haline getirmesini sağlamak için yapılmıyorsa, başka ne için yapılabileceği konusunda hiçbir fikrim yok. Konuşmacı biraz telaşlandı, ilk cevabı şu oldu: “Ama istatistiksel olarak, kişilerin kendi koyduğu hedeflere ulaşmak için daha çok çabaladıkları tespit edilmiş.” Bunun, benim argümanımı tümüyle destekleyen bir şey olduğunu söyledim. Konuşmacı o noktadan sonra konuyu değiştirdi, ben de bu kadar bozgunculuğun yeteceğine karar verip sustum.

Yukarıda parantez içinde yazdığım “sözde”nin anlamını da açıklayayım. Sistem şu şekilde işliyor: Çalışan kendi iş alanları için birtakım hedefler koyuyor. Daha sonra bu hedefleri yöneticisiyle müzakere ediyor, hedefler gözden geçiriliyor, sonunda bir orta noktada buluşuluyor. Çalışanla yöneticisi arasında nasıl bir orta nokta bulunur? Bu iki seçmeni olan ve birinin 2 oy hakkı olan bir demokrasiye benziyor. İşin doğrusu şudur: Siz ne derseniz deyin, sonunda yöneticinin dediği olur. Zaten ona bu yüzden yönetici denir. Ama siz bu tatsız yola koşulursunuz ve hedeflerinizi kendiniz, yöneticinin kabul edebileceği şekilde yazarsınız. Eğer sistem gerçekten ciddiye alınıyor olsa (neyse ki çoğu yerde alınmıyor), daha sonra bu hedeflere ulaşamadığınız için sorumlu tutulmanız, kendinizi yetersiz hissetmeniz için bu ve benzeri psikolojik baskı araçlarının devreye sokulması, sonunda günün birinde işten çıkarıldığınızda, bunu çoktandır hak etmiş olduğunuza inanmış olmanız da mümkündür. Aynı sistemin başka araçları içinde, çalışanların birbirlerinin performansını değerlendirmeleri gibi şeyler de vardır. Sistemin tasarımcılarına göre; bu, arkadaşların birbirlerine, eksiklerini söyleyerek kendilerini geliştirmeleri konusunda destek olmasını sağlar. Christoph Dejours ise, bunu iş arkadaşları arasındaki dayanışmanın ve dostluğun sabote edilmesi olarak yorumluyor. Özellikle performans değerlendirmesi sonucunda alınan puanların, maaş artışı ve prim üzerinde etkisi oluyorsa, ya da işten çıkarılma sırasının belirlenmesinde kullanılıyorsa… Ki hiçbir çalışan bu şekilde kullanılmayacağından emin olamaz.

Belki bu teorileri üretenler, “insan kaynakları” denen uydurma bilimin akıl hocaları, bu sistemleri dostluğu ve dayanışmayı ortadan kaldırma amacıyla tasarlamadılar. Ama bu, ulaşılmaya çalışılan başka bir amacın yan etkisi oldu. Asıl amaç, bana göre, çalışanın yaptığı işte kendini her zaman yetersiz hissetmesini sağlamaktır. Bunu tersten ifade ederek olumlu bir şey gibi göstermek mümkün: Asıl amaç, çalışanların kendilerini her zaman geliştirmelerini sağlamaktır. Ama insan kendini ne kadar geliştirebilir ki! Hele pek çoğumuz gibi rutin bir işte ömür tüketirken… Bana bir keresinde akıcı konuşma becerimi geliştirmem gerektiği söylenmişti. Akıcı konuşma konusunda hiçbir zaman iddialı değildim. Belki konuşma konusunda çok becerikli olsaydım, kâtip değil stendapçı falan olurdum (bazen Cem Yılmaz kadar komik şeyler bulabiliyorum). Aslında, pek kimseyle konuşmadan işimi yapabileceğimi sandığım için bu mesleği seçmiştim. Bana bunun hatırlatılmasının bana ne faydası var? “Hep daha iyi olabilirsin” demek, gayet düz mantıkla, “hiçbir zaman yeterince iyi olamazsın” demek değil midir?

Kapitalistlerin, ödedikleri ücret karşısında mümkün olan en yüksek emeği (insan kaynakçılarının sevdiği tabirle “performansı”) elde etmeye çalışmalarını anlayabilirim. Anlayamadığım, mazur göremediğim şey, kendi açılarından bakınca profesyonel bir alışveriş olan bu ilişkiyi; çalışanın, kendi açısından, bir tür şeref meselesi olarak görmesini sağlamak için ellerinden geleni yapmaları… Amerikalıların sevdiği tabirle söyleyeyim: “Bu hiç adil değil.”

16.7.11

Göz Göze

Karşınızdakinin gözlerine baktığınızı düşünüyor olabilirsiniz ama aslında gözlerinden birine bakıyorsunuz. Bunu küçükken fark etmiştim ve bende bir çeşit takıntı halini almıştı. Biriyle göz göze geldiğimde hangi gözüne baktığımı düşünürdüm, ama düşündüğüm anda durum kontrollü bir hâl alırdı. Hangi gözü neden tercih ettiğimi anlamak istiyordum. Neye göre seçiyordum bakacağım gözü? Daha güzel olana mı bakıyordum, daha büyük olana mı? Ama durum bilinç düzeyine geldiği anda, yapılan tercih de mantıklı bir tercih haline geliyor. Hangi göze bakacağınızı bilerek seçmeye başlıyorsunuz. Tabii karşıdakinden de “sen beni dinlemiyor musun, aklın başka yerde sanki” gibi tepkiler alabiliyorsunuz.

Aynı zamanda karşımdakinin de hangi gözüme baktığını anlamaya çalışırdım. Ama bu daha da zor. Karşımdakinin bir bir gözüne, bir öbür gözüne bakardım ve hep karşımdaki gözün bana baktığını görürdüm. Beyin garip bir şekilde çalışıyor, iki ayrı göz var ama ikisinin arkasında bir tane “ben” var. Karşıdaki hangi gözünüze bakarsa baksın, “bana bakıyor” diye düşünüyorsunuz.

Aslında ortamdaki dört göz içinde (ikisi benim, ikisi senin diyelim), yalnızca iki tanesi gerçekten birbirine bakıyor. Mesela yukarıdaki şemada, benim sağ gözüm ile senin sol gözün birbirine bakıyor. Diğer iki göz ise (benim sol gözüm ve senin sağ gözün), karşılıksız biçimde kendilerine bakmayan göze bakıyorlar. İki erkekle iki kızın biraraya geldiği, kızların ikisinin de aynı erkekten hoşlandığı, ve erkeklerin ikisinin de aynı kızdan hoşlandığı durumlar gibi… Sonuç genelde birbirinden hoşlanan gözde çiftin geceyi birlikte geçirmesi olur, hoşlanılmayanlar ise hüsrana uğramış bir şekilde evlerine dönerler ve sabaha kadar bira içip televizyon seyrederler (başıma gelmiş gibi anlattığıma bakmayın, farazi konuşuyorum).

Gözler için ise hüsran yoktur, bir göz, kendisine bakmayan göze ne kadar baksa da onun kendisine bakmadığını fark etmez. Salak bir aşık gibidir, ama salak aşıklar gibi rahatsız edici de değildir. Bir “ben” değildir çünkü.

3.9.10

Sıralandırmalar Üzerine

Küçükken annemden Arap yazısını, daha doğrusu Türkçe’nin eski yazısını öğrenmeye niyetlenmiştim. Harflerin, sözcüğün başında, ortasında ya da sonunda oluşuna göre farklı şekiller aldığını öğrenince, bir şekilde hevesim kırıldı, ilgimi kaybettim. Bana gereksiz bir karmaşıklık gibi geldi sanırım. Daha sonra da konuya tekrar eğilmedim, belki bir ara öğrenirim.

Annemin ilk bilgi olarak verdiği şey, çoğu kişiye malum olduğu üzere, eski yazının sağdan sola yazıldığıydı. Bununla birlikte verilen ek bir bilgi de, yazı sağdan sola yazılıyor olsa da sayıların soldan sağa yazıldığıydı. O zaman çok fazla sorgulamadan bunu kabul etmiştim.

Sonradan düşününce bunun böyle olmaması gerektiğini fark ettim. Aynı yazı içinde farklı yönlerde okunup yazılan şeyler olmamalı. Çünkü okuma ve yazma dizisel bir şekilde ilerler, yazının bir yerinden başka bir yerine atlayıp ters yönde okumaya başlamak gibi bir şey olamaz.

Aslında sayı dediğimiz şey, yazının geri kalanından farklı, ağzımızdan çıkan seslerin ifadesi değil, bunların sayısal değerlerinin, ondalık sayı sistemine göre özel işaretlerle kodlanmış hali. Bu işaretlerin doğru sırasının ne olduğunu nereden biliyoruz?

Aslında eski yazıda sayılar soldan sağa yazılır demek yanlış bir ifade. Doğrusu şöyle: Eski yazı, sayılar da dahil olmak üzere sağdan sola yazılır. Sayılar, küçük basamaktan büyük basamağa doğru yazılır. Yani önce birler basamağı gelir, sonra onlar, sonra yüzler, sonra binler, sonra on binler, böyle gider. Eski yazıdaki sayılar, şu an kullandığımızın iki kere ters çevrilmiş halidir. Biri yazı soldan sağa değil, sağdan sola olduğu için, ikincisi de basamaklar büyükten küçüğe değil, küçükten büyüğe sıralandığı için. İki kere ters çevrilince aynı yere geliyor.

Peki sayıları hangi yönde yazmak daha mantıklıdır? Hangisi daha kullanışlıdır?

Basamakları büyükten küçüğe sıralamanın daha kullanışlı olduğunu düşünmek için mantıklı bir neden var. Sayıları adlandırırken de, büyükten küçüğe doğru gidiyoruz. 23500 işaretlerini “yirmi üç bin beş yüz” şeklinde okuyoruz. Ağzımızdan çıkanlarla yazanları eşleştirmeye çalışırsak, önce bir “yirmi ü甑 var, sayının ilk iki işaretine denk geliyor. Sonra sayıda görünmeyen bir “bin” var. Ardından bir ‘beş’ geliyor, sayının üçüncü işaretiyle eşleşiyor. Sonra yine sayıda göremediğimiz bir “yüz” geliyor. Sonra sayıda iki tane “0″ işareti var ama bunlar için ağzımızdan bir şey çıkmıyor. Evet, bire bir eşleme söz konusu değil, ama eşleyebildiklerimiz, ağzımızdan çıkan sırada. Tersi şekilde sıralamanın nasıl avantajları olabilir?

Bizim kullandığımız yazıda, soldan sağa okurken, her seferinde bir karakter okuyup onu daha öncekilerle birleştirerek ilerlediğimizi varsayalım, bir rakamla karşılaştığımızda aslında onun ne demek olduğunu bilmiyoruz. Yani yazının bir yerinde 23500 varken, biz 2′yi gördüğümüzde onun sayısal değeri hakkında bir fikir sahibi değiliz. 2′nin ne anlama geldiğini anlayabilmek için önce sayının sonuna kadar gidip toplam kaç rakam olduğuna bakmamız, sonra geri dönüp bu sefer doğru değerleriyle yeniden okumamız lazım. Ya da her basamağı okuduktan sonra şimdiye kadar okuduklarımızı 10′la çarpıp yeni okuduğumuzu üstüne ekleyerek ilerleyebiliriz.

Oysa basamaklar küçükten büyüğe yazılıyor olsaydı, yani yirmi üç bin beş yüzü 00532 şeklinde yazıyor olsaydık, her bir rakamla karşılaştığımızda onun ne demek olduğunu bilirdik. Basamaklar bir, on, yüz, bin diye giderdi. İlk karşımıza çıkanın hep birler basamağı olduğunu bilirdik. Dümdüz bir toplama işlemiyle sayıyı okuyabilirdik. Tersine alışık olduğumuz için bu şekilde okumak daha zor görünüyor olabilir, ama okumak için nasıl bir işlemden geçirdiğimize bakarak, tarafsız bir göz için, 00532 dizisini okumanın 23500 dizisini okumaktan daha kolay olduğunu anlayabiliriz.

Hayatınızın bir yerinde tablo şeklinde raporlar hazırlamak zorunda kalmışsanız, sayısal değerler içeren bir kolonu sağa dayalı hale getirmek için fazladan uğraşmış olmanız mümkündür. Çünkü aynı değerdeki basamakların alt alta gelmesini istersiniz. Metin halinde olan kolonlar ise sola dayalı olmalıdır. Sayısal bir kolonu metin kolonu izliyorsa bunlar çirkin ve okunaksız biçimde birbirine yapışık görünür. Tersi durumda da iki kolon arasında amorf bir boşluk oluşur, bir kolonun nerede bitip diğerinin nerede başladığını kestiremezsiniz.

Arap yazısını kullanan ulusların böyle bir derdi yoktur. Bütün kolonlar sağa dayalıdır. İşin ilginç tarafı, Latin alfabesi kullanan ülkeler, ondalık sayı sistemini ve bugün kullandığımız rakamları 10. yüzyıl civarında Araplardan aldılar. Hatta İngilizcede bunlara hâlâ “arabic numerals” deniyor. Bunları iki kere ters çevirmiş olduklarını düşünmektense, nasıl gördülerse öyle aldıklarını düşünmek daha akla yakın. Aslında büyük bir ihtimalle basamakları küçükten büyüğe sıralamak daha kullanışlı, ama Avrupalılar, Arapların sayılarını alırken, Arap yazısının sağdan sola yazılması gibi küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmışlar.

17.6.10

Zöltkür Sürderci

Aşağıdaki yazı, bilgisayar tarafından yazıldı. Türkçe’nin fonetik özelliklerine uygun olarak (büyük ve küçük ünlü uyumları, ünsüz benzeşmesi, vb.) bir bilgisayar programı tarafından rastgele üretilen sözcükler arka arkaya dizilerek oluşturuldu. Algoritma aynı zamanda Türkçe’deki harf sıklığını ve bazı biçimbilim özelliklerini de dikkate alıyor, ama hiçbir şekilde önden verili anlamlı bir sözcük ya da hece, ya da programın ürettiği metin üzerinde herhangi bir müdahale yok.

Bu işe girişirkenki amacım, Türkçe bilmiyor olsam, Türkçe’nin ses olarak kulağa nasıl geleceği hakkında fikir sahibi olmaktı. Ama yazılar ortaya çıktıktan sonra fark ettim ki bayağı bir mizah unsuru da barındırıyor. Bu şekilde günde bin tane kitap yazabilirim, ama kim okur bilmiyorum.

Zöltkür sürderci çökkeptekte üğsende yakta önmeklep saksavavarar. Üngel dırttan yede atakavığı zamsaş. Eseştirik tecillere çatkında kipsek sırmışamsa talaş istet eben çısacaktı yoncudası sanda ballasırsıva sin ayda çite çıllattansar voka dandınlar ip bömsem ebeye dayarı anıp almacaksa köğdün. Gandaşaba eşkedi kazlaza suçkuyaç büğe debe getken. Enlerle yene geç ireşen ezir. Abır kırak böyür kidebi soca inerlimdi dağıptatıklaş. Sirlepet arığam dağa unlaştal sotlasıp çaralgı sapsıp çiyinlivel danımı seştekedemmir.

Sutumduşkaşar venektetin kaskamat dağcıştapızdaş seke gangasır. Baktı yakıradırdıt biki gatırlı sağ. Kuyana dot katla kene daçkıçta dıdın yıtansı gubarda sakkanınga takağanma akırdalığan osam. Çınsamca vön kukat dav kas. Keni sün çene çektel dana kibişle teniteleksen. Kanı seğicen tağat ıya kizen vuskakat çetep ıran sorağık eyim an anmın. Çukkatar kasınanıbı kutlarlakat karsalgın. Kal alaş bıma tıpakar. Çasandı telekik onursu yapıva yete gar zebin. Öte ıpsapa ınap kınlarlan abangığansı vona zıbakaz. İn ıtkın zenmin. Belete açsa çöke ıma sabat arda garar. Alakkın urk üküte çığıcın. Astada alıtalır kuğat aşkakaç yedircin. Kağanı tuta yirlebi küt tanaşak sutatta irdeyet baldar dişe an.

İllen kazmaçsınma ülenget kaya goğda siber. Arççan döle kaltsı isitme sarıbın sekke bardapa sakı get bekli kinete izdeçte asmada çaşlandı eğe kirdekezin tirde çeciş dunalat yolu datka dayda dırdırla avağa ala kımla aşan. Akığı gavsırlan köştergensik yeviş asıç kenmik tulabakta çılsan. Töpüngüncen akaç siğe tavandı zes. Gaca urç tez. Ayansak sülkle sermeken. Sileğeşen sanga tes gazdargı çidem eli azallal ıs. Bamar irpleğe tandanla irlenli çek öken sanıp bunamangal kidir. Takkat irse apsar eser. Takka totağı tanı dazı ılır. San aç yincelerlireş tistinse ice satlın.

Seliti anlazakan toksap kakar. Tupanatkak çeleşi kakar. Detti küğerdiset sanlaşan. Sursamgı teşetlirden iği ak süvsülü tötçende kungar. Öde amlakıt zır. Zan öt sar ardan andı çikeninlikse gütü yis sirikle imen. Töşer gığıpatça kismini yivdercin tinsenlekkil çeğine ana eliğerdele gedin. Ölü ban karla eye sav gan gutta dici doğda ukataratı gölük geskeki keşçe sülcü sotsar zısta giçtemin. Tağgıkaç iyinser yaçsana garlatkaşa gağa kabanla ice ütten. Vınaçtır terdeğe venirdekirge yasan alardı çeke çaşırcamsaş. Erlen eğe sanaşla sala arlaşkat tarla surda aktı oşu danla gığalacıtan. Kağdışaşa yavı çuldurlatta çarla tanı as. Kaksata sanın sılışı ekleçtirsek adata sak. Çitinseği beseş çavata yıyatka ıkasara uğu gikiniç siğe çuğarcandarsı zükken. Dırsındın kata ancakı tardatkı bapa eke tatakmı tılıka avdanaş emlini söğdütken gağancığala çücetlineşe seneş. Tata uta izi barga uluna var.

Çipkemde getkeketit yara sık uratsıpa yabı ap eşeşe tatkansırda san üpçe teler bar. Saka ardan tırtkamaşar. Tamgatatardaç golak ığamaşısın. Seke tas kalıdar. Ardırda kinerli gurklara tasal dokarsa sücer apar. Tatta atat teğ. Eşi disiş vini kürekmeç vasan. Ketti vosçak satıpı döslekser. Sül yilkkinse inin çece ketik daka kanlı düycütterse ikke beysildir tarçlı ay. Kandalaçka vondardak danır ike sıtsamcazı öyseğeçler viben. Epek kinetir sisim dağsa tassıbardan. Döğen yetse tiğe sişirerliğip el eğisirdi kaka idişke argın. Köm tala tucama çiskeçse köndekte seke tanıt azanma kadı çili kandanazan. Kezi art gut basın. Zakava ana çünmen tin eçten. Virtminde bansanmap kiğetsi ilk gitele sikensende tazat kede kam. Kele küngü udakan yasa arı eneşkenser. Aksala keyek zinsebe kakandata vulkkağat tinersen.

Tiptebi yuka el öndeşize zinesimsiş tası sende kekimen. Etepteğe unan sıldap vunan beden. Çutu kayatçı bövü çula sak banıka ovasına sutlakka semeşki kiki goma saşsış astar ana edi allattasam kavdak. Andılaçtardı arlapkazaktat tarıba ekez itinildi kider. Sessi gatıç ağcık köre atar. Eve zesener vavava iken siri sadasa ketçin inipli kinişek. Datçısak sanlakta gasa is. Çinezi sezerde ütür bakattı yıptala katkarsı tirtçit duğa ata on. Deşep uta elimerden. İlene ekke sanan. Kirçten tarsan üklelmin. Zıda avayın katanda astandazın oşa vaşa tiksin. Bindezen geren eylenici arpsıdakkasan. Kidin ter üçke sele çiğemdin küşerdiş. Benit diği garıcın. Yakıtmara odu diğdir. Amgandak kaşama üssü kirsitettindi guyla sivi dınsı kenit üse an. Taska sas andama öğgedi velelir inlet kur. Değet dürsele kağgıkanası tüsen. Kavınsa sübe kir ışmakaş kititen tunsama taka tekkidirde ikece acınsatık. Eteker ına danca tarsızın. Tola takka zürlenekkindir çattazan zaktı avış önelike ititiğin. Tiymil inderlinde zakkalı sutta siksideyem. Alk upalak gemdeciş. Yendetsi dosan otudağa çasarda böyüç vabanda div.

Çeğdi upa eski keyle sevlinsede savsı zarsıtkır. Vuşta berle bada dis. Zorpçaşı küteş aba ağda tünseç sör sandanlı kele ezdit sışıt eğitelen kat sekse tüte etin. Derdetin inleseş sipteğet venekte üdüş alkkaç kalaza sessekkeç icin. Veşetidi sokuç kılakar. Ardı adattır aşkıla küğdendivisep sirme yazan suyalıvaza sata ül katka gem akasıza ivet gayan belengipe asat vulaşar çapkıvıca öngü gışakkatsa çeçsi oçtar van. Basır ansanla giteti samdaş. İvillen çağıktı ük am. Aca isteksen küde kili sandar. Sansıca çağa dostan. Yeci serde itmetteç sama tucaş kapakkın yaban. Utkasa sağanava sönmüpleğite aygı tuşu çen öçterciç tişi teseç oluyun. Batta dirk sayan tiğdiçkiş yikçi aca yikin tasır dapabaştana teğirse kivi sirdeple teğen. Tuğa urubakıka irde zolda kavatmığar kaza gızat icerdem kakka kuyanır taldıda tüşeziş ınsarlar çirp ağa kikken dötetlindilde gunur gınatsımıçta gikiş.

At bivekçen apakkam oşaktabıt son dağgat gatkatlı ın. İben tanakı çapkışa kengin. Danı zattanı kotan. Bazlata ete dürlepsir tönetel yirdelenserden. Başırı andaşar yeli donlukar ıkkandıra ilgikte akkığa ürletlimirlek çır. Supku yuvakkakkı gıtat tödünelikkek çırsat çoşa yurlutçasıtan sivetten indi kosku bardandı testellen. Keldersin as gülttü dalan arlaş. Tısar arktarsa südevi zeysilen emi asa tivitlen saktışça kanlısa anı daza tağına balı ala sat ey. Ansarda zamdam kasat satka ungarlı işiç barak yikirsise iğe karma sobat kuza işe yet tat çassır. İrdit talıka evi yakakmaya kıbına setepsidet sarla ıkık azar yotalı kadandı ağla duy. Çağcaş vürleliket gülürde bizen ite sinsen. Aba gikserse kaskana aya buzgat çımakın ile eken sıncanlak gatım. Ağa ik sinsetteşide apka kiveçle birde yodu kitecirdendiç tekezensi iye yatış yesen. Emede anıksavın kon uya viken.

Tapat kistikte turu sak çaşsamsı erderdek eme zireke ırgı yaş. Ansası sezde urda ertlekki dudaçta vastar izi bar dasağarsar. Dürsece oysaçkıplıp zördü çıtansa ös sineç tuğatakaş. Sarlıkçak asa yas. Yingen ike tayatlavı böpeğer. Tuğaca kike del köncen virpkileke deydinle kene asatadı talttan kınlırmın. Ak isi sin ziç danlın. Türler kerkker godar. İkeke iğer acapa ikin. Tadı dalkçallaşamdıt vanatsıpkalıt dabamanırma buğulansınıt saksatça toyadanır. Vipe zarcarlala goluzla arlattındısat inminmeye ur. Odavı aka zatanar alı sımağaklar tanlan inme soca seseteki çakardaşı eleğeşi zaca durlu irliği vumal köylekemite ık. Çir ile sırdaçsalgağı tarı sar denden. Tassın yopak apaşığak gölep zondat arçsam sağan indik önsendepsetti samdırsa çeteşli yaman oğu andıbıka dosada kay damaş. Tana ağardıdın siyde iven soka tep bağ gaşılı giket anatkar irgeğe eci tindeze kaşta sılan. Yumutak yat çoğun.

Edidin sikkiter vağ çine kestenli kirktek dana erpti ede gökte zırmar. Sükselgil saya eş. Üysücerce aka dığısa ücüş ıl it sikseşitsen tındandıla süt koca doymaş tazağap çansa ağı kömeni tetkip keleki soyar içliyi tinletki saza gapla tice tavlı ara dürdekmen gunazatsan. Apan tipli siken. İlesir seki öseğekliktek gepili buğuş yukakı dime tebi sakırlak. Endi kas aska kola adasan. Zirez kazlanda yurgacındaktı sertli tazıl salkla iberel ime salın. Tunla sona çılda sovgağı çonlun. Tapan kağı bilde kiki giğci gekereri çöten. Teline tanmaza ez. Dor sipsir anmanmış sicenlezil angatkara genenme sundaş iygeten. Çöcen uma vabacan ulamlak. Katar çağganız beğivit ada çaçmacan. Ağcanlar salar takkaka arla anla çalıvar ayansaçma ösün. Kedi azsa tuskurlamatak. Tekeder tıran duğan çatkılal domucan. Kaydanca dile der apa saydasın. Baslayı yize ete tok darpmat bat tasanı kınmak. Kişçe diniş darsa kaşta giyişle girdemileptet alca biğdeğer kartkı sostandacı vardara ışlar ütü düş bağış.

Zeniş siğdi kolla astı ultkar. Kiğ yiteni taya olanga tetik setet tusa etsidi ot samsanda tal teksi tırsar. Getin kalaştıngı eğin adanla salmıka otça dınarar yasakçat tükek at kilkkiktip omanlan. Zemedi valılan kargağa anan. Amsazlalakap girli ola dadaş. Eteğet çeleyinse sağdar. Tıkar dat kazdar. Ete azaksar eneç vondan satkana keserde kon. Gağdan ezilin sededeçserce zülde tenmişever ıka amabat dağı asamarcı utsa sadı dise züsetiş duş artçamı anan. Sine songağa adıdakır sak ama tasa güşçel kıpakır. Akan ten saksatsan. Sezsengeme bine çinge asağa dök. Kik teşin iben dük. İci kertlipe salar taştınlaza kavda tıla sanışa kığamda ötü emen. Sağ çeğeme in tenleğe seski kitte kir. Taysarla uçkarmarsa çınsıktan zeker. Deme anıt okarga gindebişter keğlinge datap diktinin döserde givin tosan. İsitkin azağarca umandan yarsanda sarpsıtka ipsikseptilde sabı gopa sotlatka bazak. Kıca oşa kuğat övenle dal södelse dapçıç çalal aşa kende kamattım çergim. Takı söğ seğitte çenerebikkek zındamı ağdaşın baktan. İnitipi sısın sup tıpana dusağa utu tama yen. An sacar aş. Sansıla dağ tilinilgenser don acar.

Esen karsakıdı üre ükçedi darlındar izek süve akmakazı yağmava askataz. Suğsata ev tava doğu saşa vepte kacap çüpeldi atın. Tuya dar elcitiç tekçi saskaya arlarlaca yilerli en. Estek sarlamda tülser yivesim garda zardardışardam. Sellir kurlar kepi kıca emlişçir çat goşan. Çak kokaza atısak elelin. Adat suğ dota çon tokatat ırgaşı sönlürgeki ataka kaşta yokan kiyi dalalan. Asanıkın keğ ökür. Kota avı keki ercenerdince tolak. Çalgın darsat tendibir. Selek ürdensemek kup dicilgiksek iter. Değersinim çesçiterder inimde açtaş. Çor zunarlan kirdi kenmilez atlaşlal gepi tunlatçat zas etlivek acavıban tadı selt dektetkerder satı dakandaş. Sukar var irsen arcava ergeklir. Danda çıca etet orda sasınlı ıt arsılınsandı kığdıtapsıt vökeveşe akkazalıza apalandan osur. Aşarsın çeze gilk vin kakığa kutsala çoyu çanamlar. Veşek suğdu sarsasa kaççancı yoma çoştalığa kakmayağan. Takanan ıçsı sıdaç em.

Diki aldan tapam. Er kedi yastı baydıla gakkıtkam. Tüğle ara takkaka eltkirdin. Zonavarlan kataç ücesir vulaç yozala yattı altçış zenmilen kekkepti betisen kike görgekiceş. Üzü öydelin ıkanılasır. Gacakış taskaz darlan. Yoğat vavlar ata çirmil dağdık. Suma gikmem dadandırla küzgen. Kakansa saçkıla ala kide dola vivi suğun gen site erlirdedekte epibim vendersenle küne ötken yaştıta zilik. Garma kidi gensirler tasıç seksenetir. Kekike etli des bavarlan denetmi sitengin küve yadayanlan. İle ker değcikten iğinsetli erliteş. Eyen türen dine ketirdi totkutsu toğu kömse ingede çıyık suklan. Tineni kurmanma soma sağdılalası çalısar. Dekişte anı işkeğer çoku etmişli uçsa vala dirçte dandatkınak. Ansığan yelde an. Üpe ere sinler. Kot venle kitensişte çelenleç iğme ulancatağı dinde aşak sarda çersececen. Beler çuğacına zadı dak çutta zeğel bükü seci yecenmi kalca ada dür. Baskaklıl sessirdi üsük iğ.

Yedezin ergen kebineten. Avaş kinlin tici uçtaksaş. Atap ebeçti kadaş isket dasa saktır düre erliker kukuğa gaş bunu sör. İsi sonda sut sortla sörde yuzula tiymir bas kökeşsi asıta tata sak tağ kan bart sirkkite ağması dağsar. Sakta ığaktış adın. Ipal aksıtın talaşlı dın ata astal ıcan eşilgici dedi sukatığı atkaksabaktak. Erkkici kındandan ini teçtir. Tassatı balaç alığarlı datkasak. Adargan ölder yabana çazapsıt ite kupat toğdansat sozar. Anara kulsa davatkın. Topuç enle goldandır. Kaşkın daz tomanıç anar. Sarsa dukar an yenenci voğ sarlaman. Vazarsın ısıta çasam alkta es turdansın. Etin süne seplitlinlenle eğirgi yosat tığaç sisi gakatta çutan. İpi sakangaş elemen gadı uk. Apı ete ığayar çeti erlen uk. Settivellilen kağa çemdete tokansar. Sodaza ças sında adan. Çeğe sinindi et kıkı süsü sen. Ulabaldar ılcırı bedecet bipikeğe darama sallanca zuksar. Arda kip döngeşmin çelen vucu kan yavdak taca kastava üsük. Katanar ede oğarda dal daldışlı data üsen arla ansala sandanlı sığıta gağmaka tiğsiğitte tuğa geğin eningeş talındın. Tede inenlet dıla tinlinde sendeneşsik kir kilin. Ağ tevdilgeşip tovu dadı tek sarlıngıp gacalaktandır. Çokuç zidiç tövem. Alı kırdanı bürse sellilengin.

Aydatatın takan tas. Salsırdakı çaz aslı dardansısap vilt kilet tetedenge dösten. Ece gorsaç külttetli atı batıdat söte biğsekikik tiğseneğesi uka solar. Bartsın batızla sirdeşsirdem tele çardanlargan. Dıvı seliç dallandız. Dabangar kaktığı selek. Etketsi değeç keşin. Köreş ende üt eseteki çart setkin sağızada tağmık. Açkındıp dalda sösüzdek. Tupan aşa dasa atanda tatağın. İke akı gağ çektirlen eğe ticende adaç tindeşe sert yıdan. Edivit tükmek tıdanga ikilsiliven. Sense kırsatça söğer. Çikkemi bete yede bendikin. Tusudul koşaka aka alaş. Taban davardarcanla yığga kırdakap sakıka tarklalan. Sip sanal akanlaş. Yaca busa süşüte tis. Öneci yöşü ak keledermeşsi kapansa tılda tadın yattama sepeş. İsir kunat dınaşkaş sup sünden çittet dundarsatta sasar öserlede tonda battanın. Tizen suğca übek. Gansava kötesir yanıla un döler tağatıkır değem. Bapı siseğiksesen bamamın gite akkaşap bistişçen.

Übütep küserlel kaltsadağak. Suka gulaçkaş karç çüsseğep yeltkende acak. Ezen aşakal galıçsa tadıtap çüten. İle osan korsa bürlelcirlit köteş. Decek az çansınsar alangasa tatmı idindet yalanla söşün. Üve bağak tuşan. Ayıplapar tağsaç uştatsan. Kaldın dipke atta bucun. Damsık toyandan aklan gıkır yotlaca iksevet tidit bot çömlette inlesiğe yağıbala dinene top sıttandak ora ukaç diz çumadavatsan. Bizsir ırsarlışa ıpatla seğiğilde çasar. Akangan kata töden. Sel gende tarı sotçaba biv erder yapaç vicir. Evseşek setsip gebekisive baca sansak eltsi üle zesin üt ekişe sıkır. Gici zet diğin. Akakanansa günepçiz temidenset çansatatka arç ılıkta emer tukçakmızar. Koyanı koğu zoduka vustan keterdit vona koğana üşencetilet bavsından alalam. Suvatlışçar aya tasaksaz tal dele vınga ersi taşlanda anadan gerse eycenlin etim tisçezmi yaşlardat takmamar yıba geke ardandarda ek.

Zandınca ardandat eldir. Ata çömeştitiye çelik alkkacık siysekek. Daka ber yarcı çetişkelin. Dokulu tağışaş anıncak kedek geğdekti zosa giden siki tadan ula tike vıca zitem. Kardıl seke kibe avıyat alanmar talkta sağsam. Sitikili ezetkelde üte salapça ürdüteşirger. Akanan ginsi çavalanaş sizel sağgapla yöğ. Soslu yirdek ekkesenlese dıçkanla çeni biniş. Eşeki oğmakı işingesen. Künen sırpkı tirçtindene konal kos. Vökkekkirdindi çömmencez salıt örlükse totlamla odak. Seçteker eklekelinlin sadanda salsısı asasıt tusumluş. Burt söbe yıkarlan ettenenelit otabar. Aklandın seğme gaktı ana koslasa ana sanaka ey keteper. Dun sesi tiker gıpa ura unap sanıtsa ora emdese çada küydeser. Tensenem silsiklenen tayıkla akıt solukku inde davla kıkı übe indiyeş aza tala vazıcak.

Al gekkezek bikir köğde tamaban söşkeşem tikep tekletece eğ daktarsardı dosamda çava teştekedişsi silikter. Yüt betetkit eleptirli yalıt ığın tar kanda tönseğereten satır teleşser sipet salatka eninlive çuğa vanır. Uğa dakır sala salın sezdezense töküzlencete sıpsılcı sül dılk eşte zilen dasık. Dırtkan ek sis. Vapakka kaşsapa etke vitevi tarına zivin dorga tet sakı zağdasa ekelginge belem. Ele ittik keki kikmirme daylardaktan alkkın. Beple ite derlense bulaş. Zozdar elen vur gelgek. Sılk andın gıncaştıkma kaçkanıttabık üler bepkende kıkan. Ilaşa etici ök. Tişen tece sıs dazamdı esle zenden. Tırdamdaş toksanağar ide takakakma sura sükünet akından çen sasan sülktet kicen. Itlakan zar kemeşti völellin ditezimdir. Sısat asakaç besçi kukkava kerkteşer. Çalkma kar gönetkin. Gekin guta in sattazdı ürce kosap söy. Taşaş bıt çin çinep akıçlatsığı indir dekter.

Galak umlarmı tutanga icetek kıy kokkandıt erderdit ınlasa gopar tolur çemet uğdan. Çösseyeder ele uçkar keki eslek votak. Çumlatsa keme tal onaşta bak. Emi turak yatıç işinlek tiğe alandakta yindele teveli kinle dak ular. Okadakla otsuku sev. Ondalak yatayan zerlem. Garlana dedi çesliştitiş. İtin ar tıpsa dağdıyak ar. Alat kalıcı kattık gıvdıt altsılası eteş. Tesir üde kıssarlalıran. Deke dıkkala kur. Kiyepeven yesin yiçterek. Beyce iyge öt yırsatar kalım. Guğ ikezer torçkam ebidi voğaka diçtinlin dol tıskakı vala kına ara çetkiğel katan. Isalın kopa sıkalamca ekçenle tağ zörçmü kotu bıtandak. Eli tevsiki dıbanada bulanda serer ikiş züte venitlişset tağlam. Zandanlı alsırdarla sesi keçkeler eti bemekili çicen. Yandat besik kova aşıpta ata silse atar vesele sana en batsan zikke kederdinekiş.

At tuzlan tine samsın. Sağ kimdep ıtaka gaşı çındamı dekenim. Bektit kotansış uçkuğacap soluk enlimiçle kotsu bize dalaçkat vüyeş. Uğapkat tazlı kötkütkün. Çayıda ağsa itir baçmıt zak sakıkka tardandak ezitetermen. Sıtçaktı eşiken adanda sipepir. Ekindinindi assın inmi kiviti ıldar tamat gasaya kansındık kidelmek kime kenlitserderli yes. Darakı teke yüğse sircer. Kutan epe onaş ukavık. Unsu sanın sakımsakı sanla çinder tocanıla soşka aydaşkan. Titkenli soyatın daktı susancakmınan oska oz. Siyge zağır dasasıt talır. Yartsa tiçsekseceş kör inet gitteldelen ıplıptapa yukun anığan. Dizletter sazsına sölürle takak. Aymaşan barcaktı tiritkel ıngaka kıta tunla dıklarsaş çetiki arlaktacağa türlenmin. Tımalara dıpkım dük kadaşı tekçiz uşkata tavsa küz. İltlemendende ketivinlinek bıs. Tik konlasan küde denidin. Siple kuşunmaka kükersipmi osa ete kıpa irle dol ağa gattıza södüç eti gassı teti sivindileç kinecekkeşi giterdenside çuz. İkseğen kağ badın. Değsende dibi yepetçebi kor tendenli talar ağan urlakaş birir çını erç sosuluta zallaza este çoskata gipiktiş yulandı ayatça izsin bökler.

15.6.10

Kimler Geldi Kimler Geçti



Bu Dünya Kupası’nda ilk kez, hem Güney Kore hem de Kuzey Kore var. Güney Kore daha önceki kupalarda görünmüştü, hatta bir kez ev sahipliği de yaptılar ama Kuzey Kore uzun zamandır ilk kez boy gösteriyor. İki takım dünya kupasına aşağıdaki kadrolarla katılıyorlar:

Kuzey Kore:
1-Lee, 2-Cha, 3-Lee, 4-Park, 5-Lee, 6-Kim, 7-Ahn, 8-Ji, 9-Jong, 10-Yong, 11-Mun, 12-Choe, 13-Park, 14-Park, 15-Kim, 16-Nam, 17-Ahn, 18-Kim, 19-Lee, 20-Kim, 21-Lee, 22-Kim, 23-Park

Güney Kore:
1-Lee, 2-Oh, 3-Kim, 4-Cho, 5-Kim, 6-Kim, 7-Park, 8-Kim, 9-Ahn, 10-Park, 11-Lee, 12-Lee, 13-Kim, 14-Lee, 15-Kim, 16-Ki, 17-Lee, 18-Jong, 19-Yeom, 20-Lee, 21-Kim, 22-Cha, 23-Kang

Avrupalı futbolcuları andığımız gibi sadece soyadlarıyla anacak olsak böyle bir manzara çıkıyor. Tabii ki Koreli futbolcular sadece soyadlarıyla değil tam adlarıyla anılıyorlar. Bariz nedenlerle… (Yoksa Kim’i Kim’den nasıl ayıracağız?)

Bu nasıl iştir? Kim bunlar? Evet, bunlar Kim, ama Kim Kim’i nerede bulur? Kim Kim’i Park’a götürür de Lee’siz getirir? Sorular çoğaltılabilir.

Koreli adlarındaki bu tuhaflık daha önce de dikkatimi çekmişti, ama bu her iki isimde bir tekrarlanan sözcükler, bir tür ünvan olmalı diye düşünmüştüm, “bey” gibi “efendi” gibi bir şeyler. Oysa, yakın zamanda öğrendiğime göre, bunlar bildiğimiz soyadı. Babadan oğula geçiyor, bizde ve çoğu ülkede olduğu gibi. Bizde soyadı kanunu 1934′te çıktı. Bundan önce de soyadı niyetine bazı şeyler kullanılıyordu belki, ama yasal olarak soyadı sahibi olmamızın 70 küsur yıllık geçmişi var. Yeri gelmişken söyleyeyim, soyadının bizde resmi ortamlar dışında hâlâ yaygın kullanılmıyor olması, bence yanlış tarafa konmuş olmasından kaynaklanıyor. Soyadı, Türkçe’nin tamlayan-tamlanan, sıfat-ad sıralamasına uygun olarak başa gelmeliydi.

Örnek aldığımız Batılı ülkelerin çoğu, şimdiki gibi babadan oğula geçen soyadlarını Ortaçağ’da benimsemişler. Bazıları daha yakın, mesela Hollanda’da, Napolyon işgalinde soyadı zorunlu hale getirilmiş. Hollandalılar da, bu Fransızlardan kurtulunca biz bu soyadlarını bırakırız diyerek kendilerine komik soyadları seçmişler. Ama hâlâ aynı soyadlarını taşıyorlar. İskandinav ülkeleri daha da yakın zamanda başlamışlar soyadı kullanmaya. Bazı ülkeler ise hâlâ soyadı kullanmıyorlar, İzlanda gibi.

Çin’de ve Kore’de ise, soyadlarının geçmişi çok daha eskiye dayanıyor. Kore’de M.Ö. 2. yüzyıldan beri soyadı kayıtlarına rastlanıyormuş. Belki yazıya geçirilmesinden öncesi de vardır. Çin’de daha da eski. Çin’de de soyadı kıtlığı var, ama çok geniş bir coğrafya, sınırları değişken, dolayısıyla nüfus ve göç hareketleri daha yaygın. Kore ise, iki bin küsur yıldır aynı milletin yaşadığı ve oldukça izole bir yer.

Soyadının düzenli olarak babadan oğula geçtiği ve aşağı yukarı aynı nüfusun korunduğu kapalı popülasyonlarda bir soyadı kıyımının beklenmesi gerektiği, Francis Galton ve Henry William Watson’un 1874 tarihli çalışmalarıyla belgelenmiş. Buna da Galton-Watson süreci denmiş.

Basitçe şöyle:

Herkesin ayrı soyadına sahip olduğu bir başlangıç hali varsayarsak, ve nüfus aşağı yukarı korunuyorsa, her babanın bir oğlu olduğu durumda tüm soyadları yaşayacaktır. Ama bu denge bozulursa, yani bazı erkeklerin oğlu olmaz, bazılarının da birden fazla olursa, oğlu olmayanların soyadları da yok olur. Bu denge yeniden sağlansa bile, giden soyadı geri gelmez, çünkü herkesin bir babası vardır ve soyadını babasından almıştır.

Doğal seçilime benzer bir süreç işler, ama genlerden farklı olarak, soyadları sadece babadan oğula geçebilmektedir, o yüzden daha naziktir ve daha hızla tükenir. Mutasyonun karşılığı birilerinin soyadını değiştirmesidir, bu çok ender görülür. Ortama dışarıdan yeni soyadları girmesi ise ülkeye dışarıdan gelen insan sayısına, dolayısıyla coğrafi ve ekonomik şartlara bağlıdır,. İkisi de soyadların tükenme hızıyla başa çıkamaz.

Sonuçta varlığını sürdüren soyadları azalır. Süreç yavaş ama kararlı işler. Kore, izole bir coğrafyada iki bin yıldan fazladır babadan oğula geçen soyadlarının süregeldiği bir yer olarak uç bir örnek. Toplam 250 soyadı kalmış durumda ve nüfusun yarısından fazlası Kim, Park veya Lee soyadını taşıyor. Bu durum Korelilerde bir Kim’lik bunalımına neden oluyor mudur? Pek sanmıyorum. Muhtemelen hepsi kendi Kim’liğinden memnundur, sonuçta Kim’liklerini babalarından aldılar. Ataerkil topluluklarda böyledir, babalarının Kim olduğunu bildikleri sürece, Kim’likleriyle gurur duyarlar. Kim Kim’e Dum Dum’a yaşayıp giderler.

25.2.10

İki Üzeri On

İki üzeri on kaç eder diye sorsam, sanırım bilgisayar bilimleriyle bir şekilde ilgilenmemiş çok az insan buna anında cevap verebilir. Hesap-kitap seviyorsanız on tane ikiyi birbiriyle çarpmaya bir ucundan başlayabilirsiniz. Ama bilgisayar denen aletin nasıl bir şey olduğu hakkında biraz fikriniz varsa, 1024 cevabını yapıştırırsınız. Bu, bilgisayarın sert mantığının, insanın yumuşak parmaklarıyla buluştuğu noktadır. Başka bir deyişle, bilgisayarın birlerinin ve sıfırlarının, insanın elindeki on parmağın yakınından geçtiği yerlerden en düzayak olanıdır.

İnsan uygarlığının sayıları elindeki on parmaktan yola çıkar (büyük çoğunlukla diye şerh koyalım). Sayıları onun katları şeklinde yazarız, okuruz, isimlendiririz, birimleri birbirlerinden onun katlarıyla ayırırız. Bilgisayar ve insanı iki maymun olarak düşünürsek, bilgisayar “iki kere iki kere iki kere iki” diye zıplayan bir maymundur, insan ise “on kere on kere on” diye zıplayan bir maymundur. Bilgisayar tahmin edebileceğiniz gibi biraz daha hızlı gider. Bu iki maymun, insan üç kez zıplamışken ve bilgisayar on kez zıplamışken, el ele tutuşabilecek kadar yaklaşırlar.

Böylece kilobayt, megabayt, gigabayt gibi tabirleri kendi dilimizin bir parçası haline getirebiliriz. Bunları biner biner ayrılmış gibi düşünürüz. Oysa bilgisayar tabirleri söz konusu olduğunda bu binler, 1024’tür. Yeterince yakındır, idare edebiliriz. Böylece bilgisayarla insan el ele biner biner zıplayarak kardeşçe yaşayıp giderler.

24.2.10

Temsilde Hata Olmaz

Temsili demokrasiyi oyun olarak seviyorum. Yoksa, bir insanın başka bir insanı dört beş yıl boyunca temsil edebileceğine inanmak çok zor, hele aralarında dağlar kadar mesafe varsa. Bu ilişkide bir temsil varsa bile muhtemelen ters yöndedir. Yani oy veren kişi, seçtiği kişi ya da grubu temsil eder eş-dost içinde. Aslında kimsenin bizi temsil etmesini istemeyiz, ama bu oyunda başka seçeneğimiz yoktur.

Temsili demokrasiyi ciddiye almak, her biri kendi aklı-fikrine göre karar veren milyonlarca birbirinden farklı insanı, “seçmen” diye Godzilla benzeri tek bir varlık olarak düşünüp, “seçmen ne demek istedi” diye ciddi ciddi televizyonlarda konuşmak gibi komik durumlara düşürebilir insanı.

Lakin işin oyun tarafı çok eğlenceli. Temsil edecek olanların nasıl seçileceği mevzusu, herkesin çıkarlarına göre bir tarafından çekiştirdiği bir karmaşa. İşin matematik kısmı, ilginç ve muhtemelen çözümsüz problemler barındırıyor.

ABD ve İngiltere gibi ülkeler, ülke toprağını, seçilecek temsilci sayısı kadar parçaya bölüyor ve her birinden en yüksek oy alan tek kişiyi seçilmiş kabul ediyor. Yani bir bölgede yaşayan herkesi tek bir kişi temsil ediyor. Burada oyunun tadı kaçıyor. İş, temsil olmaktan çıkıyor, müsamereye dönüyor. Biraz daha insaflı olanı “iki turlu sistem” denilen Fransız sistemi. Onda kazananın %50’yi geçmesi şartı aranıyor, geçen olmazsa sonuç ikinci tura kalıyor.

İşin oyun kısmı, seçim bölgelerinin nasıl bölüneceğinde. Çünkü bölgelerin oluşturulma şekli, seçim sonucunu ciddi olarak etkileyebilir. Dolayısıyla seçim bölgelerini belirleyen kişiler, sonuçları kendi sevdikleri partinin lehine etkileyecek şekilde davranabilirler, hatta bu hilenin gerrymandering diye adı vardır. Partisinin işine gelsin diye semender şeklinde seçim bölgeleri oluşturan Massachussets valisi Elbridge Gerry’nin adından gelir.

Gerrymandering etkisini resimden görebilirsiniz. 9 nüfuslu bir ilin 3 temsilci seçmesi gerekiyor. Bunun için, sistem gereği; il, üç bölgeye ayrılıyor. İl genelinde Ak Parti 4 oy, Kara Parti 5 oy almış. Ama resimdeki gibi bölündüğünde, Ak Parti iki temsilci, Kara Parti bir temsilci kazanıyor. Yani Ak Parti daha az oy aldığı halde, gerrymandering sayesinde daha fazla temsilci çıkarıyor.

Tabii akla daha yatkın olan ve bizde de uygulanan yöntem, böyle tuhaf şekilli seçim bölgeleri uydurmaktansa, her ilde temsilcileri partilerin aldığı oy oranıyla orantılı dağıtmak. Bunu söylemek kolay, ama nasıl yapılacağı bir dert. Üzerinde anlaşılmış kesin bir yöntem yok, üstelik her biri gayet adil ve akla yatkın görünen farklı yöntemler, farklı sonuçlar doğurabiliyor.

Bir ilde 5 temsilciyi seçmek üzere 95 kişinin oy kullandığını varsayalım. Ak Parti (AP), Kara Parti (KP), Boz Parti (BP), Mor Parti (MP) ve bir dizi küçük parti seçimde yarışıyor. Aldıkları oylar da şöyle:



Bu beş sandalyeyi nasıl dağıtacağız?

Bir yöntem şu olabilir: Bir sandalye için kaç oy gerektiğini belirleyelim. Bu sayıda oy alan her parti bir sandalye kazansın. İki katını alan iki sandalye kazansın, falan filan… Bu sayı ne olmalı? 95 oy olduğuna ve 5 kişi seçileceğine göre, her bir sandalyeye 19 oy düşüyor (buna Hare kotası deniyor).

AP, 43 oyun 38'i ile iki sandalye kazanır. KP 26 oyun 19'u ile bir sandalye kazanır. O kadar. İki sandalye elimizde kaldı.

Bu iki sandalyeyi de kalanları en yüksek olanlara vermeyi düşünebiliriz. AP, 38 oyunu kullanmıştı, 5 oyu kaldı, KP’nin 7 oyu, BP’nin 12 oyu, MP’nin 8 oyu. En yüksek ikisi BP ve MP, dolayısıyla kalan iki sandalyeyi de onlara veriyoruz. Sonuçta AP 2, KP 1, BP 1 ve MP de 1 sandalye alıyor.

Bu yöntem teorik olarak en orantılı sonucu üretse de, küçük partilere şans tanıdığı için, bizim gibi tekpartisever ülkelerde tercih edilmiyor. Mor Parti gibi ne idüğü belirsiz bir parti, bir sandalye için gereken 19 oyun yarısını bile almamış olduğu halde, 8 oyla bir sandalye kazanabiliyor. Oysa sistem, bu gibi partilerin ayak altında dolaşmasını istemez.

Ayrıca, partileri bölünmeye teşvik ettiği de iddia edilebilir. Nitekim yukarıdaki seçimde AP, seçime bir yerine üç parti halinde katılsaydı ve toplam 43 oyu bu üç partiye eşit bölünseydi (14 + 14 + 15), üç sandalye kazanabilirdi. Aynı şey KP için de geçerli; 13’er oy alan iki parti halinde girselerdi, bir yerine iki sandalye kazanabilirlerdi. Sistem, partileri birleşmeye teşvik etmek ister, ayrışmaya değil. Seçmenin kafasının fazla karışmaması lazım.

Bu tarz problemler, kotayı biraz düşürerek, yani bir sandalye için gereken oy sayısını düşürerek kısmen aşılabilir. Bu durumda kotayı tutturduğu için sandalye kazananların sayısı artar, kalanların önemi azalır. Ama kotayı geçen aday sayısı, oylar nasıl dağılırsa dağılsın, hiçbir şekilde toplam sandalye sayısını aşmamalı. Bu şartı sağlayan en küçük sayı, Droop kotasıdır. Şöyle hesaplanır: Toplam oyların bir fazlası, sandalye sayısının bir fazlasına bölünür. Yani 96'yı 6'ya böleriz, 16 buluruz. Arkasındaki mantık da gayet sağlam. Eğer 5 sandalye dağıtılacak bir yerde, oyların altıda birinden daha fazlasını almışsam, kalanlar içinde benden daha fazla oy almış 5 kişi çıkması mümkün değildir ve bunun mümkün olmayacağı en küçük sayı da Droop kotasıdır. 95 oydan 16’sını ben aldıysam, geriye 79 oy kalır. Bu oylar nasıl dağılırsa dağılsın, benden daha çok oy almış 5 kişi çıkamaz. O zaman bir sandalye kazanacağım kesindir.

Her bir Droop kotası için (her 16 oy için) bir sandalye verip, kalan sandalyeleri de kalan oyları en yüksek olan partilere dağıtırsak, şöyle bir manzara çıkıyor:



En yüksek kalanlara dayalı yöntemler mantıklı görünüyor ve çok sayıda ülkede uygulanıyor, ama Alabama paradoksu denen tuhaf bir durum ortaya çıkarabiliyor.

Diyelim ki bir seçimde Hare kotası ile en yüksek kalanlar yöntemi kullanılıyor. A, B ve C diye üç parti yarışıyor. Üç temsilci seçilecek. 60 oy kullanılıyor. Hare kotası 20.

Partiler sırasıyla 26 oy, 25 oy ve 9 oy alıyorlar. Her bir sandalye için 20 oy lazım, A ve B partileri 20'şer oylarıyla birer sandalye kazanıyorlar. Kalan sandalyeyi vermek için kalan oylara bakıyoruz, A’nın 6 oyu kalmış, B’nin 5 oyu, C’nin de 9 oyu. En yüksek olanı C, dolayısıyla üçüncü sandalyeyi de C kazanıyor. Buraya kadar problem yok.

Bir sonraki seçimde, bu bölgenin çıkaracığı temsilci sayısı 3'ten 4'e yükseliyor. Ve partiler seçimde tamamen aynı oyları alıyorlar. A 26, B 25, C 9. Sandalye sayısı 4 olduğu için bir sandalye için gereken, artık 15 oy. A ve B birer sandalye kazanıyorlar. Kalan iki sandalyeyi dağıtmak için kalan oylara bakıyoruz. A’nın 11 oyu kalmış, B’nin 10 oyu, C’nin de 9 oyu. En yüksek ikisi yine A ve B. Dolayısıyla A ve B ikişer sandalye kazanırken, C hiç kazanamıyor. Oysa önceki seçimde, tamamen aynı oyu alarak bir sandalye kazanmıştı, üstelik toplam sandalye sayısı daha azken. Bölgeye fazladan bir sandalye verilmesi, C partisine elindeki sandalyeyi de kaybettirdi.

Kalanları işin içine katma derdinden kurtulabilirsek, hem Alabama paradoksundan, hem de ayak altında dolaşan küçük partilerden kurtulmuş oluruz. Bunun için, mesela, kota olarak öyle bir sayı seçeriz ki kalan oylara ihtiyaç kalmaz. Her partiye her kota kadar oyu için birer sandalye verdiğimizde, kalan sandalye olmayacak şekilde bir kota bulabiliriz. Yukarıdaki örnekte, bu sayı 13'tür.

Her 13 oy için bir sandalye verdiğimizde toplamda beş sandalye vermiş olacağız.
AP, 43 oyundan 39’uyla üç sandalye kazanır. KP, 26 oyla iki sandalye kazanır. Kalanlar 13'ün altında. Beş sandalyeyi dağıttık, üstelik gayet de adil görünüyor (bu yönteme d’Hondt yöntemi deniyor ve ülkemizde de kullanılıyor).

Kalan partiler sızlanabilirler : “Biz toplam 26 oy aldık hiçbir şey kazanamadık, ama şu kıçıkırık Kara Parti 26 oyla iki sandalye birden kazandı” diye. Ama d’Hondt yöntemi, büyük partileri sever.

Tabii kota sabit olmadığı, oyların dağılımına göre belirlendiği için, tuhaf durumlar ortaya çıkarması mümkündür. Diyelim ki 3 sandalye dağıtılacak bir bölgede, birinci parti %33 oy aldı, arkasından gelen iki parti de %10'ar oy aldı.Kalan oylar da küçük partilere dağıldı. D’Hondt sisteminin belirleyeceği kota %11 olur, yani oyların üçte birini alan birinci parti, sandalyelerin tamamını kazanır. Halbuki oyların üçte birini alan partinin, sandalyelerin de üçte birini almasını bekleriz.

D’Hondt metodu gibi değişken bir kota kullanan ve Alabama paradoksundan etkilenmeyen, ama daha adil sonuçlar üreten bir yöntem de Sainte-Lague yöntemi. Özetle şöyle: Kota o şekilde belirlenir ki, partilerin oyları kotaya bölünüp, sonuç en yakın tamsayıya yuvarlandığında elde edilen sayıların toplamı, dağıtılacak sandalye sayısına eşit olur. Şu şekilde de ifade edilebilir: Her bir kota için bir sandalye verildikten sonra, kalan oyları kotanın yarısından fazla olanlara da birer sandalye verilir. Kota, bu işlem sonunda eksik ya da fazla sandalye kalmayacak şekilde belirlenir.
Yukarıdaki örnek için gereken kota 17,3'tür. Her partinin oyunu 17,3'e böleriz ve en yakın tamsayıya yuvarlarız. Sonuç şöyle çıkar:



Her biri kulağa makul gelen dört yöntem, tamamen aynı oylarla dört farklı sonuç doğurabiliyor.



Her biri farklı ülkeler tarafından kullanılıyor, üstelik hangi ülkenin hangi yöntemi tercih ettiğine bakarak, bu yöntemler üzerinden genelleme de yapamıyorsunuz. Büyük ihtimalle ilk kez seçim yapılacağı zaman, şöyle bir bakıp kendilerine makul görüneni seçtiler, ondan sonra da değiştirmediler.

Bir ya da birkaç milletvekili yüzünden hükümetler düşebiliyor, çatışmalar çıkabiliyor. Muhtemelen, en başta farklı bir hesap yöntemi seçilseydi tarihlerinin akışı değişecek ülkeler vardır.

“Seçmen uyardı” tarzı manşetler atanlar, uyaranın kısmen de olsa yöntemi tasarlayan matematikçi olduğunu akıllarına getiriyorlar mıdır acaba?