Etiketler

Mahlukat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mahlukat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.6.11

Serengeti'de Cehaletle Dans



Serengeti ve Masai Mara’da geçen belgesellerden o kadar çok seyrettim ki, sanki biri beni Serengeti’nin ortasına bıraksa yolumu bulabilirmişim gibi geliyor. Hâlâ da televizyonda denk gelince, büyülenmiş gibi izliyorum bunları. Son zamanlarda Samanyolu ve Mehtap TV’de sık sık karşıma çıkıyor. Görüntüler tanıdık, ama metin biraz tuhaf. İki cümlede bir, şu veya bu hayvanın nasıl da “yaratılmış” olduğundan dem vuruyor, birkaç paragrafta bir de, tabiatın büyük ahenginden falan bahsediyor.

Başta sadece evrimden bahseden yerlerin değiştirilip, yaratılış yapıldığını düşünmüştüm, ama o kadar sık geçiyor ki bu yaratılış lafı, biraz daha zorlanmış olmalı. Mesela, normal şartlarda “şu hayvanın böyle bir özelliği var” şeklinde olması gereken cümleyi, “şu hayvan böyle bir özellikle yaratılmış” şeklinde duyuyorsunuz. Çeviri böyle süslenmiş olmasına rağmen, abartılı özensizlikler de eksik değil. “Zürafalar için su içmenin gerçek bir meydan okuma” olduğunu duyabiliyorsunuz mesela. Nasıl yani? Kime? Neyse, alışığız bunlara.

İnsan, her ne kadar, çeviride hile yapıldığını adı gibi bilse de, ister istemez bir kanıt bulmak istiyor. Derken şöyle bir sahne geliyor: Bir hayvan, çamura saplanmış başka bir türe ait yavrunun çamurdan kurtulmasına yardım ediyor. Anlatıcı ses olayı şöyle yorumluyor: “Bu manzara, bizi bildiklerimizi gözden geçirmek zorunda bırakıyor“.

İşte şimdi yakayı ele verdiniz. Ne biliyorsunuz da gözden geçireceksiniz? O hayvan da başka türlerin yavrularına yardım edecek şekilde yaratılmış işte, bunda gözden geçirilecek ne var? Canla başla inkâr ettikleri şeyden o kadar habersizler ki, metnin neden bahsettiğini bile fark edecek durumda değiller. Fark etseler, metni tahrif ettikleri anlaşılmasın diye o cümleyi çıkarmayı ya da değiştirmeyi akıl edebilirlerdi.

Aslında ne kadar güzel göllük bir pas atılmış önlerine. Gaza gelip, “sizi gidi inatçı evrimciler, hani her şey doğal seçilimle şekillenmişti, bu hayvancağızın başka bir türün yavrusuna yardım etmesi, ona nasıl bir seçilim avantajı getirebilir?” bile diyebilirlerdi. Ama dedikleri şey bu: “Bu manzara, bizi bildiklerimizi gözden geçirmek zorunda bırakıyor“.

Telaşlanmayın, hiçbir şeyi gözden geçirmenize gerek yok, siz böyle dümdüz devam edin.

25.5.11

Harem Fantezisi



Aile ve evlilik danışmanı olduğunu öğrendiğimiz Sibel Üresin, çokeşliliğin yasallaşması çağrısı yaparak, tartışacak konu bulamadığı için sıkıntıdan patlayan fikir dünyamıza güzel bir katkıda bulunmuş. Ben de kendisine, en sevdiğim mevzu olan hayvanlık konusunda bir kaç laf etme fırsatı verdiği için teşekkür ediyorum.

Sibel Hanım’ın söz ettiği tarzda ilişkilere hayvanlar aleminde sık sık rastlanır, bilirsiniz. Deniz ayıları böyledir mesela. Çiftleşme zamanı geldiğinde, adlarını hak eder boyuttaki erkekler ölümüne bir kavgaya tutuşurlar, kan gövdeyi götürür. Bu kavgadan galip çıkan deniz ayısı, tüm dişilerin sahibidir. Sibel Hanım’ın, çokeşliliğin özellikle kadının yararına olduğu yönündeki akıllıca tespiti, bana bu hayvani durumu hatırlattı. Üstün erkek stratejisi denir. Strateji derken evrimsel strateji kast ediliyor tabii, yani evrim sürecinin bir hayvan türünü, getirip içine bıraktığı işlevsel bir denge hali… Üstün erkek derken de, erkeğin dişiye üstünlüğü değil, diğer erkeklere üstünlüğü kast ediliyor. En üstün erkeğin üstün genlerinden sadece bir şanslı dişi değil, tüm dişiler ortaklaşa yararlanırlar. Sibel Hanım “üstün erkek” meselesini yanlış anlamış olabilir, zira onun hayali daha çok, evdeki kalantor deniz ayısına hizmet ve itaat eden maltipıl kadın şeklinde bir sado-mazo fantezi havasında… Bu fanteziyi dillendirdikten sonra, çokeşliliğin çarpık ilişkileri önleyeceği iddiasında bulunması da ironik olmuş. Neyse, biz soğukkanlı ve bilimsel bir şekilde, çokeşlilik neler getirir, neler götürür, bir bakalım.

Kadına karşı şiddeti azaltacağı iddiasında haklılık payı var. İki nedenle… Kadına karşı şiddet uygulayan erkek profilini az çok biliyoruz. Toplumun erkeğe yüklediği iktidar pozisyonunun gereğini, ekonomik ya da cinsel anlamda, layığıyla yerine getirememe sonucu oluşan derin aşağılık kompleksi, evdeki kadına yönelik kaba güce dayalı bir iktidar mastürbasyonuna dönüşüyor. Sibel Hanım modelinde, bu tarz erkekler yalnız kalacaklar, çünkü popülasyondaki tüm kadınlar, zengin ve muktedir erkekler tarafından üçer beşer eve kapatılmış olacak. Dolayısıyla en yüksek şiddet potansiyeline sahip işsiz, parasız, çelimsiz erkekler, şiddet uygulayacak kadın bulamayacaklar.

Diğer gruba, yani ev içi orji modelinde yaşayan kesime baktığımızda da şöyle bir durum görüyor olacağız. Erkeğin iktidarının (deniz ayısından pek de farklı olmayan şekilde) elle tutulur tek kaynağı olan fiziksel güç, teke tekte bir kadına karşı üstünlük kurmasını sağlayabilir, ama evdeki kadın sayısı artınca, fiziksel güç dengeleri de kadınlar lehine değişir. Harem sahibi deniz ayısı, karılarından birini tartaklamadan önce, arkadan kafasına bir tava inebileceği ihtimalini değerlendirmek zorunda kalacaktır.

Ayrıca, çokeşlilik toplumdaki kardeşliği arttırır. Hem de mecazi anlamda değil, gerçek anlamda. Herkesin daha çok kardeşi olacağı için (en azından baba tarafından), ortalama olarak kardeşliğin artacağı kesindir. Çarpık ilişkileri önleme konusunda ise çekincelerim var. Malum, bazı erkeklerin dört karısının olması, kadınlarla erkeklerin sayıları aşağı yukarı eşit olduğuna göre, birçok erkeğin de hiç karısının olmaması anlamına gelir. Bu yalnız kalan erkekler, ya bileğe kuvvet diyecekler, ya da artık ortalıkta olmayan kadınlardan bulamadıkları şefkati birbirlerinde arayacaklar, ki bu tarz yakınlaşmaları Sibel Hanım’ın çarpık diye nitelendireceğinden kuşkum yok. Yok, Sibel Hanım diyorsa ki yalnız kalan erkeklerin de birbirlerini sevmesinde bir sorun yoktur, o zaman bu mesele de kendiliğinden hallolmuş olur.

4.3.11

Dünyanın En Afili İnsanları

Burada daha önce, sömürgecilerin bulaştırdıkları hastalıklar yüzünden soyları tükenen Palawalar hakkınca acıklı bir yazı yazmıştım. Dünyanın kalanından izole yaşamış topluluklar ilgimi çekiyor. Dünya, insanlık, başka türlü nasıl olabilirdi, diye düşünmeden edemediğim için herhalde. Bu insanların bir kısmı ateş yakmayı bilmiyor olabilir; ama, mesela, ateş yakmayı biliyorsan ve onu içine şeytan girdi diye kadınları yakmak için kullanıyorsan, hiç bilmeseydin daha iyiydi aslında.

Efendim, bugünkü konumuz, Palawalar gibi uzun yıllar (tahminlere göre 60 bin yıl) dünyanın kalanından izole yaşamış başka bir grup insan, Hindistan’ın güneyindeki Andaman adalarınından Kuzey Sentinel adasının halkı. Sadece birkaç yüz kişiler. Onlara Sentinelliler deniyor, kendilerine ne dediklerini bilmiyoruz.

Tahminen Palawalar gibi bu adaya yürüyerek gelmişler ve sular yükselince burada kalmışlar, çünkü denizcilikle alâkaları yok. Ama Palawalardan ve Andaman adalarındaki diğer topluluklardan farklı bir özellikleri var. Geleneksel olarak, adalarına yaklaşmaya cüret eden herkesi öldürüyorlar. Şimdiye kadar adaya ayak basıp canlı dönen kimse olmamış. Hindistan’ın İngiliz istilasına uğradığı zamanlarda, sömürgeciler aynı Palawalara yaptıkları gibi, diğer Andaman halklarını salgın hastalıklarıyla kırıp geçirmişler. Kuzey Sentinel adası biraz sapa kalıyor, gözlerinden mi kaçmış, yoksa oraya çıkmaya yeltenen birkaç denizci ok yağmuru altında can vermiş de, başka gitmeye cesaret eden çıkmamış mı, bilemiyorum. Sömürge döneminde kayda değer bir temas olmamış. Hindistan bağımsızlığını kazandıktan sonra birkaç iletişim kurma girişimi olmuş. Ama Sentinellilerin tavrı netmiş. Adalarına ayak basanı, selamsız, sabahsız, nereden geldin, nereye gidiyorsun demeden şişlemeye devam etmişler. Yaklaşmaya cesaret eden meraklılar, iletişim kurmak için sahile hediyeler bırakırlarmış bazen. Sentinelliler, hediyeleri kabul ederlermiş, ama buna karşı bir minnet duymaları gerektiğine ikna olmamışlar şimdiye kadar.

2004′te Hint Okyanusu kıyılarını haşat eden tsunamiden iki gün sonra, Hindistan hükümeti, “gidin bakın bakalım, bu mikroplar hâlâ yaşıyor mu” diye adaya bir helikopter göndermiş. Helikopter adanın üstünde dolaşıp birkaç kişi görmüş, ardından geleneksel ok yağmuru başlamış. Tsunami, yabancılara karşı kararlılıklarını zerre kadar etkilememiş.

Diğer Andaman adalarında, yerlilerin tsunamiye nasıl tepki verdikleri gözlenmiş. Üç kuruş maaş için kıyı şehirlerine toplaşan, tsunamiden bihaber olan ve sonuçta okyanusa karışan kalabalık gibi değiller. Depremi hissettikleri anda, arkasından tsunami gelebileceğini biliyorlar ve adanın en yüksek yerine çıkıyorlar. Tabii kimse soramamış ama Sentinellilerin de başka türlü davranmadığı varsayılabilir. Yoksa 72 kilometrekarelik bir alanda 60.000 yıl nasıl hayatta kalabilirlerdi? Ataları kimbilir kaç tane tsunami görüp geçirmiştir. Belki “yer sarsıldı mı tepeye koş” diye türküleri falan vardır.

Dış dünyayla temas kurmama konusundaki bu sarsılmaz iradeleri nereden geliyor? Gelecek olanların, taşıdıkları hastalıklarla onları öldüreceğini biliyor olabilirler mi? Tsunami konusundaki bilgeliklerine bakarsak, geçmişte böyle bir olay yaşandıysa, mesela Hindistan’dan birileri gelip ada halkının çoğunun hastalıktan kırılmasına yol açtıysa; hayatta kalanlar, dışarıdan gelenin ölüm getirdiğini, kanla yazılmış bir kural olarak benimsemişlerdir belki. Bir keresinde, yaklaşmak isteyenlerin getirdiği hediyeler arasında bir de canlı domuz varmış. Adada domuzlar olduğunu ve Sentinellilerin domuz yediklerini biliyorlarmış. Adalılar diğer hediyeleri kabul etmişler, ama dışarıdan gelen bu domuzu öldürüp gömmüşler. Akıllıca bir hareket, yabancı insanlardan bulaşacak hastalıklar, yabancı domuzlardan da bulaşabilir.

Hindistan hükümeti, 1997′de alınan bir kararla, bu adayla temas kurma çabalarını yasaklamış. Tam olarak “ne halleri varsa görsünler” politikası benimsenmiş. Bilinen en son temas, 2007′de gerçekleşmiş. Adalılar, kıyılarına sokulmuş iki balıkçıyı kalbura çevirmişler. Balıkçıların cesedini almak için bir helikopter gelmiş ama ok yağmuru yüzünden (yine) adaya yaklaşamamış. Aynı helikopter, balıkçıların cesetlerinin birer çukura konulup yakıldığını tespit etmiş. Konuştukları dil, kültürleri, dinleri, mitolojileri hakkında hiçbir şey bilinmiyor. Uluslararası hukukta bu ada Hindistan toprağı olarak geçiyor, ama bu Sentinellilerin umurunda değil, büyük ihtimal bunun farkında da değiller. Sorsanız “s..eyim uluslararası hukuku” derler herhalde.

İnsanların temelde iyi olduğunu varsayan biriyseniz, yaklaşanı öldüren bu insanlar bu düşüncenizi sarsar mı? Onları kötü ve vahşi olarak mı görmek lazım? İnsan, biraz olsun, dışarıda neler olup bittiğini merak etmez mi? Ya da, daha da önemlisi, pek de merak edilecek bir şey olmadığını nereden biliyorlar?

Sizi bilmem, ama uygar dünyaya çekilen bu şahane hareket karşısında benim gözlerim doluyor.

6.9.10

Bir Parazit Olarak Devlet

Toksoplazma gondii denen bir parazit var, asıl yerleşmek istediği yer, kedinin bağırsakları. Kedinin bedenine doğrudan giremiyor. Lakin fare bedenine girebiliyor. Farenin içine yerleştikten sonra, farenin sinir sistemini etkileyerek, kediden korkmasını engelliyor. Parazitin etkisindeki hasta fare zihni, artık kediden korkmuyor, aksine kediye muhabbetle yaklaşıyor. Kedinin bu muhabbete nasıl karşılık vereceği malum. Kedi fareyi midesine indirdiğinde parazitimiz hedefine ulaşmış oluyor.

Yaşamın çoğunda parazit tarzı davranış var tabii, aslında biz de bitkilerin ve hayvanların parazitiyiz. Ama terim olarak, yabancı bir bedenin içine yerleşen ve onu içten kemiren yaşam formlarına deniyor. Eğer ortada hazır yenecek bir şeyler varsa ve onları ele geçirmek için gerekli silahları geliştirmek mümkünse, o boşluğu dolduran bir yaratık eninde sonunda ortaya çıkıyor. Canlı organizmaların davranışlarına dair gözlemleri toplumsal durumlara uyarlamak biraz problemlidir genel olarak ama düşünme alıştırması olarak fena değildir.

İnsan toplumlarının hazır yiyecek üretmeye başlamasıyla; devletin, askerlerin, ve köleliğin ortaya çıkmasının paralelliği rastlantı olmasa gerek. Silahları doğrultarak ve başkaca işe yarar bir şey yapmadan hazır yiyecekten otlanmak mümkünse, bu boşluğu dolduran bir organizmanın ortaya çıkması beklenmelidir.

Parazit, içine yerleştiği bedenin kanını emerek yaşar, ama o beden o kanı üretmeye devam etmelidir. Buna “parazitin dilemması” diyebiliriz. Parazit, ya içine yerleştiği bedeni hayatta tutmalıdır, ya da yerleştiği beden ölmeden önce başka bir bedene atlayabilmelidir. Yoksa yiyecek kaynağı kesilecektir.

İçine yerleştiği bedeni hayatta tutacak kadar insaflı olmaya karar veren parazit, buna hiç aldırmayan parazite göre biraz daha az yemek durumundadır haliyle, ama buna karşı yerleşilen bedenin rızasını alarak avantaj sağlayabilir. Beden kendini bu parazitten kurtarmanın o kadar iyi bir fikir olmadığına ikna olabilir, çünkü paraziti def ettiğinizde, bu sefer başka bir parazitin gelip içinize yerleşmesi, üstelik bu parazitin sizi hayatta tutmakla fazla ilgilenmeyen, onun yerine bedenden bedene atlamayı seven bir parazit olması mümkündür. O yüzden kendi parazitinizi başka parazitlere karşı beslersiniz.

Diyelim ikna olmadınız ve parazitinizi def etmek için bir tür savunma geliştirdiniz. Bu savunma her neyse, aslında bedenin özünden kaynaklanmış olsa da, sonunda kendisinin başka bir parazite dönüşmesi kaçınılmaz olur. Çünkü ortada hazır yemek ve ona el koymayı mümkün kılacak (aslen eski paraziti kovmak için geliştirilmiş) silahlar vardır. Artık kendi yiyeceğini üretmenin mantıklı bir tarafı kalmamıştır. Nur topu gibi yeni bir parazitiniz olmuştur, eskisini arar hale gelebilirsiniz.

Parazitin ikna yeteneği şaşırtıcıdır ve aslında yerleştiği bedenin algısını ne kadar bulandırabilirse o derece başarılıdır. Parazitiniz, ölümcül yabancı parazit tehdidini olduğundan fazla algılamanızı sağlarsa, sizin kanınızdan daha büyük bir pay almasına razı olursunuz.

Yerleşilen beden açısından en acısı, siz parazitinizi sonuna kadar beslemeye ikna olduğunuz halde, parazitin artık sizi hayatta tutmakla ilgilenmemesi olur. Parazit, kanınızı kurutmuştur ve artık başka bedene atlama niyetindedir. Ama algınızı o derece bulandırmıştır ki, siz artık kediye muhabbetle bakar olmuşsunuzdur. Sonuçta siz kedinin midesini boylarsınız, parazitiniz bu işten kârlı çıkar.

15.6.10

Kimler Geldi Kimler Geçti



Bu Dünya Kupası’nda ilk kez, hem Güney Kore hem de Kuzey Kore var. Güney Kore daha önceki kupalarda görünmüştü, hatta bir kez ev sahipliği de yaptılar ama Kuzey Kore uzun zamandır ilk kez boy gösteriyor. İki takım dünya kupasına aşağıdaki kadrolarla katılıyorlar:

Kuzey Kore:
1-Lee, 2-Cha, 3-Lee, 4-Park, 5-Lee, 6-Kim, 7-Ahn, 8-Ji, 9-Jong, 10-Yong, 11-Mun, 12-Choe, 13-Park, 14-Park, 15-Kim, 16-Nam, 17-Ahn, 18-Kim, 19-Lee, 20-Kim, 21-Lee, 22-Kim, 23-Park

Güney Kore:
1-Lee, 2-Oh, 3-Kim, 4-Cho, 5-Kim, 6-Kim, 7-Park, 8-Kim, 9-Ahn, 10-Park, 11-Lee, 12-Lee, 13-Kim, 14-Lee, 15-Kim, 16-Ki, 17-Lee, 18-Jong, 19-Yeom, 20-Lee, 21-Kim, 22-Cha, 23-Kang

Avrupalı futbolcuları andığımız gibi sadece soyadlarıyla anacak olsak böyle bir manzara çıkıyor. Tabii ki Koreli futbolcular sadece soyadlarıyla değil tam adlarıyla anılıyorlar. Bariz nedenlerle… (Yoksa Kim’i Kim’den nasıl ayıracağız?)

Bu nasıl iştir? Kim bunlar? Evet, bunlar Kim, ama Kim Kim’i nerede bulur? Kim Kim’i Park’a götürür de Lee’siz getirir? Sorular çoğaltılabilir.

Koreli adlarındaki bu tuhaflık daha önce de dikkatimi çekmişti, ama bu her iki isimde bir tekrarlanan sözcükler, bir tür ünvan olmalı diye düşünmüştüm, “bey” gibi “efendi” gibi bir şeyler. Oysa, yakın zamanda öğrendiğime göre, bunlar bildiğimiz soyadı. Babadan oğula geçiyor, bizde ve çoğu ülkede olduğu gibi. Bizde soyadı kanunu 1934′te çıktı. Bundan önce de soyadı niyetine bazı şeyler kullanılıyordu belki, ama yasal olarak soyadı sahibi olmamızın 70 küsur yıllık geçmişi var. Yeri gelmişken söyleyeyim, soyadının bizde resmi ortamlar dışında hâlâ yaygın kullanılmıyor olması, bence yanlış tarafa konmuş olmasından kaynaklanıyor. Soyadı, Türkçe’nin tamlayan-tamlanan, sıfat-ad sıralamasına uygun olarak başa gelmeliydi.

Örnek aldığımız Batılı ülkelerin çoğu, şimdiki gibi babadan oğula geçen soyadlarını Ortaçağ’da benimsemişler. Bazıları daha yakın, mesela Hollanda’da, Napolyon işgalinde soyadı zorunlu hale getirilmiş. Hollandalılar da, bu Fransızlardan kurtulunca biz bu soyadlarını bırakırız diyerek kendilerine komik soyadları seçmişler. Ama hâlâ aynı soyadlarını taşıyorlar. İskandinav ülkeleri daha da yakın zamanda başlamışlar soyadı kullanmaya. Bazı ülkeler ise hâlâ soyadı kullanmıyorlar, İzlanda gibi.

Çin’de ve Kore’de ise, soyadlarının geçmişi çok daha eskiye dayanıyor. Kore’de M.Ö. 2. yüzyıldan beri soyadı kayıtlarına rastlanıyormuş. Belki yazıya geçirilmesinden öncesi de vardır. Çin’de daha da eski. Çin’de de soyadı kıtlığı var, ama çok geniş bir coğrafya, sınırları değişken, dolayısıyla nüfus ve göç hareketleri daha yaygın. Kore ise, iki bin küsur yıldır aynı milletin yaşadığı ve oldukça izole bir yer.

Soyadının düzenli olarak babadan oğula geçtiği ve aşağı yukarı aynı nüfusun korunduğu kapalı popülasyonlarda bir soyadı kıyımının beklenmesi gerektiği, Francis Galton ve Henry William Watson’un 1874 tarihli çalışmalarıyla belgelenmiş. Buna da Galton-Watson süreci denmiş.

Basitçe şöyle:

Herkesin ayrı soyadına sahip olduğu bir başlangıç hali varsayarsak, ve nüfus aşağı yukarı korunuyorsa, her babanın bir oğlu olduğu durumda tüm soyadları yaşayacaktır. Ama bu denge bozulursa, yani bazı erkeklerin oğlu olmaz, bazılarının da birden fazla olursa, oğlu olmayanların soyadları da yok olur. Bu denge yeniden sağlansa bile, giden soyadı geri gelmez, çünkü herkesin bir babası vardır ve soyadını babasından almıştır.

Doğal seçilime benzer bir süreç işler, ama genlerden farklı olarak, soyadları sadece babadan oğula geçebilmektedir, o yüzden daha naziktir ve daha hızla tükenir. Mutasyonun karşılığı birilerinin soyadını değiştirmesidir, bu çok ender görülür. Ortama dışarıdan yeni soyadları girmesi ise ülkeye dışarıdan gelen insan sayısına, dolayısıyla coğrafi ve ekonomik şartlara bağlıdır,. İkisi de soyadların tükenme hızıyla başa çıkamaz.

Sonuçta varlığını sürdüren soyadları azalır. Süreç yavaş ama kararlı işler. Kore, izole bir coğrafyada iki bin yıldan fazladır babadan oğula geçen soyadlarının süregeldiği bir yer olarak uç bir örnek. Toplam 250 soyadı kalmış durumda ve nüfusun yarısından fazlası Kim, Park veya Lee soyadını taşıyor. Bu durum Korelilerde bir Kim’lik bunalımına neden oluyor mudur? Pek sanmıyorum. Muhtemelen hepsi kendi Kim’liğinden memnundur, sonuçta Kim’liklerini babalarından aldılar. Ataerkil topluluklarda böyledir, babalarının Kim olduğunu bildikleri sürece, Kim’likleriyle gurur duyarlar. Kim Kim’e Dum Dum’a yaşayıp giderler.

22.1.10

Palawa Kardeş, Neredesin?

Avustralya’nın güneydoğu ucundan 240 kilometre kadar açıkta bulunan Tasmanya adası, son buzul çağının en buzullu dönemlerinde, deniz seviyesi şimdikinden çok daha aşağıdayken, bir ada değildi, Avustralya kıtasına bağlıydı. İnsanlar, yaklaşık 40 bin yıl önce buraya karadan yürüyerek geldiler ve yerleştiler.

Yükselen deniz seviyesi zaman içinde kıtayla bağlantıyı giderek kopardı. On bin yıl önce, Tasmanya, Avustralya’dan tamamen kopmuştu. Tasmanya’da kalanlar, Avrupalılar gelene kadar, on bin yıl boyunca, insanlığın kalanından izole şekilde burada yaşadılar. Kendilerine Palawa dediler.

Avrupalılar 19. yüzyıl başlarında adaya geldiklerinde adada 8000 civarında Palawa yaşıyordu. Britanya Sömürge İmparatorluğu’nun adaya el koymasından sonra, otuz yıl içinde nüfusları 200’e düştü. Bir otuz yıl daha sonra, 1860’larda, sadece yukarıdaki fotoğraftaki dört Palawa kalmıştı. Sonuncusu 1876’da öldü. Bir kısmı başka adalara nakledilip başka topluluklarla karışarak ya da Avrupalı avcıların köleleri haline gelerek soykırımdan kurtuldular, ama on bin yılın birikimi olan kültürleri ve dilleri tamamen yok oldu.

Avrupalılar gelmeden önce, adada dokuz ayrı lehçe konuşuluyordu. Bazı meraklıların kaydettiği bir kaç cümle ve bir dizi sözcük dışında bu dillerden eser kalmadı.

Avrupalılar bir kısmını bizzat öldürdüler, ama çoğu için kurşun harcamalarına gerek kalmadı. Gelenler, binlerce yıllık tarım uygarlığından, evcil bitkilerle, hayvanlarla ve şehirlerde birbirleriyle iç içe yaşamaktan süzülüp gelen taş gibi bağışıklık sistemleriyle, ve kıllı vücutlarının içinde taşıdıkları korkunç mikroplarla geldiler. Palawalar, okları ve mızraklarıyla kendilerini savunabilirlerdi belki, ama mikroplara karşı bir hazırlıkları yoktu. Önü alınamaz salgınlar birbirini izledi, hepsi yok olana kadar. Modern zamanların en korkunç soykırımlarından birinin kurbanı oldular. Bu insanlar, on bin yıldır buradaydı. Altmış yıl içinde yok oldular.

On bin yıl!

Bu soğuk ve küçük ülkede on bin yıl kendi başlarına, dünyanın kalanında geliştirilen tekniklerden habersiz hayatta kalmayı başardılar. Avrupalılar onlarla karşılaştıklarında, şimdiye kadar gördükleri en ilkel topluluk olduklarını düşündüler. Ama kendi coğrafyalarına ait derin bilgileri olmalıydı. O coğrafyada hayatta kalmak için özelleşmiş genleri taşıyor olmalıydılar. İnsanın ne olduğunu ve nasıl insan olduğunu daha iyi anlamamız için bize gösterecekleri bir yol olabilirdi. Buna fırsatları olmadı. Önemli olan sömürgeciliğin sonu gelmez açgözlülüğünü doyurmaktı. Hâlâ olduğu gibi…

20.1.10

Brave New Lesbian World

Newcastle Üniversitesi’nden Karim Nayernia ve ekibi, kadın kök hücresinden sperm hücresi elde etmeyi başarmışlar. Teorik olarak, bir kadının başka bir kadını dölleyebilmesi yolunda bir adım…

Bu gerçekleştiğinde, lezbiyen çiftler, teknolojik imkanlarla, bir erkeğe ihtiyaç duymadan çocuk sahibi olabilecekler. Ve bu tamamen işlevsel bir eşeyli üreme olacak. Sonra ne olacak?

Heteroseksüel çiftler, olageldiği gibi aşağı yukarı eşit sayıda kız ve erkek çocuk sahibi olacaklar. Ama lezbiyen çiftler sadece ve sadece kız çocuk sahibi olacaklar. Neden? Çünkü her ikisi de XX kromozom çifti taşıyor ve taşakları şekillendirecek Y kromozomu ortamda yok.

Yani bir sonraki nesilde normal çiftlerin (kısa olsun diye normal diyorum) çocukları her iki cinsiyete de eşit dağılmışken, lezbiyen çiftlerin çocukları sadece kız olduğu için, kadın nüfusu, erkek nüfusuna göre biraz daha artmış olacak.

Dahası, eğer lezbiyenliğin genetik bir bileşeni varsa, ki olması muhtemeldir, iki lezbiyenin çocuğunun lezbiyen olma olasılığı, normal çiftlerin çocuklarına göre fazladır. Lezbiyenliğin genlerle bir ilişkisi olmasa bile (eşcinselliğin genetik olup olmadığı çözülebilmiş bir mesele değil), normal çiftlerle aynı sayıda çocuk yaptıkları durumda, çift başına normal çiftlerin iki katı kadar kız çocuk yaparlar. Tabii normal çiftlerin iki katı kadar lezbiyen üretirler.

Hatta lezbiyen çiftlerin normal çiftlerden daha fazla üremesi bile beklenebilir. Çünkü, ikisi aynı anda birbirlerinden hamile kalabilecekleri için, birim zamanda üreme kapasiteleri normal çiftlerin iki katı kadardır. Dokuz ay on günde normal çiftler bir çocuk yapabilirken (ikizler müstesna), lezbiyen çiftler, isterlerse iki çocuk birden yapabilirler. Demek ki, her bir sonraki nesilde lezbiyen çiftler ve lezbiyen çiftleşmeler artacak. Ve lezbiyen çiftler sadece kız çocuk sahibi olduklarına göre, her bir nesilde kadınların oranı artacak.

Biraz daha renklendirelim: Yeni teknoloji başlangıçta pahalı olacağı için, öncelikle zengin kesimlerde yayılması beklenebilir. Bu önü alınamaz kadınlaşma döngüsü, öncelikle hakim sınıflarda yaygınlaşır. Bir süre sonra dünya, lezbiyen elit tarafından yönetilen ilkel insanlardan oluşur hale gelir. Ama teknoloji giderek ucuzlar, ve yoksul sınıflar, hep yaptıkları gibi, zengin sınıfların davranışlarını benimser. Sonunda tüm insanlık lezbiyen olur.

M.S. 3000′li yıllarda, dünya üzerinde kalan bir avuç nafile erkek, şimdiki pandalar gibi özel parklarda, doğal ortamlarında koruma altına alınmıştır. Dışarıdaki dünya ise artık bir lezbiyen cennetidir.

Haydi geçmiş olsun…