15.11.13

Bilim, Kurguya Karşı

Örümcek Adam çizgiromanında “ağ fırlatıcı” denen bir alet vardır. Örümcek Adam’ın gökdelenlere ağ fırlatarak havada uçarcasına ilerlemesini sağlayan şey… Süper güçlerinden tamamen bağımsız olarak, kendisinin icat ettiği bir mühendislik harikasıdır. Örümcek olmakla kalmaz, aynı zamanda mucittir yani. Arada ağ fırlatıcıların içindeki ham madde biter, Örümcek Adam maceranın kalanını ağ desteği olmadan, sadece hoplayıp zıplayarak tamamlar. Çizgiromanı ilk okuduğum zamanlar, “ne saçma” demiştim kendi kendime, bunu da süper güçlerinden birisi yapsaymışlar ya! Nitekim, Sam Raimi’nin film uyarlaması üçlemesinde burası değiştirilmişti, ağlar, gayet isabetli bir kararla, kendi vücudundan çıkan şeyler, yani örümceklik halinin bir uzantısı haline getirilmişti.

Bu ağın var olduğu bir dünyada, bir çok şey farklı olurdu. İncecik bir ipliği Örümcek Adam’ı taşıyabiliyorsa, biraz daha kalını, gemilere yüklenen konteynerleri falan taşıyabilir mesela. Üstelik fazla maliyetli bir şey de olmasa gerek, örümceklikten pek bir ek gelir sağladığını görmediğimiz Peter Parker, kendi imkanlarıyla bunlardan bol miktarda elde edebildiğine göre. Bunlar bir yana, her biri mucizevi olan iki ayrı özelliğin, birbirinden bağımsız olarak aynı kişide bulunması, inandırıcılığı yerle bir ediyor. Örümcek Adam’da inandırıcılık mı arayacağız diyebilirsiniz, ama öyle olmuyor. Peter Parker’ın radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılıp süper güçlere kavuştuğuna inanırız (mecburen). Bir üniversite öğrencisinin olağanüstü esneklik ve dayanıklılığa sahip bir madde icat etmesine de inanabiliriz, ama bu ikisinin aynı kişi olması fazla gelir. Olasılık meselesi… Doktor House’da tekrarlanan bir temayı getiriyor akla. Dizinin, seyircinin genelde yarım kulakla dinlediği tıbbi tartışmaları, bir tahtaya alt alta belirtilerin yazılması ve bunların hepsini birden açıklayan rahatsızlığın ne olabileceğine kafa patlatılması şeklindedir. Arada, bazen, ekipten biri, iki ayrı belirtiyi iki ayrı az rastlanır hastalıkla açıklamaya kalkar. House hemen itiraz eder, her biri milyonda bir rastlanan iki hastalığın birbirinden bağımsız olarak aynı kişide bulunması, trilyonda bir ihtimaldir, üzerinde bir saniye bile düşünmeye değmez.

Bilimkurgu dediğimiz şeyin, kurguladığı bilimsel şeyin gerçekten bilime uygun olması gibi bir derdi yoktur. Hatta nasıl çalıştığını anlatma gibi bir zorunluluğu da yoktur. Ama herhangi bir hikayenin inandırıcı olması için gereken kurallar, bilimkurgunun bilimsel zımbırtıları için de geçerli. Kadının kocasının patronunun, aynı zamanda üvey annesinin eski kocası olduğuna inanabilirsiniz, ama bir de İsmet İnönü’nün torunu çıkarsa, “yok artık” dersiniz. Öyle bir şey…

Film veya televizyonda olduğunda, kurgulanan bilimin inanılabilir olduğu kadar görülebilir de olması gerekiyor. Bu konuda en çok zorluğu çıkaran alet de, tuhaftır, bilgisayardır. Tuhaftır diyorum, çünkü en cafcaflı görsel efektler bilgisayarla yapılıyor. Ama bilgisayarın çalışmasının pek görsel bir tarafı yoktur. Bilgisayarın çalışmakta olduğunu görmemiz gereken sahnelerde, filmciler, bir görselleştirmeye ihtiyaç duyarlar. Mesela, DNA analizi yapan bir program çalışırken, illâ ki ekrana kendi çevresinde dönen üç boyutlu DNA sarmalı animasyonu gelir. Aslında bu görüntü, bilgisayarın yaptığı işe hiçbir katkı sağlamadığı gibi, ekstra yük getirir. Ama film seyircisinin “please wait” yazan bir ekranı seyretmek istemeyeceği düşünülür, bilgisayarın ne iş yaptığını görmesi gerekir.

Bu konudaki en ilginç örneklerden biri “veritabanı araştırması” görüntüleridir. Bir yüz fotoğrafının, ya da parmak izinin veritabanına kayıtlı örnekler arasından sorgulanması esnasında, bilgisayar ekranının bir yarısında aradığımız örnek bulunurken, diğer yarısından da hızlıca veritabanına kayıtlı örnekler birbiri ardına görünür. Bir yandan DNA sarmalındaki problem burada da vardır, bilgisayar karşılaştırmayı arka planda yapar, tutmayan örnekleri ekrana getirmesi ekstra bir yükten başka bir şey değildir. Ama daha tuhaf olanı, bu görüntüden anladığımız kadarıyla, parmak izi veritabanı, tek tek bakılarak, yani veritabanı tabiriyle söylersek “full scan” ile sorgulanmaktadır. Ve nasıl oluyorsa, aradığımız örnek, her seferinde, ekrana gelen ilk yirmi, bilemedin elli örnek içinde bulunur. Halbuki bu veritabanında milyonlarca parmak izi kayıtlı olmalıdır, teker teker bakmakla bitmez.

Diğer konularda bazen bol keseden sallıyor olabilirim, ama veritabanı konusunda ukalalık yapmaya yetkim var. Veriyi depolamak mesele değildir, yeterince diskiniz olmasına bakar, mesele veriyi makul bir sürede ulaşılır kılmaktır. Bunun için indeksleme denen bir yöntem kullanılır. İndeksin yapısı ağaç gibi düşünülebilir, gövdeden başlayarak bir yaprağa ulaşmaya çalışırsınız. Her bir dal, kendi ucunda hangi yapraklar olduğunu bilir, ve onların alt dalları da, kendilerine düşen yaprakları bilirler. Böylece her bir dal ayrımında, alt dallardan hangisine sapmanız gerektiğini bilirsiniz ve gövdeden dallanarak istediğiniz yaprağa hızlıca ulaşırsınız. İndeksiniz yoksa, yapacağınız arama, yerdeki yapraklara tek tek bakmaya benzer.

Parmak izi veritabanlarında da bir tür indeksleme kullanılıyor olsa gerek, adına veritabanı diyorlarsa. Yoksa, parmak izi araştırması görüntüsünün şöyle bir şey olması gerekir: Karşılaştırma, bir değil, tavana kadar uzanan bir sürü ayrı ekranda paralel devam eder, kaç tane sığıyorsa artık. Kahramanlarımız işlemi başlattıktan sonra ayrılırlar, orada beklemelerine gerek yoktur. Ertesi gün, müsait olduklarında tekrar uğrayıp bakarlar, belki sonuç alınmıştır. Bu arada belki iki tek atarlar, iki çift lafın belini kırarlar. Ama bunlar tabii büyük olasılıkla işten başka bir şey düşünmeyen, gecesi gündüzüne karışmış Amerikan polisleridir. Onların yapacağı muhabbetten de hayır gelmez, işten başka konuşacak şeyleri yoktur. Hatta söyleceyecekleri bitince, parasını peşin verdikleri içkiyi de orada bırakır, çıkıp giderler, insanın tepesini attırırlar. Bu ne aceledir, ne telaştır, madem içmeyecektin niye ziyan ediyorsun?

Neyse, dağıtmayalım, sözün özü, bilimkurgu yazıyor olmanız, her şeyi uydurabileceğiniz anlamına gelmez, kendi kurguladığınız gerçekliğe sadık kalmalısınız ve matematiğe ihanet etmemelisiniz. Bu arada, bırakınız, bilgisayarlar, kimseyi rahatsız etmeden, arka planda çalışsınlar.

22.8.13

Bırak Perdesiz Kalsın

Bit pazarından bir perdesiz gitar aldım. Önce elime alıp şöyle bir gözden geçirdim, tuhaf kokusu bir yana fena görünmüyordu. Çekinerek fiyatını sordum, “otuz lira istiyorum” dedi adam. Bir an için, burada adet olduğu üzere pazarlık yapmayı aklımdan geçirdim, ama çekindiğim seviyelerin o kadar altındaydı ki, ayıp olacaktı. “Yirmi dokuz olmaz mı” dedim, usulen. Güldü. Parayı verdim, gitarı aldım.

Üst iki tel eksik, kalan dördünden de ikisi ters yerlere takılmış. Tellerini tamamlayınca fena olmayacağını umuyorum. Üstelik Tünel'deki bazı dükkanlarda bulabileceğiniz gibi, çıkartılmış perdelerinin bıraktığı boşluk macunla, ya da bilmem hangi bir karışımla doldurulmuş değil. Yani önceden var olan perdeleri çıkarılmış gibi durmuyor. Ama perdeleri olan bir gitardan, muhtemelen klavye kısmı değiştirilerek yapılmış. Yalnız gerçekten çok kötü kokuyor, o kokuyu nasıl gidereceğimi bilmiyorum henüz.

Perdesiz gitar yapmanın en kolay ve ucuz yolunun, perdeli bir gitarın perdelerini çıkarmak olması ne kadar tuhaf. Önce, başlangıçta perdesi olmayan bir sapa perdeler takılır, daha sonra başka biri tarafından bu perdeler çıkarılır. Başlangıçta hiç takılmasa daha kolay olmaz mı, diye düşünür insan. Ama işin ilk kısmı, Çin’de ya da Kore’de, günde on bin tane gitar çıkaran bir fabrikada yapılır, ikinci kısmı Tünel civarında bir ustanın küçük dükkanında. Perdesi takılmamış bir gitar sapı bulmak, perdeli bir gitar bulmaktan daha pahalıya gelir. Dünya kapitalizminin tuhaf bir tezahürü.

Perdesiz gitarın çok da meraklısı değilim aslında. Sesi boğuktur, fazla kibardır bana göre, ben gitarın komşuyu polise telefon ettirenini severim. Ama evde bir tane bulunmasını hep istemişimdir. Bilirsiniz, standart gitar, makam sisteminin ihtiyaç duyduğu sesleri karşılamaz, Türk müziğiyle (ya da genel olarak Ortadoğu müziğiyle diyelim) ilgileniyorsanız, gitar sizin için yeterli değildir. Ben perdeleri türk müziğine göre bağlanmış perdeli çalgıları tercih ederim, lavta, tanbur ya da bağlama gibi. Ama perdesiz gitar, kendine özgü tınısı yüzünden ilginç. Daha önce karizmatik luthier Rıfat Türen’in standart elektro gitardan dönüştürerek yaptığı bir perdesiz elektroyu denemiş ve çok etkilenmiştim, ama fiyatı biraz ağır gelmişti. Konuştuğum bir başka usta da perdeli klasik gitarı perdesize dönüştürmekte uzmanlaşmış zaman içinde. Diyordu ki: “Erkan Oğur iki konser verir, arkasından on genç gelip gitarlarının perdelerini söktürür, sonra arkası kesilir. Sonra Erkan Oğur iki konser daha verir, on genç daha gelir”. Erkan Oğur'un, belki şu anda tam olarak kavranamayan, böyle eşsiz bir etkisi vardır. Gitarı ağlatır, dinleyeni anlatır, belki kendisi de ağlar içinden. Memlekette kimbilir kaç gencin evinde birer perdesiz gitar vardır şimdi. Birçoğu bir kenara atılmıştır. Sesinin sönümlülüğü yüzünden hayalkırıklığına uğrar çoğu. Ama Erkan Oğur tarzının takipçisi diyebileceğimiz bir dizi genç perdesiz gitarist de var; Cenk Erdoğan, Sinan Cem Eroğlu (aynı zamanda kaval üstadıdır), Uğur Varol, Ali Saran gibi...

Perde, sadece telin “doğru” noktadan tınlamasını sağlamaz, sert bir perdeye yaslanan tel, daha uzun süre, daha yüksek sesle ve daha zengin bir tınıyla titreşir. Perdesiz gitarın sesi azdır ve çabuk söner. Çoğu perdesiz gitarist, Erkan Oğur da dahil, sesin süresini arttırmak için amplifikasyon kullanır. Bunu bilmeyen pek çok meraklı, gitarlarını bozdurduklarıyla kalıyor olabilirler.

Erkan Oğur’un özgeçmişinde, bazı kaynaklarda, perdesiz gitarı icat ettiği gibi bir cümle geçiyor. İcat tabiri perdesiz gitar için biraz fazla iddialı. Yani perdeleri takılmadan önce perdesizdi zaten bu alet. Saatli radyoya icat demek gibi bir şey. Ayrıca ud diye bir çalgı var, gitara çok benzer ve perdesizdir. Perdesiz gitar yerine, arkası düz, iki boğumlu, altı tek telli ud da denilebilirdi (pek pratik olmazdı tabii).

Ud tekniği gitar tekniğine benzer, zaten gitarın atası sayılan bir çalgıdır. Udun tel uzunluğu biraz daha kısadır, sapı daha dardır, dolayısıyla telleri birbirine daha yakındır, ve en kalın tel hariç, çiftler halindedir. Sesin sönümlülüğü aynıdır aşağı yukarı, çift telden ve oval gövdesinden dolayı ses rengi biraz daha zengindir. Yapısal farklılıkların ayrıca iki önemli sonucu daha vardır: Perdesiz gitar, sapın daha geniş ve uzun olması nedeniyle çoksesli renklendirmelere (akor ve arpejlere) daha uygundur. Ve perdesiz gitarda, tellerin tekli olmasındn dolayı perdesiz gitaristlerin severek kullandığı portamento (kaydırma) tekniğini kullanmak daha kolaydır.

Portamento, perdesiz gitar tınısının temel özelliğidir. Ses, bir notadan diğerine akarak gider, aradaki tüm ses sürekliliğinden geçer yol boyunca. Sanki normal gitarın bize kapadığı, duymamızı istemediği, arada kalan tüm sesleri serbest bırakmış izlenimi verir. Bir özgürlük yanılsaması diyebiliriz. Yanılsamadır, çünkü, mesela, kaydırmak yerine, arada kalan ve çalınan makamın kabul etmeyeceği bir yere basmak, bize hiç böyle özgürlük hissi vermez, ya da kaldırımda yürürken boka basmak ne kadar özgürlükse o kadar bir özgürlük olur bu (boka basmak özgürlükse, özgürüz ikimiz de). Neyse, cıvıtmayalım, anladınız meseleyi, müzik her zaman disiplin içerir. Tüm sanat dalları için geçerli büyük olasılıkla. Tersini düşünmeye çalışıyorum, aklıma en uç örnek olarak “Japon gürültüsü” denen tuhaf müzik türü geliyor. Ama onda bile bir disiplin var sanki. Perdesiz gitarist, bir notadan diğerine kayarak gitse de durduğu yerler bellidir ve kesindir. Hatta usta bir gitaristin elinde, perdeli gitardakinden daha kesindir. Kaydırma işin şekeridir.

Şimdi yeni teller takıp, kendisi fazlasıyla eski, ama benim için yeni perdesiz gitarımı denemek için sabırsızlanıyorum. Bir ihtimal, diğer hevesli gençler gibi bir süre tıngırdattıktan sonra bir kenara koyacağım, ya da bir sesten diğerine kayarak gitmenin cazibesi beklediğimden daha çok etkileyebilir beni. Yalnız şu koku konusunda bir şeyler yapmam lazım. Deodorant mı sıksam?

20.8.13

Başkanlık

Devlet örgütlenmesinin sürekli tartışma konusu olduğu bir ülkede yaşadığımız için şanslıyız. Herkes, her an sistemin baştan tasarlanması üzerine fikirler yürütebiliyor. Bol bol deneme yanılma alanımız var. Anglosakson olsaydık her şey çok daha sıkıcı olacaktı. ABD 200 yıldan fazladır, Britanya neredeyse 300 yıldır aşağı yukarı aynı sistemle yönetiliyor. Aslında sadece sıkıcı değil, riskli de. Son derece problemli olmasına rağmen kemikleşmiş olan bu sistemler üzerine geniş bir gelenek inşa edilmiş. Aynı şekilde sürdürüldükçe esnemesi, değişmesi giderek zorlaşıyor. Oysa biz, her an bambaşka bir sisteme geçebiliriz. O sırada kafamızın nasıl olduğuna bağlı.

Yeni anayasa çalışmaları ile başkanlık sistemi tartışması da yeniden başladı. İlginç bir şekilde bu tartışmalar, komşudaki "hükümet krizi" ile aynı zamana denk geldi. Hükümet krizi, yani hükümet kuramama döngüsü, parlementer sistemin zırt dediği yer. Hükümet kurma görevini sırayla en çok sandalye kazanan üç parti aldılar, yapamadılar, görevi iade ettiler. Şimdi yeniden seçim olacak. Yeniden seçim olduğunda, aynı sandalye dağılımının ortaya çıkmaması için hiçbir neden yok. Çünkü son seçimden beri seçmen tercihlerini derinden etkileyecek pek bir şey de olmamış olacak. Yine benzer dağılım olursa, yine sırayla hükümet kurma görevi alacaklar, yine görevi iade edecekler. Yine seçime gidilecek. Nereye kadar? Belli değil. Sistemde bunun cevabı yok.

Bilgisayar programı yazanlar bilirler, programın sonsuz döngüye düşmesi riski vardır. Belli bir koşul sağlanana kadar devam edecek bir döngü yazarsınız, ama yazdığınız sırada ne siz, ne de bilgisayar, bu koşulun asla sağlanamayacağını algılamayabilir. Program, siz bilgisayarı fişten çekene kadar çalışmaya devam eder.

Tabii siyasi sistemde birileri bu döngüden kurtulmak için bir şeyler değiştirir. Darbe olur, devrim olur, ya da daha normali, önceden koalisyon kurmak istemedikleri partiyle koalisyona razı olurlar. Tekrar seçime gidilmesi, bu tavrı değiştirmenin ilk olarak seçmenlerden beklenmesi demek. Birilerinin, hatta oldukça çok sayıda insanın oylarını değiştireceğini umuyorlar. Anlaması zor, ama sonuç vermesi mümkün.

Siyasi kuramcılar, eminim bilgisayar programcılarının hesaba katmadığı bazı şeyleri de hesaba katıyorlardır. Mühendis bakış açısından bakarsanız, karşınızdaki sorun yürütme erkinin başkanını belirlemekse, bunu en kolay ve etkili şekilde seçimle çözersiniz. İki turlu (ya da daha çok turlu) seçim, son tura iki aday bırakarak, en son turda kazananın oyların yarısından fazlasını almasını garantiler.

Ama tabii ki bu, ilk turda oy verdiği aday elenen seçmenlerin, ikinci, üçüncü ya da beşinci tercihi olan bir adaya oy vermesi zorunluluğunu doğurur. Üstelik sonunda bu aday seçildiğinde, ona ehven-i şer diyerek oy verenlere karşı hiçbir sorumluluğu olmaz. Bir sonraki seçime kadar onu oradan alacak hiçbir güç yoktur (tabii çocuk tacizi falan yapmadığı sürece).

Parlementer sistem, çoğunluk sağlanamadığında, koalisyon kurmayı gerektirdiği için, iktidarın belli bir uzlaşma sonucu ortaya çıkması ve bu uzlaşma zeminine sadık kalması zorunluluğunu getirir. Bunu sağlamak için, sonsuz döngüye düşme riski göze alınmak zorundadır.

Bu göze alınabilir bir risk midir? 1930'larda Almanya'da Nazileri iktidara taşıyan süreç, böyle bir hükümet kuramama döngüsüyle başlamıştı. Arka arkaya defalarca seçimler yapıldı, her seçimde zıtlaşma, kutuplaşma arttı. Seçmen bu trende uyarak daha manyak partilere kaydı. Nazilerin oy oranı birkaç yıl içinde sıfırdan %40'lara kadar çıktı. Daha yakın dönemde Belçika bölünmenin eşiğine geldi. Yunanistan'da ne olacağı meçhul. Ama uzun yıllardır aynı koalisyon hükümetleriyle yönetilen ülkeler de var.

Galiba, buradaki kilit soru, koalisyonu olumlu bir şey olarak görüp görmediğimiz... Pek çok Avrupa ülkesi için, koalisyon en normal ve doğal hükümet biçimi. Türkiye'de ise koalisyon olumlu bir şey olarak görülmez. Hatta bazı çevreler, özellikle burjuvalar, benimsedikleri bir partinin içinde olacağı bir koalisyondansa, benimsemedikleri partinin tek başına iktidara gelmesini tercih edebilirler. Türkiye'nin seçim sistemi de, koalisyon ihtimalini en aza indirmek için (tabii bir de Kürtleri dışarıda tutmak için) tasarlanmış. Bizim merkez siyasetimiz, "halkın iradesinin meclise yansıması" teranesini dillerinden düşürmez, ama daha çok "istikrar" dedikleri şeye tapınırlar (Sakıp Sabancı gözümün önüne geliyor). Yani iktidar, her şeyi hızla boka çeviriyor olsa da, istikrarlı bir şekilde boka çevirmesi olumlu görülür.

Bu şartlar altında, gerçekten de başkanlık sistemi, Türkiye için kötü bir seçenek olarak görünmüyor. Eğer hakim siyasi anlayış, koalisyon hükümetini her şart altında kötü görüyorsa, sistemi koalisyonu imkansız bırakacak şekilde düzenlemek gayet mantıklı. Ayrıca bu, "halkın iradesinin yansıması" gereken meclisi de serbest bırakır. Yürütme erki başkanın elinde olduğunda, ve meclisten güvenoyu almak gibi bir zorunluluğu olmadığında, anayasanın seçim sistemiyle ilgili maddesindeki "temsilde adalet ve yönetimde istikrar" ilkelerini birleştirme hükmünün gerekçesi kalmıyor. Yönetim, zaten tanımı itibarıyla istikrarlı olacak, kimse başkanı bir sonraki seçime kadar koltuğundan edemeyecek. Bu durumda seçim sistemine düşen, sadece temsilde adaleti sağlamak olur. Bunu sağlamak için %10 barajını kaldırmak da yeterli değil. Sistemin, gerçekten oy oranlarının meclise aynen yansıyacağı şekilde düzenlenmesi gerekir (1960'larda uygulanan Milli Bakiye sistemi ya da bugün Almanya'da uygulanan karma sistem gibi). Aynı zamanda, başkanlık sisteminin geçerli olduğu ülkelerde, genellikle yerel yönetimler daha özerktir. Bu, meclise karşı sorumlu olmayan başkanın iktidarını dengeleyecek bir özellik olarak görülür. Türkiye'de yerel yönetimlere daha geniş yetkiler tanınması, çok hayati sorunların çözümünde yol alınmasını sağlar.

AKP karşıtları, AKP'lilerin bu konuyu gündeme getirmesini, iktidarlarını sürekli kılmak niyetiyle yapılan bir hamle olarak görme eğilimindeler. AKP çevrelerinde de böyle bir art niyet olması mümkündür. Ama aslında, bu tarz bir reform, meclisin sandalyelerinin adaletli şekilde dağıtılmasıyla birlikte getirilirse; başkana, şu anda Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisinin elinde tuttuğundan daha sınırlı bir iktidar verir. Düşünmekte fayda var.

6.8.13

Aşk ve Gurur

Meşhur Gattaca filminden bir sahne: Polis, bir cinayetin işlendiği uzay araştırmaları şirketinde soruşturma yürütüyor, şirketin görevlisi de polise bilgi veriyor; çalışanların potansiyellerini tespit edip ona uygun işlerde görevlendirdiklerini söylüyor. Polis soruyor:

– Peki ya biri potansiyelini aşarsa?

– Hiç kimse potansiyelini aşamaz.

– Ama ya aşarsa?

– O zaman en başta potansiyelini yanlış belirlemişiz demektir.

Filmin hikâyesi ve ana fikri, polisi haklı çıkarır nitelikte, müdür, filmin salağı pozisyonunda. Hikâye, genlerden her şeyin okunabildiği bir çağda, genetik olarak çok zayıf karakterin kendini aşması falan üzerine. Göz yaşartıcı başarı hikâyelerini herkes sever; hayatın ona çıkardığı bütün engellere karşı azimle, hiç vazgeçmeden, hiç tereddüt etmeden, koyduğu hedefe ulaşmak için her şeyi yapan ve sonunda başaran kahramanın hikâyesi… Halbuki bu aynı zamanda bir ruh hastasının profilidir. Hayatı sağlıklı ve huzurlu yaşamak isteyen birinin ilk öğrenmesi gereken şey şudur: Fazla kasmayacaksın. Olmuyorsa olmuyordur.

Neyse, asıl değinmek istediğim şey; bu tür hikâyelerde, sözcüklerin anlamını çarpıtarak oradan bir edebi sanat üretmek alışkanlığı. Şirketin müdürü haklıdır. Kimse potansiyelini aşamaz, çünkü potansiyelin tanımı budur. Eğer size potansiyelini aşıyor gibi görünüyorsa, potansiyelini yanlış tahmin etmişsiniz demektir. Böyle düşünmeyi severim. Sözcüklerin doğru kullanılmasını isterim, anlamları çarpıtıldığında kızarım (cidden).

Reklamcılar da aynı anlam çarpıtmasına sık sık başvururlar. Yakın zamanda oynayan Hülya Avşar’lı bir reklam vardı, herkese ayrıcalıklı hizmet verdiğini iddia eden bir bankanın reklamı. Herkese ayrıcalık mı? Pardon, ayrıcalık ne demekti acaba? Herkes ayrıcalıklıysa hiç kimse ayrıcalıklı değildir. Hülya Avşar da tuhaf bir şekilde, özetle, kendisine, diğer bankaların muhtemelen yaptığı özel muameleyi yapmayacağını açıkça söyleyen bu bankayı çok seviyordu. Neden? Salak mı? Ana fikri Hülya Avşar’a özel muamele yapılmayacağı olan bir reklamda, Hülya Avşar’ın bu duruma çok sevinmesi değil biraz bozuk atması daha iyi bir hikaye olmaz mıydı? Mesela Hülya Avşar bankada gördüğü ilgiden çok memnundur ve bir arkadaşına anlatıyordur, bu ilginin ona özel olduğunu düşünerek. Arkadaşı da der ki “ooo, onlar herkese öyle davranıyorlar”, Hülya Avşar da bozulur. Daha güzel değil mi?

Neyse, konumuza dönelim. Konumuzun ne olduğu da tam belli değil galiba. Şöyle diyebiliriz; bazı eserlerde dramatik etki yaratma amacıyla sözcüklerin anlamının çarpıtılması ve bunun beni ne kadar sinirlendirdiği… Uzay Yolu dizisine saygım sonsuzdur, ilk iki nesilden sonrasını pek takip edememiş olsam da. Hikâye dönüp dolaşıp mantık-duygu çelişkisine gelir. Kaptan Kirk ve Mister Spock arasındaki tartışma da, Kaptan Picard ile Teğmen Data arasındaki tartışma da hep buna yol alır: Mantık mı, duygular mı? Oysa hikâyelerin çoğunda, duygular diye sunulan şey düpedüz mantıksızlıktan başka bir şey değildir.

Mesela çok tipik bir Kirk-Spock çelişkisi şöyle bir şeyden çıkar: Birileri büyük tehlikededir, Kirk çok riskli bir hareket yaparak onları kurtarmayı düşünür, bu arada gemiyi ve diğer herkesin hayatını tehlikeye atacaktır. Spock da bunun çok “mantıksız” olduğunu söyleyerek karşı çıkar. Ama Kirk yine de bildiğini okur. Bu arada şunu da söylemek gerek, söz konusu riski azaltmak için yapabileceği hiçbir şey yoktur, tamamen şansına güvenmektedir. Sonunda ne olur? Kirk “cesareti” sayesinde herkesi kurtarır. Ve sonunda Spock ile mantık-duygu çelişkisi üzerine kapanış konuşmasını yaparlar. Peki Kirk’i başarıya ulaştıran şey duygular mıdır? Hayır. Senaristlerdir. Kirk bilmemkaç sezon boyunca hep bu riskleri alır ve hep kazanır. Birisi tavlada bu kadar şanslı olsa zarların hileli olduğunu düşünürdünüz. Ama televizyonda görünce inanmayı tercih edebiliyoruz.

Neyse, tabii ki bu, Uzay Yolu’nun güzelliğinden bir şey götürmez, yine de bizi bazı meseleler hakkında düşündürmeyi başarır.

Acaba mantık ile duygular arasında gerçekten bir çelişki var mıdır? İkisinin farklı şeyler söylediği ve bizi zorlayan durumlar oluşturdukları bir gerçektir. Benim hayatımda genellikle şu şekilde zuhur ediyor: Şu hayatı mümkün olduğunca nezih bir şekilde yaşamak ve yakın veya uzak bir gelecekte sefalete düşmemek için yapılması gereken şeyleri yapmak (mantık) ya da hiçbir şey yapmamak (duygular)…

Duygu dediğimiz şey nedir? Hormonlar tarafından düzenlendiğini az çok biliyoruz, onlar da genler tarafından düzenlenir, onları da evrimsel süreç belirler. Yani evrimin mantığını yansıtırlar, hayatta kalmak ve soyunu sürdürmek açısından anlamlı olmasalar orada olmazlar.

Yani o da bir mantıktır aslında, genlere kazınmış ve çok net bir hedef için sınanmış stratejiler içeren sağlam bir mantığa dayanmaktadır.

Bizim mantık dediğimiz şey ise, fani ömrümüzde öğrendiğimiz şeyler ve onun üzerinde yaptığımız hesap-kitaptır.

Peki hangisi üstündür? Bu ikisi arasındaki çelişkiyi nasıl çözeceğiz?

İkisinin de güçlü ve zayıf noktaları vardır. İnsan türünün yaşadığı çevrenin ve yaşam şeklinin, herhangi bir evrimsel adaptasyonun mümkün olamayacağı kadar kısa bir süre içinde köklü değişikliklere uğradığı bir gerçektir. Duygularımız bize son yüz bin yıldır aşağı yukarı aynı şeyleri söylüyor olsalar gerektir, halbuki yüz bin yıl öncesinden çok farklı bir ortamda yaşıyoruz. Mantık ise, yaşadığımız çağa ait en güncel bilgileri içerir ve değişen ortama çok çabuk uyum sağlar.

Öte yandan, duygular güncel olmasalar da, çok sıkı test edilmişlerdir ve kadim durumlar için çok etkilidirler. Oysa hesap-kitapta hata çok olur ve öğrendiğimizi sandığımız şeylerin, yani üzerine mantık yürüttüğümüz verilerin, kayda değer bir kısmı yalan veya yanlıştır (bir çoğunu okulda öğrendiğimizi düşünürsek).

Bu arada, inanın, başlarken, yazının başlığının neden “Aşk ve Gurur” olduğu konusunda çok net bir fikrim vardı, ama şu anda tamamen uçmuş durumda. Neyse, orada kalsın, belki bir ara hatırlarım.

10.7.13

Sağcı Yavrular

Başbakan Tayyip Erdoğan, en az üç çocuk yapmak gerektiğinden ilk kez bahsettiğinde (sanırım beş yıl kadar önceydi), bir insanın bunu arzulamasının nasıl bir düşünce zinciri sonucu olabileceğini kafamda canlandırmaya çalışmıştım ve bunu diyen insanın olsa olsa bir sağcı olması gerektiği sonucuna varmıştım. Tabii bu karmaşık bir denklemi çözmeye çalışıp sonuçta 1=1 bulmaya benziyor, “gözün aydın” diyebilirsiniz yani. Şöyle demek daha doğru, çok çocuk yapılmasını istemek, sağcılıkla ilişkilendirilen bir çok görüşün o kadar kesin belirtisi ki, neredeyse sağcılığın kısa bir tanımı olarak verilebilir: Sağcı, çok çocuk yapılmasını isteyen kişiye denir.

Nüfusun artmasını isteyen kişi nasıl bir kişidir? Büyük bir ihtimalle metrobüsle pek yolculuk etmeyen bir kişidir, yazın hafta sonu Adalar’a gitme gibi bir merakı da yoktur herhalde. Ama hangi mantık, kişiyi bu düşünceye sürükler?

Nüfusun artması, ilkel toplumlar düşünüldüğünde avantajlı sayılabilir, savaşta üstünlük sağlar, daha büyük ve etkin organizasyonlar kurulabilmesini sağlar. Ama ülkelerin sınırlarının çok seyrek değiştiği ve zaten doğada zaptedilecek bir köşenin kalmadığı, organizasyonların dünya çapında olduğu ve savaşlarda asker sayısının öneminin iyice azaldığı günümüzde, aynı sınırlar içinde ve aynı kaynakları paylaşmak zorunda kalacak olan daha fazla insan olmasının, her bir kişiye düşen alanı ve kaynağı düşüreceği ve halkın yaşam kalitesini kötü yönde etkileyeceği o kadar bariz ki, bunun taraftarı olmak için bambaşka bir bakış açısı olmalı. Kapitalist ekonomi için yararlı olduğu hikayesini yemiyorum müsaadenizle, eğer dünyada nüfusu en hızlı artan ülkeler Nijer, Zimbabve, Uganda, hiç artmayanlar Japonya, Almanya gibi ülkeler olmasaydı, buna daha fazla kafa yorabilirdim. Nüfüsun yaşlanması gerçekten anlatıldığı kadar büyük bir sorun olsaydı, nüfusu yaşlı ülkelerin diğerlerinden daha kötü durumda olmasını beklerdik, değil mi? Oysa durum tam tersi. O yüzden bunu geçelim.

Nüfusun artmasını isteyen bu kişi (bundan sonra kısaca sağcı diyelim), bu nüfusun büyük bir ihtimalle aynı sınırlarda kalmaya devam edeceğine ikna olmamış olabilir mesela, başka ülkelere saldırıp, oranın halkını öldürüp oralara yerleşmek istiyordur belki. Bu sağcı (ki sağcı olduğuna göre herhalde milliyetçidir de), kendi milletinin başlarını bütün başlardan üstün görmektedir ve diğer başları koparıp onların ülkelerinde yeni yaşam alanları (meşhur sağcı Hitler’in tabiriyle lebensraum) açıp milletimizi oralara yaymayı planlıyor olabilir. Süreç çok sayıda şehit de gerektireceğinden, bunları şimdiden hazır etmek istiyordur. Bunları ağzına almıyordur ama aklının bir köşesinde vardır herhalde.

Ortalama herkese daha az alan ve kaynak düşmesi bu sağcıyı şahsen pek rahatsız etmiyor da olabilir, çünkü ortalama önemli değildir, önemli olan kaymak tabakanın kaymağını almasıdır. Çünkü kendisi ve yedi kuşak sülalesine düşecek kaynak garanti altındadır. Dahası, dışarıda az kaynak için boğuşan daha çok insan olması, bu yedi kuşağın sömüreceği daha çok insan olması da demektir. Daha çok işsiz, daha ucuza çalışacak daha çok insan demektir. Bu sağcı, sağcı olduğu için, eşitsizlik, yoksulluk onun için önemli değildir, o toplam zenginlikle ilgilenir. O zenginleri sever.

Bu sağcı dindardır da büyük ihtimal. Tüm sağcılar dindar ve tüm dindarlar sağcı değildir tabii, ama bu ikisi arasında bayağı yüksek korelasyon vardır. Sözkonusu sağcımızı dindar kabul edersek büyük hata yapmış olmayız. İnandığı din de ona çoğalmayı, daha çok olmayı öğütlüyor olmalıdır. Çünkü bu dinler yüzlerce yıl öncesinden beri vardır, ve hâlâ var olmalarını; baştan beri çoğalmayı öğütlüyor olmalarına borçlu olabilirler. Tipik bir doğal seçilim örneği. Çoğalma şansını artıran özellik seçilir. Tarihin herhangi bir döneminde aynı inanan sayısına sahip iki din olsa, ve bunlardan biri çoğalmayı, diğeri aynı nüfusta kalmayı öğütlüyor olsa, birkaç nesil sonra birinci dine inananlar daha çok olacaktır. Dahası, bu iki din kapıştığında, daha kalabalık olanın diğerini ezmesi daha olası olacak ve nüfusun artmasını öğütlemeyen dinler, öğütleyenler karşısında nesiller içinde silinip gidecektir. O yüzden, bugün bildiğimiz bütün büyük dinler çok çocuk yapıp çoğalmayı öğütler. Doğal seçilim bu dinleri çok sever (ama tersi pek doğru değil tabii).

Bu sağcı aynı zamanda eşcinsellerden de nefret eder (malumunuz, eşcinsel ilişkiden yavru çıkmaz), kadın hakları, kadınların ekonomik özgürlüğü gibi kavramlardan tiksinir (çünkü kadın evde kalıp yavrulara bakmalıdır), kürtaj karşıtıdır (herıld yani) ve büyük olasılıkla dar pantolon giymekten hiç hoşlanmaz.

Hepsi bütün dünyayı muazzam miktarda insan dışkısına maruz bırakma ülküsüyle uyum içinde.

Tek anlamadığım, insan neden sağcı olur ki! Kardeş kardeş yaşamak varken…

20.6.13

Gezi ve Çoğunluk

Serbest seçimlerin uzun süredir kesinitisiz yapıldığı ülkelerde, iktidara aday olan partiler ya da blokların oy oranları hep %50 civarında seyrediyor. Biraz üstünü alan iktidar oluyor, biraz altında kalan muhalefette kalıyor. Belli kampların netleştiği, en az birkaç kuşaklık geçmişi olan partilerin başı çektiği yerlerde çoğunlukla böyle. Nispeten daha yeni demokrasilerde, ya da bizdeki gibi serbest seçimlerin sık sık kesintiye uğradığı ülkelerde, bu kamplaşma henüz oluşmamış olabiliyor, ama çoğu Batı ülkesi, yüzde ellinin az üzerinde bir desteği olan hükümetlerce yönetiliyor. Yani, demokrasinin en gelişmiş olduğunu kabul ettiğimiz ülkelerin çoğunda, halkın yarıya yakınının temsilcileri iktidara muhalif.

Burada bence açıklamaya ihtiyaç duyan şey, idealde devletin daha geniş bir uzlaşmayla yönetilmesini, iktidarın daha güçlü bir desteği olmasını arzuladığımız halde, neden çoğunluğun az üzerinde desteği olan iktidarlarla yetinmek zorunda kaldığımız. Benim aklıma yatan açıklama şu: İktidara aday bloklar, bir kere yüzde elliyi bulduklarında, daha fazla desteği aramanın maliyeti, getireceği yararı karşılamıyor. Maliyet derken sadece paradan bahsetmiyorum, aynı zamanda düşünsel bir maliyet, farklı kesimleri ortak bir noktada uzlaştırmak için verilecek daha fazla emek söz konusu. Çoğunluk elde edildikten sonra, oy oranını daha da arttırmak için gösterilecek çabaya değecek bir kazanç yoktur. Çünkü zaten yarıyı geçtiğiniz anda, her şeyi yapabilirsiniz. Yapmayabilirsiniz de, ama o sizin için artık ahlaki bir meseledir.

Çoğunluk, demokrasinin en rahatsızlık verici kavramlarından biri. Her ne kadar uzlaşma, azınlık haklarına saygı gibi kavramlar sürekli anılarak öne çıkarılsa da, olay eninde sonunda, seçeneklerin ikiye indiği ve yarıdan fazla oy alanın kazandığı bir çekişmeye evriliyor.

Liberal demokrasiye daha yürekten inanan kişiler, bu 50-50 dağılımın, iktidarın her an değişebilir olmasını, böylece de demokrasinin kökleşmesini sağladığını söyleyebilirler, ama bana bu, asıl dinamiğin yan etkisi gibi geliyor. Bizdeki iktidarın, (yuvarlak hesap) %50’yi gördükten sonra, küstahlığın ve müdahaleciliğin dozunu iyice arttırması da bunun tipik bir örneği. Yuvarlak hesap kısmının da altını çizmekte yarar var; bildiğimiz gibi AKP hiçbir seçimde %50’yi bulmadı. 2011 genel seçimlerinde %49,8 oyla en yüksek oranlarını elde ettiler, ama maalesef hâlâ %50’nin altında. Yeterince yaklaştılar diye onları çoğunluk ilan edecek bir merci bulunmuyor; onlara oy vermeyenler, oy verenlerden fazla. Buna rağmen, kendilerinden çoğunluk diye bahsetmekte sakınca görmüyorlar. Dahası, çoğunluk kavramını abartılı bir sıklıkta kullanıyorlar. Gezi Parkı meselesi gibi haksız oldukları ayan beyan ortada olan bir konuda bile, kendi sözlerini çoğunluğun sözü diye ilan ediveriyorlar (çoğul konuşuyorum ama aslında tekil tabii).

Bu, başlangıçtaki düşüncemi güçlendiriyor. Çoğunluk kavramına bu kadar sarılmak, aklına eseni yapma arzusunu dışavuruyor. Batı’da bir şekilde artık yerleşmiş olan ahlaki temel, bizde eksik olduğu için, yalan, iftira, saptırma, manipülasyon, kendi fikrinden (ya da dininden) olmayana düşmanlık bizde sıradan kabul ediliyor, adeta iktidar olmanın gereği gibi. Çoğunluğu sağladıysan bunlara hak kazanıyorsun.

Gezi Parkı olayında, iktidarın tam olarak bu şekilde davranacağını bir çoğumuz biliyor olmalıydık. Sadece son 30 yıldır Kürtlerin neyle karşı karşıya olduğuna bir bakmamız yeterdi. Devletin, çok basit ve temel bir hak arayışına nasıl bir şiddetle saldırdığını, buna karşın medyanın nasıl hep bir ağızdan kurbanları saldırgan gibi gösterdiğini, serbest (kalabilen) medyanın nasıl terörist muamelesi gördüğünü bu ülkede ilk kez görüyorsanız, çevrenize ve yakın tarihinize biraz daha dikkatle bakmanız gerek. Ama, işin doğrusu, “parkı kesip beton dökmeye kararlı bir başbakan ve parkı korumak için direnen gençler” görüntüsüyle daha önce karşılaşmadık. Dünyanın başka bir ülkesinin de karşılaşmış olduğunu sanmam. Gerçek olduğunu bilmesek, Sacha Baron-Cohen tiplemesi olduğunu sanabilirdik.

Bütün bu rezillik karşısında sakin kalmak zor olabilir. Ama, mesela, AKP mitinglerinde toplananlara kızmaya hakkımız yok. Lidere tapınma ve bağlılık, insan türünün en kadim davranışlarından biridir. Lidere bağlılık, öncelikle güven demektir, onun söylediklerinin doğru olduğuna dair mutlak bir güven. Bu mürit için, olası haber kaynaklarından hiçbiri, liderin kendisinin sözü kadar güvenilir olamaz. Üstelik birileri, bu kadar inandıkları kişiden bu kadar nefret ediyorsa, artık asıl meselenin ne olduğunun önemi kalmaz. Kazlıçeşme mitinginde fikrini beyan eden bir vatandaşın dediği gibi: “Gezi Parkı için bu kadar eyleme gerek yok... bence... Türkiye’de tek Tayyip Erdoğan”. Yani, aşağı yukarı şunu demek istiyor: “Gezi parkı meselesinde saçmaladı diye Tayyip Erdoğan’dan vazgeçecek değiliz”. Siyasetçilere biraz daha kızabiliriz, çünkü onlar koşulsuz bağlılıktan çok kendi kariyerlerinin geleceğinin hesabı içindedir. Ama sonuçta aynı organizasyonun bir parçasıdırlar, bu gibi kriz durumlarında, lidere itaat etmekle örgütü terk etmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalırlar. Örgütü terk etmiyorlarsa, mecburen lidere yalakalık ederler.

Ama, doğrusu, bu manzara karşısında, iktidarın zulmünü alkışlayan düşünce adamlarının, gazetecilerin, bunu kendi akılları ve vicdanlarıyla, gerçekten doğru buldukları için yaptıklarına inanmak, bana da zor geliyor.