29.5.15

Biz Konuşuruz, Onlar Yapar

AKP'nin "onlar konuşur, Ak Parti yapar" sloganının çekici bir tarafı olduğu kesin. Aslında AKP'nin iktidarda, diğerlerinin muhalefette olmasından, yani herkese malum olan şeyden başka bir şey anlatmıyor içerik olarak. Bir şeyler yapmakla görevli olan iktidardaki partidir, doğal olarak. Muhalefete ise konuşmak düşer. Buna rağmen, sanki muhalefet, elinde yapmak için bir yetki veya olanak varmış da onu kullanmak yerine konuşmayı tercih ediyormuş gibi bir hava yaratmayı beceriyorlar.

Bir yandan da insan şunu düşünmüyor değil: Konuşmak neden bu kadar kötü bir şey olsun? Bir şeyler yapmayı düşünüyorsak, önce bir konuşsak daha iyi olmaz mı? Mesela birbirinden çirkin şehirlerimizi daha da betona boğmadan önce, Eski Dünya'nın merkezinde bulunan Taksim Meydanı'na beton dökmeden önce bir konuşsak fena olmazdı. Anadolu'nun bütün derelerini HES'lerle mahvetmeden, ülkemizin ormanlarını birer birer imha etmeden önce edeceğimiz iki çift laf olabilirdi. İki yıl önce bu topraklarda ortaya çıkan, bu yüzyılın belki de en heterojen, en ilerici ve en umut verici gençlik hareketine, biber gazı ve basınçlı suyla, ölçüsüzce ve görgüsüzce saldırmadan önce de bir oturup konuşabilirdik.

Ama sonuçta biz konuşuyoruz, biz dinliyoruz. Biz anlattıkça, bazılarının da duyduğunu, dinlediğini, belki bazı şeyleri tekrar değerlendirdiğini, bazı konulardaki yanlışları gördüklerini, belki biraz insafa geleceklerini umuyoruz. Ama her türlü akla, mantığa, sağduyuya kulaklarını tıkamışlar. Bunun yerini otoriteye kesin ve koşulsuz bir itaat almış, kendilerine her söyleneni yapıyorlar. Ama pek de iyi yapmıyorlar.

14.5.15

Siyaset Kübümüz

Siyasi görüş çeşitliliği çoğu zaman pratik nedenlerle, siyasi iktidar bir çoğunluk gerektirdiği ve bu da oyların en az yarısı demek olduğu için, bir ucuna sağ öbür ucuna sol denen tek boyutlu bir spektrum üzerine yerleştirilir. Biraz daha ayrıntılı analiz istendiğinde iki boyutlu bir grafik çizilebilir. Amerikalı siyasetçi David Nolan’ın yaptığı, bir ekseni ekonomik özgürlük, diğer ekseni bireysel özgürlük olan Nolan Diyagramı ünlüdür mesela. Benzer iki boyutlu grafikler, eksenlere farklı isimler verilerek çizilebiliyor. Ama Batı dünyası için en kullanışlı grafik, biri ekonomik (kapitalizm-sosyalizm), diğeri kültürel (tutucu-ilerici) iki eksenden oluşan grafik gibi görünüyor. 

Bizde ise üç eksene ihtiyaç var, çünkü tutucu-ileri ekseni tek boyutta ifade edilemeyecek kadar karmaşık. Dolayısıyla siyasi görüş çeşitliliğimizi üç boyutla, yani bir küple ifade edebiliriz. Nolan Diyagramı’ndan esinle Kum Kübü diyebilirdim ama bunu ya da bir benzerini benden önce yapan olmadığına hiç emin değilim. Belki rübik küpten uyarlayarak çizen ilk kişi olabilirim. Üç eksen şöyle:

K-S ekseni: Kapitalizm-sosyalizm ekseni. Batı dünyasında sağ-sol denince ilk akla gelen ayrım, bizde sadece yetmişli yıllarda öne çıktı. Aslında önemini hiçbir zaman kaybetmedi ama son yirmi yıldır diğer ayrımların gölgesinde kaldığı söylenebilir.

D-L ekseni: Dinci-laik ekseni. Bizde, cumhuriyet tarihimiz boyunca sağ-sol denince kast edilen ayrım en çok bu olmuştur. Tabii dinci tanımını bu gruba dahil ettiğim kişilerin çoğu kabul etmeyebilir. Pratiklik adına biraz kolaycı bir tanımlama yaptım, din devleti kurulması taraftarı anlamında değil, dini öne çıkaran, onu siyasi görüşünün bir parçası yapan (ve Sünni Müslüman olan) herkesi kapsayacak şekilde kullanıyorum. Laik de laiklik taraftarından çok, değerler dünyasını tanımlamada Sünni Müslüman değerlere yer vermeyen ya da çok az yer veren anlamında, dolayısıyla Alevileri ve diğer din mensuplarını da kapsıyor.

M-E ekseni: Milliyetçi-enternasyonalist ekseni. Kürt sorununun seksenli yıllarda savaş haline dönüşmesiyle hayati öneme kavuşan bir ayrım. Batılı ülkelerde bu genelde diğer eksenlerden biriyle çakışıyor, ama bizde öyle değil. Enternasyonalist fazla teknik bir terim gibi görünebilir. Milliyetçinin karşıtı olarak yerleşmiş bir sözcük yok aslında, bazen “toplumcu” da bu anlamda kullanılabiliyor. 

Kübün köşelerine yazdığım isimleri de güncel olarak siyaset veya medya dünyası içinde yer alan, o kesişimi karakteristik olarak yansıtan ve yeterince tanınmış kişiler olarak seçmeye çalıştım. Bazıları için kesişimi tanımlayan özelliklerden biri diğerlerinden daha öne çıkıyor olabilir, ya da belki o köşe için daha uygun örnekler bulunabilir. Benim belirlediğim kriterlere göre en uygunları bunlar gibi görünüyordu.

Kübün köşeleri de şöyle oluyor:

K-L-E (Ahmet Altan) köşesi: Klasik liberalizm köşesi de denebilir. Ülkemizde basın ve entellektüel camiada etkisi fazla ama seçmen nezdinde karşılığı az olan bir siyasi görüş. Bir dönem Cem Boyner’in öncülük ettiği Yeni Demokrasi Hareketi, belki sonra da İsmail Cem’in Yeni Türkiye Partisi tarafından temsil edildiği söylenebilir. Ahmet Altan, olası pek çok isimden biri, Cengiz Çandar ya da Hasan Cemal de uygun düşerdi.

K-L-M (Yılmaz Özdil) köşesi: Atatürk köşesi de diyebiliriz. Milliyetçi ve laik ama sosyal demokrasiye pek ilgi duymayan bir siyasi görüş… Deniz Baykal dönemi CHP’si aşağı yukarı bu çizgiyi temsil ediyordu. Şimdiki CHP’nin içinde de bayağı bir yeri var, daha karakteristik olarak Emine Ülker Tarhan’ın Anadolu Partisi tarafından temsil edildiği söylenebilir. Yılmaz Özdil, bu kesimin bir numaralı köşe yazısı kahramanı olarak uygun bir seçim gibi göründü bana. Mine Kırıkkanat da çok yanlış olmazdı.

S-L-M (Doğu Perinçek) köşesi: Doğu Perinçek’in liderlik ettiği siyasi hareket yakın zamanda hem kendilerine hem de ülkeye büyük bir iyilik yaparak Vatan Partisi adını aldı. Böylece hem bunun karşılığını oy oranında bir artış olarak görecekler, hem de gereksiz yere işçilerin kafasını karıştırmamış olacaklar. Yine de parti, kamulaştırmacı ve devletçi çizgisini sürdürüyor gibi görünüyor, dolayısıyla bu köşenin sahibi.

S-L-E (Ertuğrul Kürkçü) köşesi: Bugünkü siyaset sahnesinde en güçlü şekilde HDP ve onu destekleyen çok sayıda demokratik kitle örgütü ve yüzlerce ilerici aydın tarafından temsil ediliyor. İsim olarak partinin santrforu Selahattin Demirtaş da olabilirdi, ama kendini K-S ve D-L eksenlerinde biraz daha ortaya yakın konumlandırdığı söylenebilir. Ertuğrul Kürkçü bu köşenin daha karakteristik bir temsilcisi.

S-D-E (İhsan Eliaçık) köşesi: İhsan Eliaçık kendine temel olarak dini referans alan bir düşünce adamı olarak milliyetçiliğe ve vahşi kapitalizme aynı şiddette karşı çıkmasıyla tanınıyor. Bu görüş, Eliaçık’ın da bir dönem bağlantı içinde olduğu Antikapitalist Müslümanlar hareketi tarafından da temsil ediliyor. Yakın zamanda CHP’ye katılan Mehmet Bekaroğlu da bu çizgiye yakın.

K-D-E (Dengir Mir Mehmet Fırat) köşesi: Lord Dengir Mir Mehmet Fırat, bu seçimlerde HDP’den aday olsa da, AKP’nin kurucuları arasındaydı ve AKP’nin ilk zamanlarında daha yakın olduğu ve hâlâ Kürt seçmen nezdinde popülerliğini korumasını sağlayan milliyetçilik karşıtı politikalarının mimarlarından biri olduğu söylenebilir. AKP bu pozisyondan hemen hemen tümüyle vazgeçmiş olsa da Fırat çizgisini koruyor.

K-D-M (Devlet Bahçeli) köşesi: En karakteristik olarak ülkücüler tarafından temsil ediliyor, dolayısıyla hareketin lideri Devlet Bahçeli uygun seçim. Tayyip Erdoğan da olabilirdi, ama her şeye rağmen M-E ekseninde ortaya yakın sayılır. Oysa ülkücüler, dincilik konusunda AKP’den sadece bir adım gerideler. Aslında BBP herhalde bu köşeye en yakın parti. Saadet Partisi de kübün bu tarafında yer almalı tabii, ama K-S ve M-E eksenlerinde ortaya biraz daha yakın. Bu kesişim kübün sadece sekizde birini oluşturuyor, ama seçmenlerin yarıdan fazlası burada.

Arkada kalan bir köşe var, S-D-M köşesi. Yani dinci ve milliyetçi olmakla birlikte sosyalist ekonomi yanlısı olanlar… Teorik olarak mümkün olsa da, bildiğim kadarıyla ülkemizde böyle bir siyasi çizgi yok. Herhalde hem dinci hem milliyetçi olunca, yoksulluk ve eşitsizliğe çözüm üretmek için akıl yürütecek alan kalmıyor.

9.5.15

Bir Tuhaf Seçim

İngiltere seçimleri birkaç açıdan ilginç sonuç verdi. İlki, seçim anketlerinin tam anlamıyla “sıçmış” olması. Seçimden bir gün önce yayınlanan anketlerde bile mevcut koalisyonun büyük ortağı Muhafazakâr Parti’nin milletvekili sayısının 280’lere düşeceği ve diğer ortak Liberal Demokratlarla birlikte bile çoğunluğu (326) sağlayamayacağı, ülkeyi büyük olasılıkla en az üç partili bir koalisyonun beklediği öngörülüyordu. Sonuçta Muhafazakârlar çoğunluğu sağladılar, tek başına iktidara geldiler. Nasıl bu kadar büyük bir yanılgı olur, hararetle tartışılıyor.

Bir diğer ilginç nokta da Muhafazakâr Parti’nin tek parti iktidarına, oy oranını arttırmadan ulaşmış olması. Bir önceki seçimde %36,1 oyla 306 mv. kazanmışlar, şimdi %36,9 oyla (sadece %0,8 artış), 331 mv. ve tek başına iktidar (AKP’lilerin ağzını sulandırmış olmalı). Daha ilginci, İşçi Partisi oy oranını %1,5 arttırmasına rağmen mv. sayısı 26 azalmış. Genel olarak alınan oy oranlarıyla kazanılan mv. sayılarına baktığımızda, ikisinin iki ayrı seçime ait olduğunu sanabiliriz. %4,7 oy alan İskoç Ulusal Partisi’nin 56 sandalyesi var, %8 oy alan Liberal Demokratların 8 sandalyesi, %12,6 oy alan faşist UKIP’in sadece 1 sandalyesi…

Bu iki tuhaflığın da tek bir nedeni var: Seçim sistemi. İngiltere, seçimlerin icadından beri dar bölge çoğunluk sistemini kullanıyor. Zaman zaman Türkiye için de önerilen bir sistem… Ülke milletvekili sayısı kadar seçim bölgesine bölünüyor, her bölgeden en çok oyu alan bir kişi seçiliyor. Seçim anketleri aslında oy oranlarında çok fazla yanılmış görünmüyor, ama seçim sistemi nedeniyle büyük miktarda oy boşa gittiği için ve tabii ki seçim anketini 650 seçim bölgesinin tümünde ayrı ayrı yapma imkânı olmadığı için, bu oylarla nasıl bir meclis oluşacağını tahmin etmek için müneccim olmak lazım.

Bu seçimde Liberal Demokratlar büyük bir düşüş yaşamışlar, en çok da Muhafazakâr Parti’ye sandalye kaptırmışlar. Öte yandan Muhafazakâr Parti’den de başka partilere, özellikle de aşırı sağa kayan neredeyse aynı düzeyde oy var, ama bunların karşılığı sandalye olarak değer kazanmıyor. Çünkü UKIP, oylarını arttırmasına rağmen Muhafazakârların hâlâ altında kalıyor. Sadece en çok oyu alan kazandığı için, Muhafazakâr Parti durduk yerde tek başına iktidar oluyor. İşçi Partisi ise çoğu iktidar partilerinden olmak üzere yirmiden fazla yeni sandalye kazanmış. Ama geleneksel olarak hakim olduğu İskoçya’da, neredeyse tüm sandalyelerini İskoç Ulusal Partisi’ne kaptırmış. İskoçlar bağımsızlık referandumu öncesinde verilen sözlerin tutulmamasına kızdıkları için kitlesel olarak bağımsızlık yanlısı İskoç Ulusal Partisi’ne yönelmişler. İktidara kızdıkları için muhalefeti cezalandırmışlar yani.

Bunun üzerine, tahmin edilebileceği gibi, seçim sistemini tartışmaya açanlar var İngiliz kamuoyunda. Seçim sisteminin seçmen tercihlerini meclise yansıtmadığı ve İngiltere’nin de medeni Avrupa ülkeleri gibi nispi temsil yöntemine geçmesi gerektiği yazılıp çiziliyor.

Buna karşı olan hakim görüş ise, bizim ülkemizde pek rastlamadığımız bir fikri öne çıkarıyor: Seçim sisteminde değişiklik yapmak demokrasiye güveni sarsar. Guardian gazetesinin seçim sonuçlarıyla ilgili makalesinde, oy oranlarıya mv. sayıları arasındaki alakasızlığa ve buna neden olan çoğunluk sistemine kısaca değiniliyor ama fazla da üzerinde durulmuyor. Aynı sistemin daha önce sola avantaj sağladığı da olmuştu, şimdi de sağa avantaj sağladı, problem yok, diye geçiştirmişler. İşçi Partisi lideri bile, oylarını arttırmasına rağmen mv. sayısının bu kadar düşmüş olmasına isyan etmiyor, seçim sistemine atıp tutmuyor, başarısızlığı kabullenip istifa ediyor.

Anglosakson kafası bu şekilde çalışıyor demek. “Oyun başladıktan sonra kurallar değişmez” mantığı da diyebiliriz. Oyun üç yüz küsur yıl önce başlamış ve Birleşik Krallık yıkılıp İngiltere Halk Cumhuriyeti kurulmadığı sürece de bu oyun bitip yenisi başlamış sayılmayacak. ABD’de de kurulduğundan beri aynı seçim sistemi var. Adaletli olması o kadar önemli değil, önemli olan bu devletin istediğimiz şekilde çalışmasını sağlıyor mu, sağlamıyor mu? Yazılımcıların gayet iyi bildiği “çalışıyorsa dokunmayacaksın” ilkesine benziyor.

Bu, bütün gelişmiş ülkelerin paylaştığı bir anlayış değil. Mesela beşinci cumhuriyetinin keyfini süren Fransa’da sistemi değiştirmek neredeyse ülkenin milli sporu olmuş. Almanya’da meclisin yarısının çoğunluk sistemiyle yarısının nispi temsille seçildiği bir sisteme yakın dönemde geçilmiş. Seçim sisteminden kaynaklanan temsil sorunları görüldüğünde bunları değiştirmek Kıta Avrupa’sında normal görülüyor.

Hangisinin doğru olduğu konusunda kesin bir sonuca varılamaz belki. Ben, şahsen, “kurallar böyle, yersen” diyen Anglosakson anlayışından ziyade, karmaşık da olsa ideal sisteme varmak için sürekli reform arayan Avrupa anlayışına daha yakınım. Öte yandan sistemi değiştirmenin demokrasiye olan güveni sarsacağı düşüncesinde ilginç bir taraf var. Tabii öncelikle başlangıçta demokrasiye bir güven olduğunu varsayıyor ki bizim için geçerli bir durum değil. Bir diğer özelliği de, sistemi değiştirmenin, bunun daha adaletli ve daha halk yararına bir sistem yaratmak için değil, belli bir partinin yararına olacak şekilde yapılması gibi bir olasılığı dikkate alması. Bunun bizim için geçerli olmadığını söyleyemeyeceğim, tam tersi, eğer seçim sisteminde bir değişiklik yapılıyorsa, bunun iktidardaki partinin yararına olması bizde neredeyse kural gibidir.

Görünen o ki, çoğunluk sisteminde ısrar edilmesinin nedeni, sistemin kendisindeki özelliklerden ziyade, çok basit olması ve eskiden beri değişmeden gelmiş olması. Bir şey eskidikçe onu değiştirmek zorlaşıyor. Aynı şey, işler, evler, hatta evlilikler için de geçerli. Eğer var olan bir şekilde işliyorsa, onu değiştirmenin riskine girmek istemiyorsunuz. İngilizler de, bazen döver, bazen sever, ama yine de bizim seçim sistemimizdir diyorlar herhalde. Sonu gelmez sistem tartışmalarına girmektense, kusurları olsa da şimdiye kadar işlemiş olan sistemlerine dört elle sarılıyorlar.

Kıta Avrupası ise, belli ki demokrasiye güven meselesini başka şekilde anlıyor. Bu sisteme demokrasi denmesinin elle tutulur tek dayanağı seçimlerdir. Demos’un, yani halkın, yönetime doğrudan etki edebildiği tek mekanizma… Eğer demokrasiye inancınız varsa, seçim sistemini kendi yararınıza olacak şekilde eğip bükmenin yollarını aramazsınız. Bu temel siyasi ahlak anlayışına sahip olmayan siyasetçinin siyaset mekanizmaları içinde barınmasına izin vermezsiniz. Bu ihtimali elerseniz, daha adil ve etkili seçim sistemlerini denemek için önünüzde engel kalmaz.

Bizim ise ne kadim bir seçim sistemimiz, ne de siyasi ahlakına güvenebileceğimiz siyasetçilerimiz var. O yüzden aynı pislik çukuru içinde debelenip duruyoruz.