6.9.10

Bir Parazit Olarak Devlet

Toksoplazma gondii denen bir parazit var, asıl yerleşmek istediği yer, kedinin bağırsakları. Kedinin bedenine doğrudan giremiyor. Lakin fare bedenine girebiliyor. Farenin içine yerleştikten sonra, farenin sinir sistemini etkileyerek, kediden korkmasını engelliyor. Parazitin etkisindeki hasta fare zihni, artık kediden korkmuyor, aksine kediye muhabbetle yaklaşıyor. Kedinin bu muhabbete nasıl karşılık vereceği malum. Kedi fareyi midesine indirdiğinde parazitimiz hedefine ulaşmış oluyor.

Yaşamın çoğunda parazit tarzı davranış var tabii, aslında biz de bitkilerin ve hayvanların parazitiyiz. Ama terim olarak, yabancı bir bedenin içine yerleşen ve onu içten kemiren yaşam formlarına deniyor. Eğer ortada hazır yenecek bir şeyler varsa ve onları ele geçirmek için gerekli silahları geliştirmek mümkünse, o boşluğu dolduran bir yaratık eninde sonunda ortaya çıkıyor. Canlı organizmaların davranışlarına dair gözlemleri toplumsal durumlara uyarlamak biraz problemlidir genel olarak ama düşünme alıştırması olarak fena değildir.

İnsan toplumlarının hazır yiyecek üretmeye başlamasıyla; devletin, askerlerin, ve köleliğin ortaya çıkmasının paralelliği rastlantı olmasa gerek. Silahları doğrultarak ve başkaca işe yarar bir şey yapmadan hazır yiyecekten otlanmak mümkünse, bu boşluğu dolduran bir organizmanın ortaya çıkması beklenmelidir.

Parazit, içine yerleştiği bedenin kanını emerek yaşar, ama o beden o kanı üretmeye devam etmelidir. Buna “parazitin dilemması” diyebiliriz. Parazit, ya içine yerleştiği bedeni hayatta tutmalıdır, ya da yerleştiği beden ölmeden önce başka bir bedene atlayabilmelidir. Yoksa yiyecek kaynağı kesilecektir.

İçine yerleştiği bedeni hayatta tutacak kadar insaflı olmaya karar veren parazit, buna hiç aldırmayan parazite göre biraz daha az yemek durumundadır haliyle, ama buna karşı yerleşilen bedenin rızasını alarak avantaj sağlayabilir. Beden kendini bu parazitten kurtarmanın o kadar iyi bir fikir olmadığına ikna olabilir, çünkü paraziti def ettiğinizde, bu sefer başka bir parazitin gelip içinize yerleşmesi, üstelik bu parazitin sizi hayatta tutmakla fazla ilgilenmeyen, onun yerine bedenden bedene atlamayı seven bir parazit olması mümkündür. O yüzden kendi parazitinizi başka parazitlere karşı beslersiniz.

Diyelim ikna olmadınız ve parazitinizi def etmek için bir tür savunma geliştirdiniz. Bu savunma her neyse, aslında bedenin özünden kaynaklanmış olsa da, sonunda kendisinin başka bir parazite dönüşmesi kaçınılmaz olur. Çünkü ortada hazır yemek ve ona el koymayı mümkün kılacak (aslen eski paraziti kovmak için geliştirilmiş) silahlar vardır. Artık kendi yiyeceğini üretmenin mantıklı bir tarafı kalmamıştır. Nur topu gibi yeni bir parazitiniz olmuştur, eskisini arar hale gelebilirsiniz.

Parazitin ikna yeteneği şaşırtıcıdır ve aslında yerleştiği bedenin algısını ne kadar bulandırabilirse o derece başarılıdır. Parazitiniz, ölümcül yabancı parazit tehdidini olduğundan fazla algılamanızı sağlarsa, sizin kanınızdan daha büyük bir pay almasına razı olursunuz.

Yerleşilen beden açısından en acısı, siz parazitinizi sonuna kadar beslemeye ikna olduğunuz halde, parazitin artık sizi hayatta tutmakla ilgilenmemesi olur. Parazit, kanınızı kurutmuştur ve artık başka bedene atlama niyetindedir. Ama algınızı o derece bulandırmıştır ki, siz artık kediye muhabbetle bakar olmuşsunuzdur. Sonuçta siz kedinin midesini boylarsınız, parazitiniz bu işten kârlı çıkar.

3.9.10

Sıralandırmalar Üzerine

Küçükken annemden Arap yazısını, daha doğrusu Türkçe’nin eski yazısını öğrenmeye niyetlenmiştim. Harflerin, sözcüğün başında, ortasında ya da sonunda oluşuna göre farklı şekiller aldığını öğrenince, bir şekilde hevesim kırıldı, ilgimi kaybettim. Bana gereksiz bir karmaşıklık gibi geldi sanırım. Daha sonra da konuya tekrar eğilmedim, belki bir ara öğrenirim.

Annemin ilk bilgi olarak verdiği şey, çoğu kişiye malum olduğu üzere, eski yazının sağdan sola yazıldığıydı. Bununla birlikte verilen ek bir bilgi de, yazı sağdan sola yazılıyor olsa da sayıların soldan sağa yazıldığıydı. O zaman çok fazla sorgulamadan bunu kabul etmiştim.

Sonradan düşününce bunun böyle olmaması gerektiğini fark ettim. Aynı yazı içinde farklı yönlerde okunup yazılan şeyler olmamalı. Çünkü okuma ve yazma dizisel bir şekilde ilerler, yazının bir yerinden başka bir yerine atlayıp ters yönde okumaya başlamak gibi bir şey olamaz.

Aslında sayı dediğimiz şey, yazının geri kalanından farklı, ağzımızdan çıkan seslerin ifadesi değil, bunların sayısal değerlerinin, ondalık sayı sistemine göre özel işaretlerle kodlanmış hali. Bu işaretlerin doğru sırasının ne olduğunu nereden biliyoruz?

Aslında eski yazıda sayılar soldan sağa yazılır demek yanlış bir ifade. Doğrusu şöyle: Eski yazı, sayılar da dahil olmak üzere sağdan sola yazılır. Sayılar, küçük basamaktan büyük basamağa doğru yazılır. Yani önce birler basamağı gelir, sonra onlar, sonra yüzler, sonra binler, sonra on binler, böyle gider. Eski yazıdaki sayılar, şu an kullandığımızın iki kere ters çevrilmiş halidir. Biri yazı soldan sağa değil, sağdan sola olduğu için, ikincisi de basamaklar büyükten küçüğe değil, küçükten büyüğe sıralandığı için. İki kere ters çevrilince aynı yere geliyor.

Peki sayıları hangi yönde yazmak daha mantıklıdır? Hangisi daha kullanışlıdır?

Basamakları büyükten küçüğe sıralamanın daha kullanışlı olduğunu düşünmek için mantıklı bir neden var. Sayıları adlandırırken de, büyükten küçüğe doğru gidiyoruz. 23500 işaretlerini “yirmi üç bin beş yüz” şeklinde okuyoruz. Ağzımızdan çıkanlarla yazanları eşleştirmeye çalışırsak, önce bir “yirmi ü甑 var, sayının ilk iki işaretine denk geliyor. Sonra sayıda görünmeyen bir “bin” var. Ardından bir ‘beş’ geliyor, sayının üçüncü işaretiyle eşleşiyor. Sonra yine sayıda göremediğimiz bir “yüz” geliyor. Sonra sayıda iki tane “0″ işareti var ama bunlar için ağzımızdan bir şey çıkmıyor. Evet, bire bir eşleme söz konusu değil, ama eşleyebildiklerimiz, ağzımızdan çıkan sırada. Tersi şekilde sıralamanın nasıl avantajları olabilir?

Bizim kullandığımız yazıda, soldan sağa okurken, her seferinde bir karakter okuyup onu daha öncekilerle birleştirerek ilerlediğimizi varsayalım, bir rakamla karşılaştığımızda aslında onun ne demek olduğunu bilmiyoruz. Yani yazının bir yerinde 23500 varken, biz 2′yi gördüğümüzde onun sayısal değeri hakkında bir fikir sahibi değiliz. 2′nin ne anlama geldiğini anlayabilmek için önce sayının sonuna kadar gidip toplam kaç rakam olduğuna bakmamız, sonra geri dönüp bu sefer doğru değerleriyle yeniden okumamız lazım. Ya da her basamağı okuduktan sonra şimdiye kadar okuduklarımızı 10′la çarpıp yeni okuduğumuzu üstüne ekleyerek ilerleyebiliriz.

Oysa basamaklar küçükten büyüğe yazılıyor olsaydı, yani yirmi üç bin beş yüzü 00532 şeklinde yazıyor olsaydık, her bir rakamla karşılaştığımızda onun ne demek olduğunu bilirdik. Basamaklar bir, on, yüz, bin diye giderdi. İlk karşımıza çıkanın hep birler basamağı olduğunu bilirdik. Dümdüz bir toplama işlemiyle sayıyı okuyabilirdik. Tersine alışık olduğumuz için bu şekilde okumak daha zor görünüyor olabilir, ama okumak için nasıl bir işlemden geçirdiğimize bakarak, tarafsız bir göz için, 00532 dizisini okumanın 23500 dizisini okumaktan daha kolay olduğunu anlayabiliriz.

Hayatınızın bir yerinde tablo şeklinde raporlar hazırlamak zorunda kalmışsanız, sayısal değerler içeren bir kolonu sağa dayalı hale getirmek için fazladan uğraşmış olmanız mümkündür. Çünkü aynı değerdeki basamakların alt alta gelmesini istersiniz. Metin halinde olan kolonlar ise sola dayalı olmalıdır. Sayısal bir kolonu metin kolonu izliyorsa bunlar çirkin ve okunaksız biçimde birbirine yapışık görünür. Tersi durumda da iki kolon arasında amorf bir boşluk oluşur, bir kolonun nerede bitip diğerinin nerede başladığını kestiremezsiniz.

Arap yazısını kullanan ulusların böyle bir derdi yoktur. Bütün kolonlar sağa dayalıdır. İşin ilginç tarafı, Latin alfabesi kullanan ülkeler, ondalık sayı sistemini ve bugün kullandığımız rakamları 10. yüzyıl civarında Araplardan aldılar. Hatta İngilizce’de bunlara hâlâ “arabic numerals” deniyor. Bunları iki kere ters çevirmiş olduklarını düşünmektense, nasıl gördülerse öyle aldıklarını düşünmek daha akla yakın. Aslında büyük bir ihtimalle basamakları küçükten büyüğe sıralamak daha kullanışlı, ama Avrupalılar, Arapların sayılarını alırken, Arap yazısının sağdan sola yazılması gibi küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmışlar.