20.8.14

İnce Hamura Karışık

CHP Yalova milletvekili Muharrem İnce genel başkanlığa talip oldu, bildiğiniz gibi. Çok donanımlı olmamasına rağmen son derece hırslı bir politikacı, bu girişimin sinyallerini önceden de vermişti. Böyle bir çıkışta bulunmasının gerekçesi olarak da “Kılıçdaroğlu yapamadı, ben yaparım” şeklinde özetlenebilecek bir argümanı var. Bu konuda güvendiği özellikleri ise kavgacı, polemikçi ve biraz da bol keseden atıcı olmasından başka bir şey değil anladığım kadarıyla.

Burada alfa erkeği meselesine kısa bir dönüş yapmak istiyorum. İki önceki yazıda, yazıyı fazla uzatmama gayesiyle, potansiyel yanlış anlaşılmalara zemin hazırlamışım farkında olmadan. Hem ona biraz açıklık getirmek için, hem de oradaki mesele, bu yeni gelişmeyle son derece örtüştüğü için…

Güce ve güçlüye tapınma hamurumuzda var demiştim. Bunun nedeni, bir tartışılmaz lider ve ona itaat eden kitleden oluşan hiyerarşik organizasyonun son derece etkili bir yapı olmasıdır. Öyle ki, şimdiye kadar daha etkilisi keşfedilmiş değil. Herkesin yararına çalışmasını istediğimiz devlet, sendika ya da apartman yönetimi gibi örgütlenmelerde dahi, pratik nedenlerden ötürü, bir başkan seçip işleri onun yürütmesini bekliyoruz. O başkanın, temsil ettiği kitleye hesap vermek durumunda olması, ya da tekrar seçilmek için kitleyi ikna etmek zorunda olması, salt organizasyonun etkinliği açısından baktığımızda, aslında bir zaaftan başka bir şey değildir. Şartlar sertleştiğinde, örgütün etkinliği bir ölüm-kalım meselesi haline geldiğinde, sorgulanmayan lider, hesap veren lidere ağır basar. Daha doğrusu, liderini sorgulamayan, liderine tapınan örgüt; liderin konumunu tartışma konusu yapan örgüte ağır basar. O yüzden tapınılan büyük lider, başlıbaşına çekici bir şeydir, güzel bir kadının (ya da erkeğin), lezzetli bir yemeğin çekici oluşundan farksız bir şekilde.

Öte yandan, lider sorgulanamaz olduğunda, başlangıçta o pozisyonda olmasının gerekçesinden, yani herkesin ortak çıkarını temsil etme ilkesinden sapması an meselesidir. Aynı zamanda, sorgulanamaz konumunu sürdürebilmek için, kendisini sorgulamaya kalkanları imha etmeye yönelmesi de öyle. O yüzden modern demokrasiler, hem işlerin etkin bir şekilde yürümesini, hem de ortak çıkarların temsil edilebilmesini sağlamak için çok karmaşık yapılara yönelmişlerdir. Problem karmaşık olduğu için çözüm de karmaşıktır. Karmaşık olduğu için naziktir. Ama diğerinin çözmek için hiç uğraşmadığı meseleleri çözdüğü için vazgeçilmezdir.

Tayyip Erdoğan’ın kitlesinin önemli bir kısmının, temsil ettiği dünya görüşü veya partisinin ilkelerinden tamamen bağımsız olarak, sadece onun şahsına yönelik bir bağlılıkla davrandığı çok açık. Oysa liderin kendisinde, onun bu derece tapınılacak bir insan olmasını haklı çıkaracak özellikler yok. Ne çok zeki, ne de çok bilgili olduğu söylenebilir. Siyasete yeni bir bakış getirmişliği, yeni bir ideoloji kurmuşluğu da yok. Müzmin popülist sağcı politikanın yeni bir örneğini temsil ediyor sadece. Tek özelliği bir güç sembolü olması. Alfa erkeği yakıştırması bu yüzden.

Tabii ki bu durumun, Erdoğan’ın ve partisinin yıllardır iktidarda olmasının açıklaması olduğunu iddia etmiyorum. Çok daha karmaşık nedenleri vardır büyük ihtimal ve o konularda çok da ahkâm kesecek durumda değilim. Şu kadarını söyleyebiliriz sanırım; temel nedenlerden biri, çağımızın şartları bakımından, AKP’nin siyasi yelpazenin ortasını temsil etmesidir. Özellikle Kürt sorunu açısından belirgin bir pozisyon bu. Karşısında, toplamda sayıca aynı düzeyde, hatta çoğu zaman daha fazla da olsa, asla aynı çatı altında toplanamayacak bir muhalefet var. AKP ortada duruyor, muhalefet iki yanına dağılmış.

Muharrem İnce’nin şiddetle karşı çıktığı; cumhurbaşkanlığı seçimindeki çatı adayı projesi, aslında muhalefetin, bu orta pozisyona talip olmasıydı. Gösterdikleri aday, başka şartlar altında rahatlıkla AKP’nin adayı da olabilirdi, kimliği ve kişiliğiyle o tabana daha yakın biriydi. CHP’nin ve MHP’nin, toplumun üzerinde uzlaşabileceği aday olarak aklına gelen en iyi fikrin, ikisinden de daha çok AKP tabanına yakın birisi olması ilginç. Ama Türkiye’nin gerçeklerini kavramış olmaları açısından olumlu bir şey. Çünkü Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını, dolayısıyla iktidarın otoriterleşme eğilimini engellemek için daha iyi bir fikir yoktu. Eğer daha düzgün işletilebilseydi belki başarılı olabilirdi. Dini veya geleneksel pozisyonu gereği AKP kitlesinin içinde yer alan, ama Erdoğan’ın nobranlığından rahatsız olan bir kesim olduğunu varsaydılar ve onları kendi taraflarına çekmek istediler. Ama alfa erkeği dinamikleri baskın çıktı, proje işlemedi.

Muharrem İnce’nin ise daha iyi bir fikri var. O siyasi yelpazenin ortasındaki pozisyona değil, doğrudan alfa erkeği pozisyonuna talip. Siyasi görüşü belirsiz, ulusalcı gibi, ama tam da değil. Zaten o konulardan bahsetmekten de pek hoşlanmıyor, kendisinden bahsetmekten hoşlanıyor. Ben yaparım, diyor. Kendisinin umut vaat ettiğini söylüyor (bu lafı birinin kendisi için kullandığını da ilk kez duydum bu arada). Erdoğan’ın üslubunu aynen benimsiyor. Erdoğan’a aynı şekilde cevap vermek gerek, diyor. Her an kavga edecek gibi, sürekli sinirli, iddialı, hırslı. Partiyi tek başına iktidara taşıyacağına dair atıp tutuyor.

Ama gözden kaçırdığı bir şey var. İktidar yolundaki rakibine karşı her ne kadar yaş avantajı olsa da, rakibinin de 1,90’a yakın boyu var ve en son halı saha maçında da gösterdiği üzere, gücü kuvveti de gayet yerinde. Yani teke tekte onu her koşulda haşat eder. Bunu da dikkate almasında fayda var.

Böyle ciddi siyasi içerikli bir yazıyı böyle ebleh bir yorumla bağlamak da bir tuhaf oldu tabii, ama derdimin anlaşıldığını tahmin ediyorum.

16.8.14

Her Şey

Çiçeği burnunda Ateizm Derneği, Nihat Hatipoğlu’nu mahkemeye vermeye hazırlanıyormuş, ateistlerin en büyük babasının Şeytan olduğuna dair sözleri nedeniyle. Söz konusu konuşmayı dinledim. Bence davalık bir durum yok. Bunlar çok tehlikeli sözler ve dışarıdan bakınca nefret söylemi gibi duruyor, orası doğru. Ama konuşmayı dinleyince Hatipoğlu’nun bu sözleri öfke ve nefretle değil adeta şefkatle söylüyor olduğunu görüyorsunuz. Sizi hor görmüyoruz, sizi ciddiye alıyoruz, iyi insanlarsınız, diyor. O da iyi bir insan belli ki. Ateistlere karşı nefreti körüklemek gibi bir kastı yok. Ama her nasılsa, Allah’a inanmayanların, aynı kitabın daha silik bir karakteri olan Şeytan’ın varlığına inanabileceği gibi bir fikre kapılmış. Burada ciddi bir sorunumuz var, ama nefret sorunundan çok, idrak sorunu gibi görünüyor.

Aynı konuşmadaki başka bir söz ayrıca dikkatimi çekti, o bizi bir yere götürebilir belki. Her şey Allah’ın varlığının delilidir, diyor. Her şey… Bu söze karşı şu sorunun sorulması doğaldır: Bu her şeyden bazıları, şimdi olduğundan farklı olarak, nasıl olsaydı, Allah’ın varlığının delili sayılamazlardı? Bu soru bir anlam ifade ediyor mu, bilmiyorum. Bir örnekle renklendirelim. Bir keresinde, dini içerikli bir konuşmada, şöyle bir şey duymuştum: Milyarlarca kar tanesi var ve her biri birbirinden farklı. Bu bile tek başına onları yaratan bir Tanrı olduğunun kanıtıdır. Peki, acaba bütün kar taneleri birbirinin aynısı olsaydı ne olacaktı? Hiç şüphe yok ki yine Tanrı’nın varlığının kanıtı olacaklardı.

Sayın Hatipoğlu’ndan bu sözü açıklamasını istesek şöyle diyeceğini tahmin ediyorum: Şu ağaçlara, kuşlara, böceklere, gezegenlere, yıldızlara bakın. Bütün bunlar kendi kendine oluşmuş olabilir mi? Olamaz. Demek ki bütün bunları yaratan, her şeye kadir, her şeyi bilen büyük bir güç vardır. Tamam da giriş bölümünden doğrudan sonuca atlamış olmuyor muyuz? Bunun bir de gelişme bölümü olmalıydı, bir mantık zinciri, bir neden-sonuç ilişkileri silsilesi… İnancını kendine bu şekilde doğrulayan kişiler, burada gelişme bölümünün eksik olduğunu göremiyorlar. Çünkü Allah’ın varlığının kanıtı olarak gördükleri şey, kendi inançlarından başka bir şey değil. Allah vardır, çünkü olmaması düşünülemez. Neden düşünülemez? Çünkü vardır. Burada bir döngüye giriyoruz.

Yanda resmi olan kitabı geçen yıl sahaflar festivalinde görmüştüm. İçeriğini az çok tahmin etsem de başlık o kadar çekiciydi ki almadan edemedim. Giriş bölümünden aşağıdaki paragrafı aktarmak istiyorum:

“Allah’ı isbat edebilecek bir yol varsa, o da Kelâm ilmidir. Zira ilmi Kelâm, ilmin ve felsefenin bir neticeye bağlıyamadığı Allah ve Ruh gibi meselelerle meşgul olur. Filozoflar gibi aklî melekelere değil, İslamî esaslara uymak mecburiyetindedir. Çünkü aklın durduğu yerde felsefe de durur, dini bilgiler başlar. Aklımızın ermediği mevzuları bize din öğretir.”

Yani, Allah’ın varlığını ispatlamak için başvuracağımız kaynak, Allah’ın varlığına inanç üzerine kurulmuş İslam dininin esaslarıdır. Kendisi de bir tıp doktoru, yani bir bilim insanı olan Halim Bilsel, başka herhangi bir konuda bir öğrencisi böyle bir ispatla karşısına çıksaydı, ispatlamaya çalıştığı şeyi veri olarak kabul ettiği için bu ispatın geçersiz olduğunu söylerdi. Ama söz konusu olan Allah inancı olunca mantık ekseni kaymış. Kitap, adından da anlaşılacağı gibi, tümüyle Allah’ın varlığını kanıtlamak için yazılmış ve yazar kitap boyunca tekrar tekrar kendi inancını kanıt olarak sunuyor.

Allah’a inanan bir kişi için Allah’ın varlığının kesin bir gerçek olmasında yadırganacak bir şey yok. Zaten inancın anlamı budur. Ama herkes, kendisinin bir şeye inanıyor olmasının, o şeyin gerçek olduğunun kanıtı sayılamayacağının farkına varmalıdır. Çünkü kanıt dediğimiz şey nesnel olmalıdır, kişisel bir inanç kanıt olamaz. Kişi, bunu anlamadığı sürece, kendi inancını paylaşmayan kişilerin de var olabileceğini ve onların inancının veya inançsızlığının da aynı derecede saygıdeğer olduğunu kabul etmesi de mümkün olmayacak. Nihat Hatipoğlu’nun pozisyonunun bu olduğunu aynı konuşmadan anlıyoruz. Ateistlerin aslında ateist olmadığını, içten içe hepsinin Allah’ın var olduğunu bildiğini söylüyor. Dr. Halim Bilsel de aynı kafada, ateistlerin de Allah’ın varlığını hissettikleri ama Allah’ın nasıl bir şey olduğunu tasavvur edemedikleri için inkâr yoluna saptıkları gibi bir iddia da var kitabının bir yerinde.

Kendi inancını kanıt olarak görmekle, ateistlerin var olduğunu ve gerçekten ateist olduğunu idrak edememek arasında net bir bağlantı var bana göre. İnanç ile kimsenin inkâr edemeyeceği bariz gerçek arasındaki ayrımı kaybetmekle ilgili bir durum. Siz, kendi değerler dünyanızda bunları aynı değerde kabul ediyor olabilirsiniz, ama buna inanç demeye devam ettiğinize göre, başka birisi için öyle olmayabileceğini de kavrayabiliyor olmanız gerekir.

Dr. Halim Bilsel kitabında Allah’ın varlığının kanıtlarını maddeler halinde sıralıyor. O maddelerden birisi de şöyle:

“Hazreti Âdem’den beri dünya yüzüne ne kadar peygamber gelmiş ise hepsi de eshabına ve etbaına Allah’ın varlığını ve birliğini söylemişler. Peygamberlerin sözlerine hiç şüphe etmeden inanmak lâzımdır. Çünkü onlar, Allah’ın emrine uymaya mecburdurlar, yalan söyliyemezler.”

Anlatmaya çalıştığım mantık hatasının mükemmel bir örneği… Eğer bu size mantıklı ve geçerli bir kanıt gibi görünüyorsa, hiçbir zaman anlaşamayacağız demektir.

Ne mutlu ki, başka hiçbir konuda anlaşamasak bile, en sonunda hangi noktada buluşabileceğimiz Kuran’da yazıyor; müslümanların kâfirlere karşı nasıl bir tutum takınması gerektiğini anlatan Kâfirun suresinde: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”

10.8.14

Milletin Alfa Erkeği

Tayyip Erdoğan’ın son yıllarda “millet” ve “milli” gibi kavramlara dört elle sarılmış olması epeydir dikkatimi çekiyordu. Tabii ki her sağcı politikacı, anlamının muğlaklığından ötürü millet lafını sever, onun üzerine inşa etmeye çalıştıkları hayaller alemine iyi bir zemin hazırladığı için olsa gerek. “Millet”in kimi kapsadığı kimi dışarıda bıraktığı belli değildir. O sözü kullanan kişiler çoğu zaman herkesi kapsarmış gibi bir hava vermeye çalışırlar, ama içten içe biliriz ki bu kavram kapsamaktan ziyade dışlamak amacıyla icat edilmiştir.

Erdoğan’ın ise bu sözü kullanışında bir abartı sezmiştim, başka bir şeyi kast ediyor gibiydi. “Bu milleti Facebook’a Youtube’e yedirmeyeceğiz” sözüyle aydınlandım. Millet derken kendisinden bahsediyor (hatta “bu milleti” kısmında kendisine dönük bir işaret parmağı hayal edebilirsiniz). Böyle düşününce diğer bütün sloganlar da anlam kazanmaya başlıyor. Milli güç, milli irade (kendi gücü, kendi iradesi); daima millet, daima hizmet (daima kendisi ve muhtemelen kendisine yapılacak olan hizmetler)… Ya da yerel seçimlerden sonra bir AKP’linin söylediği, “paralel yapı”ya karşı “millet”in artık intikam istediği lafı. Bu bağlamda “milletin adamı” sloganı da “millet adam” diye anlaşılabilir. Bir nevi süper kahraman, örümcek adam gibi, ama biraz daha sofistike (sofistike derken süper kahramanlar dünyası içinde sofistike tabii, yoksa sofistike sözcüğünün de kalbini kırmayalım).

Bu kendisiyle milleti birbirinden ayırt edememe hali, anneyle bebeği arasındaki ilişkiye benziyor. Milletin ayrı bir şey olduğunun farkında olamama, milleti kendi vücudunun bir uzantısı sanma… Ama tam bir analoji kurmak da mümkün değil çünkü buradaki iki yönlü bir ilişki. Yani o millet de kendini Tayyip Erdoğan’dan ayırt edemiyor gibi görünüyor, kendini onun vücudunun bir uzantısı olarak görüyor (burada tekrarlamak istemiyorum ama örnek olarak malum teyze akla geliyor ister istemez).

Şimdi burada millet kavramı birleştirici mi ayrıştırıcı mı? Şimdiye kadar ülkenin vatandaşı olduğu halde peşine takılmamış olanları kapsamadığı aşikar. Onlar umurunda değil. Zaten bu millet lafının bu derece öne çıkarılması 2011 genel seçimlerinde %50’yi gördükten sonra başladı. Daha fazlasına ihtiyacı kalmadı. Ama kapsadığı kısım açısından öyle birleştirici ki insanlar neredeyse kendilerinin Erdoğan’dan farklı bir şey oldukları bilincini kaybetmişler. Birlik beraberliğin böylesi görülmedi desem yeridir. Başka bir ülkede olsa, bir daha insan içine çıkamayacağı ses kayıtları ortalığa dökülüyor. Ama “hepsi yalan” diyor. Neresinin nasıl yalan olduğunu açıklaması bile gerekmiyor, o kadarı yetiyor, inanıyorlar. Zaten birini lider olarak benimsemek, temelde, sadece onun söylediğine inanmak demek.

Böyle bir şey nasıl oluyor? Burada sağlıklı bir bakış açısı kazanmak için sanırım yine hayvanlar alemine bakmak gerekiyor. Mesela şempanzeler… Bildiğiniz gibi şempanzeler küçük topluluklar halinde yaşarlar. Her topluluk kendi arasından en görgülü, bilgili, hepsinin sorunlarına tercüman olabilecek bir temsilciyi, tüm şempanzelerin temsil edildiği yüksek şempanze konseyine gönderir. Burada her biri başka küçük şempanze topluluklarını temsilen gelmiş delegeler, kendi aralarında müzakere ederler ve şempanze toplumunun ortak yararı ve geleceği için bir takım kararlar alırlar… deeermişim.

Tabii ki öyle olmaz. Bir tane iri yarı, güçlü kuvvetli, kodu mu oturtan erkek şempanze vardır. Onun dediği olur. Diğer şempanzeler ona itaat ederler. Kendisi nispeten çelimsiz olan bir şempanze, hayatta kalma şansını arttırmak istiyorsa, en güçlü gördüğü liderin peşine takılır. O da peşine şimdiye dek en çok kişi takılmış olandır. Yani süreç bir kere başladı mı güçlenerek sürer. O liderin başlangıçta çok üstün özellikleri olmasını gerektirmez. Sadece diğer adaylara göre hasbelkader biraz öne çıkması yeterlidir. Sonrası çorap söküğü gibi gelir. Liderin peşine takılmayanlar heba olurlar. Yeni nesiller, itaatkârların torunlarıdır.

Daha güçlü olana hayranlık, güce tapma, hamurumuzda vardır. Faşizm gücünü buradan alır. O yüzden, sola göre her zaman avantajlıdır. Sol siyaset, bilgilenmeyi gerektirir, gelişmiş bir ahlak anlayışını gerektirir (burada Bülent Arınç’la aynı şeyden bahsetmediğimize emin olabilirsiniz). Kendine ve soyuna doğrudan bir çıkar sağlamadığı halde başkalarını sayma, herkesin temel haklarına saygılı olma, dünya görüşünü ve yaşayışını buna göre oluşturma; bu konuda üretilen düşüncelerden, insanlığın şimdiye kadar yaşadığı felaketlerden ve bunlardan öğrenilenlerden haberdar olmadan nasıl mümkün olabilir? İnsanın bir yandan bilgilenmeye doğal bir açlığı vardır ama cehalet hep daha kolay olandır. Bilgili olmak için bir şeyler yapmanız gerekir, hiçbir şey yapmazsanız cahil olursunuz. Bütün bu bilgi ortadan kalktığında, geriye hamurumuzda olan şey kalır. En güçlü alfa erkeğin peşine takılır gideriz.