29.12.10

Sanat İçin Ölür Müsün?



Bir dönem sınıf arkadaşım olan İsmail Necmi’nin ilk uzun metrajlı filmi “Bunu Gerçekten Yapmalı Mıyım?”, İstanbul’da kuaförlük yaparak yaşayan bir Alman kadının belgeselvari hikayesi. Her ne kadar filmin alt başlığı “Hayat kurgudan daha ilginç olabilir mi?” şeklinde olsa da, filmi izlerken, izlediğiniz hikayenin gerçek mi kurgu mu olduğunu pek aklınıza getirmiyorsunuz. Necmi, filmi, kamerasını omuzuna koyup baş karakterinin peşinde dolaşarak çekmiş, sinemanın en saf haliyle…

Film, Altın Portakal yarışmasına kabul edilmişti ve hatırladığım kadarıyla buna itiraz edenler olmuştu. Yarışmanın kurgu filmler arasında olduğu ve belgesel filmin kabul edilemeyeceği iddiasıyla… Filmin bir sahnesinde, “sanat için ölmeye hazır mısın” cümlesinin sürekli tekrarlandığı bir müzik eşliğinde yapılan çılgın bir dans var. İnsana garip şeyler düşündürüyor.

“Sanat için ölmeye hazır mısın?” Ne kadar tuhaf bir soru değil mi? Vatan için, devrim için ya da Allah için değil, sanat için ölmek…

Sanat sanat için mi, toplum için mi tarzı ikilemlerle yetişmiş, üniversite giriş sınavında “sanatçı toplumun iki adım önünde mi olmalıdır, bir kol boyu yanında mı durmalıdır” gibi sorulara cevap vermiş kuşaklar için anlaşılması zor. “Sanat”ı “için”in öbür tarafında görmek, sanatla ilgili ezberimizde kalan önermeleri de altüst ediyor. Sanata gereken önemi vermeli miyiz, yoksa öneme gereken sanatı mı vermeliyiz? Sanatsız kalan bir toplumun karaciğeri iflas etmiş mi demektir; yoksa toplumsuz kalan sanat, evrenin büzüşmesine mi yol açar?

Belki devrim ütopyalarını bir mühendis gibi değil bir sanatçı gibi kurmak daha anlamlı sonuçlar verebilirdi. Devrimden sonra insanlığın ne kadar mutlu olacağını söylemek pek dramatik değil. Herkesin mutlu olduğu bir hikaye kimseye ilginç gelmez. Devrimden sonra nasıl mutsuzluklarımız, nasıl çelişkilerimiz olacağını bilmek isterdik, neler için yaşayıp neler için hayatımızı feda edebileceğimizi… Böyle bir şey kurgulanarak olmaz mı dersiniz? Bana kalırsa her şey kurgulanabilir, yeter ki gerçek olduğuna kendimizi inandıralım.

İsmail Necmi’nin filminin sitesi http://www.shouldireallydoit.com/

6.9.10

Bir Parazit Olarak Devlet

Toksoplazma gondii denen bir parazit var, asıl yerleşmek istediği yer, kedinin bağırsakları. Kedinin bedenine doğrudan giremiyor. Lakin fare bedenine girebiliyor. Farenin içine yerleştikten sonra, farenin sinir sistemini etkileyerek, kediden korkmasını engelliyor. Parazitin etkisindeki hasta fare zihni, artık kediden korkmuyor, aksine kediye muhabbetle yaklaşıyor. Kedinin bu muhabbete nasıl karşılık vereceği malum. Kedi fareyi midesine indirdiğinde parazitimiz hedefine ulaşmış oluyor.

Yaşamın çoğunda parazit tarzı davranış var tabii, aslında biz de bitkilerin ve hayvanların parazitiyiz. Ama terim olarak, yabancı bir bedenin içine yerleşen ve onu içten kemiren yaşam formlarına deniyor. Eğer ortada hazır yenecek bir şeyler varsa ve onları ele geçirmek için gerekli silahları geliştirmek mümkünse, o boşluğu dolduran bir yaratık eninde sonunda ortaya çıkıyor. Canlı organizmaların davranışlarına dair gözlemleri toplumsal durumlara uyarlamak biraz problemlidir genel olarak ama düşünme alıştırması olarak fena değildir.

İnsan toplumlarının hazır yiyecek üretmeye başlamasıyla; devletin, askerlerin, ve köleliğin ortaya çıkmasının paralelliği rastlantı olmasa gerek. Silahları doğrultarak ve başkaca işe yarar bir şey yapmadan hazır yiyecekten otlanmak mümkünse, bu boşluğu dolduran bir organizmanın ortaya çıkması beklenmelidir.

Parazit, içine yerleştiği bedenin kanını emerek yaşar, ama o beden o kanı üretmeye devam etmelidir. Buna “parazitin dilemması” diyebiliriz. Parazit, ya içine yerleştiği bedeni hayatta tutmalıdır, ya da yerleştiği beden ölmeden önce başka bir bedene atlayabilmelidir. Yoksa yiyecek kaynağı kesilecektir.

İçine yerleştiği bedeni hayatta tutacak kadar insaflı olmaya karar veren parazit, buna hiç aldırmayan parazite göre biraz daha az yemek durumundadır haliyle, ama buna karşı yerleşilen bedenin rızasını alarak avantaj sağlayabilir. Beden kendini bu parazitten kurtarmanın o kadar iyi bir fikir olmadığına ikna olabilir, çünkü paraziti def ettiğinizde, bu sefer başka bir parazitin gelip içinize yerleşmesi, üstelik bu parazitin sizi hayatta tutmakla fazla ilgilenmeyen, onun yerine bedenden bedene atlamayı seven bir parazit olması mümkündür. O yüzden kendi parazitinizi başka parazitlere karşı beslersiniz.

Diyelim ikna olmadınız ve parazitinizi def etmek için bir tür savunma geliştirdiniz. Bu savunma her neyse, aslında bedenin özünden kaynaklanmış olsa da, sonunda kendisinin başka bir parazite dönüşmesi kaçınılmaz olur. Çünkü ortada hazır yemek ve ona el koymayı mümkün kılacak (aslen eski paraziti kovmak için geliştirilmiş) silahlar vardır. Artık kendi yiyeceğini üretmenin mantıklı bir tarafı kalmamıştır. Nur topu gibi yeni bir parazitiniz olmuştur, eskisini arar hale gelebilirsiniz.

Parazitin ikna yeteneği şaşırtıcıdır ve aslında yerleştiği bedenin algısını ne kadar bulandırabilirse o derece başarılıdır. Parazitiniz, ölümcül yabancı parazit tehdidini olduğundan fazla algılamanızı sağlarsa, sizin kanınızdan daha büyük bir pay almasına razı olursunuz.

Yerleşilen beden açısından en acısı, siz parazitinizi sonuna kadar beslemeye ikna olduğunuz halde, parazitin artık sizi hayatta tutmakla ilgilenmemesi olur. Parazit, kanınızı kurutmuştur ve artık başka bedene atlama niyetindedir. Ama algınızı o derece bulandırmıştır ki, siz artık kediye muhabbetle bakar olmuşsunuzdur. Sonuçta siz kedinin midesini boylarsınız, parazitiniz bu işten kârlı çıkar.

3.9.10

Sıralandırmalar Üzerine

Küçükken annemden Arap yazısını, daha doğrusu Türkçe’nin eski yazısını öğrenmeye niyetlenmiştim. Harflerin, sözcüğün başında, ortasında ya da sonunda oluşuna göre farklı şekiller aldığını öğrenince, bir şekilde hevesim kırıldı, ilgimi kaybettim. Bana gereksiz bir karmaşıklık gibi geldi sanırım. Daha sonra da konuya tekrar eğilmedim, belki bir ara öğrenirim.

Annemin ilk bilgi olarak verdiği şey, çoğu kişiye malum olduğu üzere, eski yazının sağdan sola yazıldığıydı. Bununla birlikte verilen ek bir bilgi de, yazı sağdan sola yazılıyor olsa da sayıların soldan sağa yazıldığıydı. O zaman çok fazla sorgulamadan bunu kabul etmiştim.

Sonradan düşününce bunun böyle olmaması gerektiğini fark ettim. Aynı yazı içinde farklı yönlerde okunup yazılan şeyler olmamalı. Çünkü okuma ve yazma dizisel bir şekilde ilerler, yazının bir yerinden başka bir yerine atlayıp ters yönde okumaya başlamak gibi bir şey olamaz.

Aslında sayı dediğimiz şey, yazının geri kalanından farklı, ağzımızdan çıkan seslerin ifadesi değil, bunların sayısal değerlerinin, ondalık sayı sistemine göre özel işaretlerle kodlanmış hali. Bu işaretlerin doğru sırasının ne olduğunu nereden biliyoruz?

Aslında eski yazıda sayılar soldan sağa yazılır demek yanlış bir ifade. Doğrusu şöyle: Eski yazı, sayılar da dahil olmak üzere sağdan sola yazılır. Sayılar, küçük basamaktan büyük basamağa doğru yazılır. Yani önce birler basamağı gelir, sonra onlar, sonra yüzler, sonra binler, sonra on binler, böyle gider. Eski yazıdaki sayılar, şu an kullandığımızın iki kere ters çevrilmiş halidir. Biri yazı soldan sağa değil, sağdan sola olduğu için, ikincisi de basamaklar büyükten küçüğe değil, küçükten büyüğe sıralandığı için. İki kere ters çevrilince aynı yere geliyor.

Peki sayıları hangi yönde yazmak daha mantıklıdır? Hangisi daha kullanışlıdır?

Basamakları büyükten küçüğe sıralamanın daha kullanışlı olduğunu düşünmek için mantıklı bir neden var. Sayıları adlandırırken de, büyükten küçüğe doğru gidiyoruz. 23500 işaretlerini “yirmi üç bin beş yüz” şeklinde okuyoruz. Ağzımızdan çıkanlarla yazanları eşleştirmeye çalışırsak, önce bir “yirmi ü甑 var, sayının ilk iki işaretine denk geliyor. Sonra sayıda görünmeyen bir “bin” var. Ardından bir ‘beş’ geliyor, sayının üçüncü işaretiyle eşleşiyor. Sonra yine sayıda göremediğimiz bir “yüz” geliyor. Sonra sayıda iki tane “0″ işareti var ama bunlar için ağzımızdan bir şey çıkmıyor. Evet, bire bir eşleme söz konusu değil, ama eşleyebildiklerimiz, ağzımızdan çıkan sırada. Tersi şekilde sıralamanın nasıl avantajları olabilir?

Bizim kullandığımız yazıda, soldan sağa okurken, her seferinde bir karakter okuyup onu daha öncekilerle birleştirerek ilerlediğimizi varsayalım, bir rakamla karşılaştığımızda aslında onun ne demek olduğunu bilmiyoruz. Yani yazının bir yerinde 23500 varken, biz 2′yi gördüğümüzde onun sayısal değeri hakkında bir fikir sahibi değiliz. 2′nin ne anlama geldiğini anlayabilmek için önce sayının sonuna kadar gidip toplam kaç rakam olduğuna bakmamız, sonra geri dönüp bu sefer doğru değerleriyle yeniden okumamız lazım. Ya da her basamağı okuduktan sonra şimdiye kadar okuduklarımızı 10′la çarpıp yeni okuduğumuzu üstüne ekleyerek ilerleyebiliriz.

Oysa basamaklar küçükten büyüğe yazılıyor olsaydı, yani yirmi üç bin beş yüzü 00532 şeklinde yazıyor olsaydık, her bir rakamla karşılaştığımızda onun ne demek olduğunu bilirdik. Basamaklar bir, on, yüz, bin diye giderdi. İlk karşımıza çıkanın hep birler basamağı olduğunu bilirdik. Dümdüz bir toplama işlemiyle sayıyı okuyabilirdik. Tersine alışık olduğumuz için bu şekilde okumak daha zor görünüyor olabilir, ama okumak için nasıl bir işlemden geçirdiğimize bakarak, tarafsız bir göz için, 00532 dizisini okumanın 23500 dizisini okumaktan daha kolay olduğunu anlayabiliriz.

Hayatınızın bir yerinde tablo şeklinde raporlar hazırlamak zorunda kalmışsanız, sayısal değerler içeren bir kolonu sağa dayalı hale getirmek için fazladan uğraşmış olmanız mümkündür. Çünkü aynı değerdeki basamakların alt alta gelmesini istersiniz. Metin halinde olan kolonlar ise sola dayalı olmalıdır. Sayısal bir kolonu metin kolonu izliyorsa bunlar çirkin ve okunaksız biçimde birbirine yapışık görünür. Tersi durumda da iki kolon arasında amorf bir boşluk oluşur, bir kolonun nerede bitip diğerinin nerede başladığını kestiremezsiniz.

Arap yazısını kullanan ulusların böyle bir derdi yoktur. Bütün kolonlar sağa dayalıdır. İşin ilginç tarafı, Latin alfabesi kullanan ülkeler, ondalık sayı sistemini ve bugün kullandığımız rakamları 10. yüzyıl civarında Araplardan aldılar. Hatta İngilizce’de bunlara hâlâ “arabic numerals” deniyor. Bunları iki kere ters çevirmiş olduklarını düşünmektense, nasıl gördülerse öyle aldıklarını düşünmek daha akla yakın. Aslında büyük bir ihtimalle basamakları küçükten büyüğe sıralamak daha kullanışlı, ama Avrupalılar, Arapların sayılarını alırken, Arap yazısının sağdan sola yazılması gibi küçük bir ayrıntıyı gözden kaçırmışlar.

17.6.10

Zöltkür Sürderci

Aşağıdaki yazı, bilgisayar tarafından yazıldı. Türkçe’nin fonetik özelliklerine uygun olarak (büyük ve küçük ünlü uyumları, ünsüz benzeşmesi, vb.) bir bilgisayar programı tarafından rastgele üretilen sözcükler arka arkaya dizilerek oluşturuldu. Algoritma aynı zamanda Türkçe’deki harf sıklığını ve bazı biçimbilim özelliklerini de dikkate alıyor, ama hiçbir şekilde önden verili anlamlı bir sözcük ya da hece, ya da programın ürettiği metin üzerinde herhangi bir müdahale yok.

Bu işe girişirkenki amacım, Türkçe bilmiyor olsam, Türkçe’nin ses olarak kulağa nasıl geleceği hakkında fikir sahibi olmaktı. Ama yazılar ortaya çıktıktan sonra fark ettim ki bayağı bir mizah unsuru da barındırıyor. Bu şekilde günde bin tane kitap yazabilirim, ama kim okur bilmiyorum.

Zöltkür sürderci çökkeptekte üğsende yakta önmeklep saksavavarar. Üngel dırttan yede atakavığı zamsaş. Eseştirik tecillere çatkında kipsek sırmışamsa talaş istet eben çısacaktı yoncudası sanda ballasırsıva sin ayda çite çıllattansar voka dandınlar ip bömsem ebeye dayarı anıp almacaksa köğdün. Gandaşaba eşkedi kazlaza suçkuyaç büğe debe getken. Enlerle yene geç ireşen ezir. Abır kırak böyür kidebi soca inerlimdi dağıptatıklaş. Sirlepet arığam dağa unlaştal sotlasıp çaralgı sapsıp çiyinlivel danımı seştekedemmir.

Sutumduşkaşar venektetin kaskamat dağcıştapızdaş seke gangasır. Baktı yakıradırdıt biki gatırlı sağ. Kuyana dot katla kene daçkıçta dıdın yıtansı gubarda sakkanınga takağanma akırdalığan osam. Çınsamca vön kukat dav kas. Keni sün çene çektel dana kibişle teniteleksen. Kanı seğicen tağat ıya kizen vuskakat çetep ıran sorağık eyim an anmın. Çukkatar kasınanıbı kutlarlakat karsalgın. Kal alaş bıma tıpakar. Çasandı telekik onursu yapıva yete gar zebin. Öte ıpsapa ınap kınlarlan abangığansı vona zıbakaz. İn ıtkın zenmin. Belete açsa çöke ıma sabat arda garar. Alakkın urk üküte çığıcın. Astada alıtalır kuğat aşkakaç yedircin. Kağanı tuta yirlebi küt tanaşak sutatta irdeyet baldar dişe an.

İllen kazmaçsınma ülenget kaya goğda siber. Arççan döle kaltsı isitme sarıbın sekke bardapa sakı get bekli kinete izdeçte asmada çaşlandı eğe kirdekezin tirde çeciş dunalat yolu datka dayda dırdırla avağa ala kımla aşan. Akığı gavsırlan köştergensik yeviş asıç kenmik tulabakta çılsan. Töpüngüncen akaç siğe tavandı zes. Gaca urç tez. Ayansak sülkle sermeken. Sileğeşen sanga tes gazdargı çidem eli azallal ıs. Bamar irpleğe tandanla irlenli çek öken sanıp bunamangal kidir. Takkat irse apsar eser. Takka totağı tanı dazı ılır. San aç yincelerlireş tistinse ice satlın.

Seliti anlazakan toksap kakar. Tupanatkak çeleşi kakar. Detti küğerdiset sanlaşan. Sursamgı teşetlirden iği ak süvsülü tötçende kungar. Öde amlakıt zır. Zan öt sar ardan andı çikeninlikse gütü yis sirikle imen. Töşer gığıpatça kismini yivdercin tinsenlekkil çeğine ana eliğerdele gedin. Ölü ban karla eye sav gan gutta dici doğda ukataratı gölük geskeki keşçe sülcü sotsar zısta giçtemin. Tağgıkaç iyinser yaçsana garlatkaşa gağa kabanla ice ütten. Vınaçtır terdeğe venirdekirge yasan alardı çeke çaşırcamsaş. Erlen eğe sanaşla sala arlaşkat tarla surda aktı oşu danla gığalacıtan. Kağdışaşa yavı çuldurlatta çarla tanı as. Kaksata sanın sılışı ekleçtirsek adata sak. Çitinseği beseş çavata yıyatka ıkasara uğu gikiniç siğe çuğarcandarsı zükken. Dırsındın kata ancakı tardatkı bapa eke tatakmı tılıka avdanaş emlini söğdütken gağancığala çücetlineşe seneş. Tata uta izi barga uluna var.

Çipkemde getkeketit yara sık uratsıpa yabı ap eşeşe tatkansırda san üpçe teler bar. Saka ardan tırtkamaşar. Tamgatatardaç golak ığamaşısın. Seke tas kalıdar. Ardırda kinerli gurklara tasal dokarsa sücer apar. Tatta atat teğ. Eşi disiş vini kürekmeç vasan. Ketti vosçak satıpı döslekser. Sül yilkkinse inin çece ketik daka kanlı düycütterse ikke beysildir tarçlı ay. Kandalaçka vondardak danır ike sıtsamcazı öyseğeçler viben. Epek kinetir sisim dağsa tassıbardan. Döğen yetse tiğe sişirerliğip el eğisirdi kaka idişke argın. Köm tala tucama çiskeçse köndekte seke tanıt azanma kadı çili kandanazan. Kezi art gut basın. Zakava ana çünmen tin eçten. Virtminde bansanmap kiğetsi ilk gitele sikensende tazat kede kam. Kele küngü udakan yasa arı eneşkenser. Aksala keyek zinsebe kakandata vulkkağat tinersen.

Tiptebi yuka el öndeşize zinesimsiş tası sende kekimen. Etepteğe unan sıldap vunan beden. Çutu kayatçı bövü çula sak banıka ovasına sutlakka semeşki kiki goma saşsış astar ana edi allattasam kavdak. Andılaçtardı arlapkazaktat tarıba ekez itinildi kider. Sessi gatıç ağcık köre atar. Eve zesener vavava iken siri sadasa ketçin inipli kinişek. Datçısak sanlakta gasa is. Çinezi sezerde ütür bakattı yıptala katkarsı tirtçit duğa ata on. Deşep uta elimerden. İlene ekke sanan. Kirçten tarsan üklelmin. Zıda avayın katanda astandazın oşa vaşa tiksin. Bindezen geren eylenici arpsıdakkasan. Kidin ter üçke sele çiğemdin küşerdiş. Benit diği garıcın. Yakıtmara odu diğdir. Amgandak kaşama üssü kirsitettindi guyla sivi dınsı kenit üse an. Taska sas andama öğgedi velelir inlet kur. Değet dürsele kağgıkanası tüsen. Kavınsa sübe kir ışmakaş kititen tunsama taka tekkidirde ikece acınsatık. Eteker ına danca tarsızın. Tola takka zürlenekkindir çattazan zaktı avış önelike ititiğin. Tiymil inderlinde zakkalı sutta siksideyem. Alk upalak gemdeciş. Yendetsi dosan otudağa çasarda böyüç vabanda div.

Çeğdi upa eski keyle sevlinsede savsı zarsıtkır. Vuşta berle bada dis. Zorpçaşı küteş aba ağda tünseç sör sandanlı kele ezdit sışıt eğitelen kat sekse tüte etin. Derdetin inleseş sipteğet venekte üdüş alkkaç kalaza sessekkeç icin. Veşetidi sokuç kılakar. Ardı adattır aşkıla küğdendivisep sirme yazan suyalıvaza sata ül katka gem akasıza ivet gayan belengipe asat vulaşar çapkıvıca öngü gışakkatsa çeçsi oçtar van. Basır ansanla giteti samdaş. İvillen çağıktı ük am. Aca isteksen küde kili sandar. Sansıca çağa dostan. Yeci serde itmetteç sama tucaş kapakkın yaban. Utkasa sağanava sönmüpleğite aygı tuşu çen öçterciç tişi teseç oluyun. Batta dirk sayan tiğdiçkiş yikçi aca yikin tasır dapabaştana teğirse kivi sirdeple teğen. Tuğa urubakıka irde zolda kavatmığar kaza gızat icerdem kakka kuyanır taldıda tüşeziş ınsarlar çirp ağa kikken dötetlindilde gunur gınatsımıçta gikiş.

At bivekçen apakkam oşaktabıt son dağgat gatkatlı ın. İben tanakı çapkışa kengin. Danı zattanı kotan. Bazlata ete dürlepsir tönetel yirdelenserden. Başırı andaşar yeli donlukar ıkkandıra ilgikte akkığa ürletlimirlek çır. Supku yuvakkakkı gıtat tödünelikkek çırsat çoşa yurlutçasıtan sivetten indi kosku bardandı testellen. Keldersin as gülttü dalan arlaş. Tısar arktarsa südevi zeysilen emi asa tivitlen saktışça kanlısa anı daza tağına balı ala sat ey. Ansarda zamdam kasat satka ungarlı işiç barak yikirsise iğe karma sobat kuza işe yet tat çassır. İrdit talıka evi yakakmaya kıbına setepsidet sarla ıkık azar yotalı kadandı ağla duy. Çağcaş vürleliket gülürde bizen ite sinsen. Aba gikserse kaskana aya buzgat çımakın ile eken sıncanlak gatım. Ağa ik sinsetteşide apka kiveçle birde yodu kitecirdendiç tekezensi iye yatış yesen. Emede anıksavın kon uya viken.

Tapat kistikte turu sak çaşsamsı erderdek eme zireke ırgı yaş. Ansası sezde urda ertlekki dudaçta vastar izi bar dasağarsar. Dürsece oysaçkıplıp zördü çıtansa ös sineç tuğatakaş. Sarlıkçak asa yas. Yingen ike tayatlavı böpeğer. Tuğaca kike del köncen virpkileke deydinle kene asatadı talttan kınlırmın. Ak isi sin ziç danlın. Türler kerkker godar. İkeke iğer acapa ikin. Tadı dalkçallaşamdıt vanatsıpkalıt dabamanırma buğulansınıt saksatça toyadanır. Vipe zarcarlala goluzla arlattındısat inminmeye ur. Odavı aka zatanar alı sımağaklar tanlan inme soca seseteki çakardaşı eleğeşi zaca durlu irliği vumal köylekemite ık. Çir ile sırdaçsalgağı tarı sar denden. Tassın yopak apaşığak gölep zondat arçsam sağan indik önsendepsetti samdırsa çeteşli yaman oğu andıbıka dosada kay damaş. Tana ağardıdın siyde iven soka tep bağ gaşılı giket anatkar irgeğe eci tindeze kaşta sılan. Yumutak yat çoğun.

Edidin sikkiter vağ çine kestenli kirktek dana erpti ede gökte zırmar. Sükselgil saya eş. Üysücerce aka dığısa ücüş ıl it sikseşitsen tındandıla süt koca doymaş tazağap çansa ağı kömeni tetkip keleki soyar içliyi tinletki saza gapla tice tavlı ara dürdekmen gunazatsan. Apan tipli siken. İlesir seki öseğekliktek gepili buğuş yukakı dime tebi sakırlak. Endi kas aska kola adasan. Zirez kazlanda yurgacındaktı sertli tazıl salkla iberel ime salın. Tunla sona çılda sovgağı çonlun. Tapan kağı bilde kiki giğci gekereri çöten. Teline tanmaza ez. Dor sipsir anmanmış sicenlezil angatkara genenme sundaş iygeten. Çöcen uma vabacan ulamlak. Katar çağganız beğivit ada çaçmacan. Ağcanlar salar takkaka arla anla çalıvar ayansaçma ösün. Kedi azsa tuskurlamatak. Tekeder tıran duğan çatkılal domucan. Kaydanca dile der apa saydasın. Baslayı yize ete tok darpmat bat tasanı kınmak. Kişçe diniş darsa kaşta giyişle girdemileptet alca biğdeğer kartkı sostandacı vardara ışlar ütü düş bağış.

Zeniş siğdi kolla astı ultkar. Kiğ yiteni taya olanga tetik setet tusa etsidi ot samsanda tal teksi tırsar. Getin kalaştıngı eğin adanla salmıka otça dınarar yasakçat tükek at kilkkiktip omanlan. Zemedi valılan kargağa anan. Amsazlalakap girli ola dadaş. Eteğet çeleyinse sağdar. Tıkar dat kazdar. Ete azaksar eneç vondan satkana keserde kon. Gağdan ezilin sededeçserce zülde tenmişever ıka amabat dağı asamarcı utsa sadı dise züsetiş duş artçamı anan. Sine songağa adıdakır sak ama tasa güşçel kıpakır. Akan ten saksatsan. Sezsengeme bine çinge asağa dök. Kik teşin iben dük. İci kertlipe salar taştınlaza kavda tıla sanışa kığamda ötü emen. Sağ çeğeme in tenleğe seski kitte kir. Taysarla uçkarmarsa çınsıktan zeker. Deme anıt okarga gindebişter keğlinge datap diktinin döserde givin tosan. İsitkin azağarca umandan yarsanda sarpsıtka ipsikseptilde sabı gopa sotlatka bazak. Kıca oşa kuğat övenle dal södelse dapçıç çalal aşa kende kamattım çergim. Takı söğ seğitte çenerebikkek zındamı ağdaşın baktan. İnitipi sısın sup tıpana dusağa utu tama yen. An sacar aş. Sansıla dağ tilinilgenser don acar.

Esen karsakıdı üre ükçedi darlındar izek süve akmakazı yağmava askataz. Suğsata ev tava doğu saşa vepte kacap çüpeldi atın. Tuya dar elcitiç tekçi saskaya arlarlaca yilerli en. Estek sarlamda tülser yivesim garda zardardışardam. Sellir kurlar kepi kıca emlişçir çat goşan. Çak kokaza atısak elelin. Adat suğ dota çon tokatat ırgaşı sönlürgeki ataka kaşta yokan kiyi dalalan. Asanıkın keğ ökür. Kota avı keki ercenerdince tolak. Çalgın darsat tendibir. Selek ürdensemek kup dicilgiksek iter. Değersinim çesçiterder inimde açtaş. Çor zunarlan kirdi kenmilez atlaşlal gepi tunlatçat zas etlivek acavıban tadı selt dektetkerder satı dakandaş. Sukar var irsen arcava ergeklir. Danda çıca etet orda sasınlı ıt arsılınsandı kığdıtapsıt vökeveşe akkazalıza apalandan osur. Aşarsın çeze gilk vin kakığa kutsala çoyu çanamlar. Veşek suğdu sarsasa kaççancı yoma çoştalığa kakmayağan. Takanan ıçsı sıdaç em.

Diki aldan tapam. Er kedi yastı baydıla gakkıtkam. Tüğle ara takkaka eltkirdin. Zonavarlan kataç ücesir vulaç yozala yattı altçış zenmilen kekkepti betisen kike görgekiceş. Üzü öydelin ıkanılasır. Gacakış taskaz darlan. Yoğat vavlar ata çirmil dağdık. Suma gikmem dadandırla küzgen. Kakansa saçkıla ala kide dola vivi suğun gen site erlirdedekte epibim vendersenle küne ötken yaştıta zilik. Garma kidi gensirler tasıç seksenetir. Kekike etli des bavarlan denetmi sitengin küve yadayanlan. İle ker değcikten iğinsetli erliteş. Eyen türen dine ketirdi totkutsu toğu kömse ingede çıyık suklan. Tineni kurmanma soma sağdılalası çalısar. Dekişte anı işkeğer çoku etmişli uçsa vala dirçte dandatkınak. Ansığan yelde an. Üpe ere sinler. Kot venle kitensişte çelenleç iğme ulancatağı dinde aşak sarda çersececen. Beler çuğacına zadı dak çutta zeğel bükü seci yecenmi kalca ada dür. Baskaklıl sessirdi üsük iğ.

Yedezin ergen kebineten. Avaş kinlin tici uçtaksaş. Atap ebeçti kadaş isket dasa saktır düre erliker kukuğa gaş bunu sör. İsi sonda sut sortla sörde yuzula tiymir bas kökeşsi asıta tata sak tağ kan bart sirkkite ağması dağsar. Sakta ığaktış adın. Ipal aksıtın talaşlı dın ata astal ıcan eşilgici dedi sukatığı atkaksabaktak. Erkkici kındandan ini teçtir. Tassatı balaç alığarlı datkasak. Adargan ölder yabana çazapsıt ite kupat toğdansat sozar. Anara kulsa davatkın. Topuç enle goldandır. Kaşkın daz tomanıç anar. Sarsa dukar an yenenci voğ sarlaman. Vazarsın ısıta çasam alkta es turdansın. Etin süne seplitlinlenle eğirgi yosat tığaç sisi gakatta çutan. İpi sakangaş elemen gadı uk. Apı ete ığayar çeti erlen uk. Settivellilen kağa çemdete tokansar. Sodaza ças sında adan. Çeğe sinindi et kıkı süsü sen. Ulabaldar ılcırı bedecet bipikeğe darama sallanca zuksar. Arda kip döngeşmin çelen vucu kan yavdak taca kastava üsük. Katanar ede oğarda dal daldışlı data üsen arla ansala sandanlı sığıta gağmaka tiğsiğitte tuğa geğin eningeş talındın. Tede inenlet dıla tinlinde sendeneşsik kir kilin. Ağ tevdilgeşip tovu dadı tek sarlıngıp gacalaktandır. Çokuç zidiç tövem. Alı kırdanı bürse sellilengin.

Aydatatın takan tas. Salsırdakı çaz aslı dardansısap vilt kilet tetedenge dösten. Ece gorsaç külttetli atı batıdat söte biğsekikik tiğseneğesi uka solar. Bartsın batızla sirdeşsirdem tele çardanlargan. Dıvı seliç dallandız. Dabangar kaktığı selek. Etketsi değeç keşin. Köreş ende üt eseteki çart setkin sağızada tağmık. Açkındıp dalda sösüzdek. Tupan aşa dasa atanda tatağın. İke akı gağ çektirlen eğe ticende adaç tindeşe sert yıdan. Edivit tükmek tıdanga ikilsiliven. Sense kırsatça söğer. Çikkemi bete yede bendikin. Tusudul koşaka aka alaş. Taban davardarcanla yığga kırdakap sakıka tarklalan. Sip sanal akanlaş. Yaca busa süşüte tis. Öneci yöşü ak keledermeşsi kapansa tılda tadın yattama sepeş. İsir kunat dınaşkaş sup sünden çittet dundarsatta sasar öserlede tonda battanın. Tizen suğca übek. Gansava kötesir yanıla un döler tağatıkır değem. Bapı siseğiksesen bamamın gite akkaşap bistişçen.

Übütep küserlel kaltsadağak. Suka gulaçkaş karç çüsseğep yeltkende acak. Ezen aşakal galıçsa tadıtap çüten. İle osan korsa bürlelcirlit köteş. Decek az çansınsar alangasa tatmı idindet yalanla söşün. Üve bağak tuşan. Ayıplapar tağsaç uştatsan. Kaldın dipke atta bucun. Damsık toyandan aklan gıkır yotlaca iksevet tidit bot çömlette inlesiğe yağıbala dinene top sıttandak ora ukaç diz çumadavatsan. Bizsir ırsarlışa ıpatla seğiğilde çasar. Akangan kata töden. Sel gende tarı sotçaba biv erder yapaç vicir. Evseşek setsip gebekisive baca sansak eltsi üle zesin üt ekişe sıkır. Gici zet diğin. Akakanansa günepçiz temidenset çansatatka arç ılıkta emer tukçakmızar. Koyanı koğu zoduka vustan keterdit vona koğana üşencetilet bavsından alalam. Suvatlışçar aya tasaksaz tal dele vınga ersi taşlanda anadan gerse eycenlin etim tisçezmi yaşlardat takmamar yıba geke ardandarda ek.

Zandınca ardandat eldir. Ata çömeştitiye çelik alkkacık siysekek. Daka ber yarcı çetişkelin. Dokulu tağışaş anıncak kedek geğdekti zosa giden siki tadan ula tike vıca zitem. Kardıl seke kibe avıyat alanmar talkta sağsam. Sitikili ezetkelde üte salapça ürdüteşirger. Akanan ginsi çavalanaş sizel sağgapla yöğ. Soslu yirdek ekkesenlese dıçkanla çeni biniş. Eşeki oğmakı işingesen. Künen sırpkı tirçtindene konal kos. Vökkekkirdindi çömmencez salıt örlükse totlamla odak. Seçteker eklekelinlin sadanda salsısı asasıt tusumluş. Burt söbe yıkarlan ettenenelit otabar. Aklandın seğme gaktı ana koslasa ana sanaka ey keteper. Dun sesi tiker gıpa ura unap sanıtsa ora emdese çada küydeser. Tensenem silsiklenen tayıkla akıt solukku inde davla kıkı übe indiyeş aza tala vazıcak.

Al gekkezek bikir köğde tamaban söşkeşem tikep tekletece eğ daktarsardı dosamda çava teştekedişsi silikter. Yüt betetkit eleptirli yalıt ığın tar kanda tönseğereten satır teleşser sipet salatka eninlive çuğa vanır. Uğa dakır sala salın sezdezense töküzlencete sıpsılcı sül dılk eşte zilen dasık. Dırtkan ek sis. Vapakka kaşsapa etke vitevi tarına zivin dorga tet sakı zağdasa ekelginge belem. Ele ittik keki kikmirme daylardaktan alkkın. Beple ite derlense bulaş. Zozdar elen vur gelgek. Sılk andın gıncaştıkma kaçkanıttabık üler bepkende kıkan. Ilaşa etici ök. Tişen tece sıs dazamdı esle zenden. Tırdamdaş toksanağar ide takakakma sura sükünet akından çen sasan sülktet kicen. Itlakan zar kemeşti völellin ditezimdir. Sısat asakaç besçi kukkava kerkteşer. Çalkma kar gönetkin. Gekin guta in sattazdı ürce kosap söy. Taşaş bıt çin çinep akıçlatsığı indir dekter.

Galak umlarmı tutanga icetek kıy kokkandıt erderdit ınlasa gopar tolur çemet uğdan. Çösseyeder ele uçkar keki eslek votak. Çumlatsa keme tal onaşta bak. Emi turak yatıç işinlek tiğe alandakta yindele teveli kinle dak ular. Okadakla otsuku sev. Ondalak yatayan zerlem. Garlana dedi çesliştitiş. İtin ar tıpsa dağdıyak ar. Alat kalıcı kattık gıvdıt altsılası eteş. Tesir üde kıssarlalıran. Deke dıkkala kur. Kiyepeven yesin yiçterek. Beyce iyge öt yırsatar kalım. Guğ ikezer torçkam ebidi voğaka diçtinlin dol tıskakı vala kına ara çetkiğel katan. Isalın kopa sıkalamca ekçenle tağ zörçmü kotu bıtandak. Eli tevsiki dıbanada bulanda serer ikiş züte venitlişset tağlam. Zandanlı alsırdarla sesi keçkeler eti bemekili çicen. Yandat besik kova aşıpta ata silse atar vesele sana en batsan zikke kederdinekiş.

At tuzlan tine samsın. Sağ kimdep ıtaka gaşı çındamı dekenim. Bektit kotansış uçkuğacap soluk enlimiçle kotsu bize dalaçkat vüyeş. Uğapkat tazlı kötkütkün. Çayıda ağsa itir baçmıt zak sakıkka tardandak ezitetermen. Sıtçaktı eşiken adanda sipepir. Ekindinindi assın inmi kiviti ıldar tamat gasaya kansındık kidelmek kime kenlitserderli yes. Darakı teke yüğse sircer. Kutan epe onaş ukavık. Unsu sanın sakımsakı sanla çinder tocanıla soşka aydaşkan. Titkenli soyatın daktı susancakmınan oska oz. Siyge zağır dasasıt talır. Yartsa tiçsekseceş kör inet gitteldelen ıplıptapa yukun anığan. Dizletter sazsına sölürle takak. Aymaşan barcaktı tiritkel ıngaka kıta tunla dıklarsaş çetiki arlaktacağa türlenmin. Tımalara dıpkım dük kadaşı tekçiz uşkata tavsa küz. İltlemendende ketivinlinek bıs. Tik konlasan küde denidin. Siple kuşunmaka kükersipmi osa ete kıpa irle dol ağa gattıza södüç eti gassı teti sivindileç kinecekkeşi giterdenside çuz. İkseğen kağ badın. Değsende dibi yepetçebi kor tendenli talar ağan urlakaş birir çını erç sosuluta zallaza este çoskata gipiktiş yulandı ayatça izsin bökler.

15.6.10

Kimler Geldi Kimler Geçti



Bu Dünya Kupası’nda ilk kez, hem Güney Kore hem de Kuzey Kore var. Güney Kore daha önceki kupalarda görünmüştü, hatta bir kez ev sahipliği de yaptılar ama Kuzey Kore uzun zamandır ilk kez boy gösteriyor. İki takım dünya kupasına aşağıdaki kadrolarla katılıyorlar:

Kuzey Kore:
1-Lee, 2-Cha, 3-Lee, 4-Park, 5-Lee, 6-Kim, 7-Ahn, 8-Ji, 9-Jong, 10-Yong, 11-Mun, 12-Choe, 13-Park, 14-Park, 15-Kim, 16-Nam, 17-Ahn, 18-Kim, 19-Lee, 20-Kim, 21-Lee, 22-Kim, 23-Park

Güney Kore:
1-Lee, 2-Oh, 3-Kim, 4-Cho, 5-Kim, 6-Kim, 7-Park, 8-Kim, 9-Ahn, 10-Park, 11-Lee, 12-Lee, 13-Kim, 14-Lee, 15-Kim, 16-Ki, 17-Lee, 18-Jong, 19-Yeom, 20-Lee, 21-Kim, 22-Cha, 23-Kang

Avrupalı futbolcuları andığımız gibi sadece soyadlarıyla anacak olsak böyle bir manzara çıkıyor. Tabii ki Koreli futbolcular sadece soyadlarıyla değil tam adlarıyla anılıyorlar. Bariz nedenlerle… (Yoksa Kim’i Kim’den nasıl ayıracağız?)

Bu nasıl iştir? Kim bunlar? Evet, bunlar Kim, ama Kim Kim’i nerede bulur? Kim Kim’i Park’a götürür de Lee’siz getirir? Sorular çoğaltılabilir.

Koreli adlarındaki bu tuhaflık daha önce de dikkatimi çekmişti, ama bu her iki isimde bir tekrarlanan sözcükler, bir tür ünvan olmalı diye düşünmüştüm, “bey” gibi “efendi” gibi bir şeyler. Oysa, yakın zamanda öğrendiğime göre, bunlar bildiğimiz soyadı. Babadan oğula geçiyor, bizde ve çoğu ülkede olduğu gibi. Bizde soyadı kanunu 1934′te çıktı. Bundan önce de soyadı niyetine bazı şeyler kullanılıyordu belki, ama yasal olarak soyadı sahibi olmamızın 70 küsur yıllık geçmişi var. Yeri gelmişken söyleyeyim, soyadının bizde resmi ortamlar dışında hâlâ yaygın kullanılmıyor olması, bence yanlış tarafa konmuş olmasından kaynaklanıyor. Soyadı, Türkçe’nin tamlayan-tamlanan, sıfat-ad sıralamasına uygun olarak başa gelmeliydi.

Örnek aldığımız Batılı ülkelerin çoğu, şimdiki gibi babadan oğula geçen soyadlarını Ortaçağ’da benimsemişler. Bazıları daha yakın, mesela Hollanda’da, Napolyon işgalinde soyadı zorunlu hale getirilmiş. Hollandalılar da, bu Fransızlardan kurtulunca biz bu soyadlarını bırakırız diyerek kendilerine komik soyadları seçmişler. Ama hâlâ aynı soyadlarını taşıyorlar. İskandinav ülkeleri daha da yakın zamanda başlamışlar soyadı kullanmaya. Bazı ülkeler ise hâlâ soyadı kullanmıyorlar, İzlanda gibi.

Çin’de ve Kore’de ise, soyadlarının geçmişi çok daha eskiye dayanıyor. Kore’de M.Ö. 2. yüzyıldan beri soyadı kayıtlarına rastlanıyormuş. Belki yazıya geçirilmesinden öncesi de vardır. Çin’de daha da eski. Çin’de de soyadı kıtlığı var, ama çok geniş bir coğrafya, sınırları değişken, dolayısıyla nüfus ve göç hareketleri daha yaygın. Kore ise, iki bin küsur yıldır aynı milletin yaşadığı ve oldukça izole bir yer.

Soyadının düzenli olarak babadan oğula geçtiği ve aşağı yukarı aynı nüfusun korunduğu kapalı popülasyonlarda bir soyadı kıyımının beklenmesi gerektiği, Francis Galton ve Henry William Watson’un 1874 tarihli çalışmalarıyla belgelenmiş. Buna da Galton-Watson süreci denmiş.

Basitçe şöyle:

Herkesin ayrı soyadına sahip olduğu bir başlangıç hali varsayarsak, ve nüfus aşağı yukarı korunuyorsa, her babanın bir oğlu olduğu durumda tüm soyadları yaşayacaktır. Ama bu denge bozulursa, yani bazı erkeklerin oğlu olmaz, bazılarının da birden fazla olursa, oğlu olmayanların soyadları da yok olur. Bu denge yeniden sağlansa bile, giden soyadı geri gelmez, çünkü herkesin bir babası vardır ve soyadını babasından almıştır.

Doğal seçilime benzer bir süreç işler, ama genlerden farklı olarak, soyadları sadece babadan oğula geçebilmektedir, o yüzden daha naziktir ve daha hızla tükenir. Mutasyonun karşılığı birilerinin soyadını değiştirmesidir, bu çok ender görülür. Ortama dışarıdan yeni soyadları girmesi ise ülkeye dışarıdan gelen insan sayısına, dolayısıyla coğrafi ve ekonomik şartlara bağlıdır,. İkisi de soyadların tükenme hızıyla başa çıkamaz.

Sonuçta varlığını sürdüren soyadları azalır. Süreç yavaş ama kararlı işler. Kore, izole bir coğrafyada iki bin yıldan fazladır babadan oğula geçen soyadlarının süregeldiği bir yer olarak uç bir örnek. Toplam 250 soyadı kalmış durumda ve nüfusun yarısından fazlası Kim, Park veya Lee soyadını taşıyor. Bu durum Korelilerde bir Kim’lik bunalımına neden oluyor mudur? Pek sanmıyorum. Muhtemelen hepsi kendi Kim’liğinden memnundur, sonuçta Kim’liklerini babalarından aldılar. Ataerkil topluluklarda böyledir, babalarının Kim olduğunu bildikleri sürece, Kim’likleriyle gurur duyarlar. Kim Kim’e Dum Dum’a yaşayıp giderler.

14.4.10

Söz Uçar Da Yazı Kalır Mı?

Yazdıklarımızın çoğunu bilgisayarda yazıyoruz ve bilgisayarın sabit diskine kaydediyoruz. Bu sitenin içeriği de dünyanın bir köşesindeki bir sunucunun sabit diskinde duruyor. Dünya üzerinde yazılanların büyük çoğunluğu ortalama on yıl ömrü olan sabit disklerde kayıtlı. Bir yandan da başka sabit disklere, ya da kasetlere yedekleniyor. Ama yedekleme işiyle profesyonel olarak ilgilenenler bilirler ki bu aslında çözümsüz bir problemdir. Yedeklediğiniz ortam da kullandığınız ortam kadar naziktir. Kasete alırsanız biraz daha ömrü vardır ama o da taş çatlasın yirmi yıldır. Kağıda basarsanız birkaç yüzyıl dayanabilir, o da ancak özel koruma yöntemleriyle. Daha da uzun dayansın istiyorsanız taşlara kazımanız lazım. Taş çatlamadığı sürece durur.

Bir diskten diğerine alarak bilgileri korumuş olsanız bile, çoğu zaman gözden kaçan bir konu vardır, oraya kaydettiğiniz dosyanın formatını anlayacak bir yazılımın da bir şekilde aktarıldığını, varlığını sürdürdüğünü varsayarsınız. JPEG formatında binlerce fotoğraf yedekleyebilirsiniz ama JPEG’i çözecek bir yazılım olmadığı sürece, bunlar birbirini izleyen anlamsız birler ve sıfırlardan başka bir şey değildir. İnsanlığın ortadan kalkmasından milyonlarca yıl sonra ortaya çıkacak (ya da uzaydan gelecek) başka bir akıllı canlı türü, uygarlığımızın kanıtlarını sabit disk kalıntılarında boşuna arayacak. Oradaki bilginin nasıl deşifre edileceği bilgisi kaybolmuş olacak, dolayısıyla bilgi de kaybolmuş olacak.

Bugünkü Pakistan’da bulunan Indus vadisinde, M.Ö. 3300′den itibaren hakim olduğu bilinen ve Indus Vadisi Uygarlığı diye anılan gelişmiş tarım uygarlığı, kendine özgü bir yazı kullanıyordu. Şimdiye kadar 4000 tablet bulunmuş, daha binlercesi de hâlâ toprağın altında yatıyor olmalı. Yaygın olarak kullanılan bir yazıymış, ama o tabletlerde ne yazdığını kimse bilmiyor. Bu yazı henüz çözülemedi. Çözülebilecek mi, belirsiz. Çözülememesinin nedenlerinden biri, hangi dili yazmak için kullanıldığının bilinmiyor olması. Bir fikre göre bu dil, Dravid dil ailesindendi, yani bugün Güney Hindistan’da milyonlarca kişinin konuştuğu Tamil, Telugu, Malayalam gibi dillerle akrabaydı. Bu hipotezin sahipleri, bazı işaretleri çözdüklerini iddia ettiler ama bu iddia yaygın bir kabul görmedi. Daha yaygın görüş, bugün yaşayan diller içinde izi kalmamış, başka bir dil olduğu.

Bu beş bin yıllık muammanın çözülememesinin daha önemli nedeni, bu yazıların çok kısa olması. Tabletlerde ortalama beş işaret var. Birbirinden farklı 400 işarete rastlanmış, ama bir bağlamda beş tanesinden fazlası nadiren görülüyor. Bulunan en uzun yazı 17 karakter uzunluğunda. Bu yüzden bunun, bugün anladığımız anlamda, bir dille bağlantılı bir yazı olmadığını, başka bir şey olduğunu düşünenler var. Mesela, tümüyle ideografik bir yazı ise, yani işaretler sesleri değil sadece ve doğrudan anlamları gösteriyorsa, hangi dilde yazıldığının bir önemi olmaz. Bir ihtimal de sadece yazıda var olan, yazmak için kullanılan ama konuşmak için hiç kullanılmamış, görsel bir dil olması. Yazmak için icat edilmiş yeni bir dil… Eğer böyleyse büyük ihtimalle hiçbir zaman çözülemeyecek demektir. Belki de bu insanlar, bilgiyi kodlamak için konuştukları dilden daha pratik bir yöntem bulmuşlardı. Öyle ki sadece beş karakterle dertlerini anlatabiliyorlardı. Böyle bir şey, bugün çok işimize yarardı. Ama bu bilgi kayıp. Yazılar günümüze ulaşmış ama onları nasıl okuyacağımızı bize söyleyecek kimse kalmamış.

25.2.10

İki Üzeri On

İki üzeri on kaç eder diye sorsam, sanırım bilgisayar bilimleriyle bir şekilde ilgilenmemiş çok az insan buna anında cevap verebilir. Hesap-kitap seviyorsanız on tane ikiyi birbiriyle çarpmaya bir ucundan başlayabilirsiniz. Ama bilgisayar denen aletin nasıl bir şey olduğu hakkında biraz fikriniz varsa, 1024 cevabını yapıştırırsınız. Bu, bilgisayarın sert mantığının, insanın yumuşak parmaklarıyla buluştuğu noktadır. Başka bir deyişle, bilgisayarın birlerinin ve sıfırlarının, insanın elindeki on parmağın yakınından geçtiği yerlerden en düzayak olanıdır.

İnsan uygarlığının sayıları elindeki on parmaktan yola çıkar (büyük çoğunlukla diye şerh koyalım). Sayıları onun katları şeklinde yazarız, okuruz, isimlendiririz, birimleri birbirlerinden onun katlarıyla ayırırız. Bilgisayar ve insanı iki maymun olarak düşünürsek, bilgisayar “iki kere iki kere iki kere iki” diye zıplayan bir maymundur, insan ise “on kere on kere on” diye zıplayan bir maymundur. Bilgisayar tahmin edebileceğiniz gibi biraz daha hızlı gider. Bu iki maymun, insan üç kez zıplamışken ve bilgisayar on kez zıplamışken, el ele tutuşabilecek kadar yaklaşırlar.

Böylece kilobayt, megabayt, gigabayt gibi tabirleri kendi dilimizin bir parçası haline getirebiliriz. Bunları biner biner ayrılmış gibi düşünürüz. Oysa bilgisayar tabirleri söz konusu olduğunda bu binler, 1024’tür. Yeterince yakındır, idare edebiliriz. Böylece bilgisayarla insan el ele biner biner zıplayarak kardeşçe yaşayıp giderler.

24.2.10

Temsilde Hata Olmaz

Temsili demokrasiyi oyun olarak seviyorum. Yoksa, bir insanın başka bir insanı dört beş yıl boyunca temsil edebileceğine inanmak çok zor, hele aralarında dağlar kadar mesafe varsa. Bu ilişkide bir temsil varsa bile muhtemelen ters yöndedir. Yani oy veren kişi, seçtiği kişi ya da grubu temsil eder eş-dost içinde. Aslında kimsenin bizi temsil etmesini istemeyiz, ama bu oyunda başka seçeneğimiz yoktur.

Temsili demokrasiyi ciddiye almak, her biri kendi aklı-fikrine göre karar veren milyonlarca birbirinden farklı insanı, “seçmen” diye Godzilla benzeri tek bir varlık olarak düşünüp, “seçmen ne demek istedi” diye ciddi ciddi televizyonlarda konuşmak gibi komik durumlara düşürebilir insanı.

Lakin işin oyun tarafı çok eğlenceli. Temsil edecek olanların nasıl seçileceği mevzusu, herkesin çıkarlarına göre bir tarafından çekiştirdiği bir karmaşa. İşin matematik kısmı, ilginç ve muhtemelen çözümsüz problemler barındırıyor.

ABD ve İngiltere gibi ülkeler, ülke toprağını, seçilecek temsilci sayısı kadar parçaya bölüyor ve her birinden en yüksek oy alan tek kişiyi seçilmiş kabul ediyor. Yani bir bölgede yaşayan herkesi tek bir kişi temsil ediyor. Burada oyunun tadı kaçıyor. İş, temsil olmaktan çıkıyor, müsamereye dönüyor. Biraz daha insaflı olanı “iki turlu sistem” denilen Fransız sistemi. Onda kazananın %50’yi geçmesi şartı aranıyor, geçen olmazsa sonuç ikinci tura kalıyor.

İşin oyun kısmı, seçim bölgelerinin nasıl bölüneceğinde. Çünkü bölgelerin oluşturulma şekli, seçim sonucunu ciddi olarak etkileyebilir. Dolayısıyla seçim bölgelerini belirleyen kişiler, sonuçları kendi sevdikleri partinin lehine etkileyecek şekilde davranabilirler, hatta bu hilenin gerrymandering diye adı vardır. Partisinin işine gelsin diye semender şeklinde seçim bölgeleri oluşturan Massachussets valisi Elbridge Gerry’nin adından gelir.

Gerrymandering etkisini resimden görebilirsiniz. 9 nüfuslu bir ilin 3 temsilci seçmesi gerekiyor. Bunun için, sistem gereği; il, üç bölgeye ayrılıyor. İl genelinde Ak Parti 4 oy, Kara Parti 5 oy almış. Ama resimdeki gibi bölündüğünde, Ak Parti iki temsilci, Kara Parti bir temsilci kazanıyor. Yani Ak Parti daha az oy aldığı halde, gerrymandering sayesinde daha fazla temsilci çıkarıyor.

Tabii akla daha yatkın olan ve bizde de uygulanan yöntem, böyle tuhaf şekilli seçim bölgeleri uydurmaktansa, her ilde temsilcileri partilerin aldığı oy oranıyla orantılı dağıtmak. Bunu söylemek kolay, ama nasıl yapılacağı bir dert. Üzerinde anlaşılmış kesin bir yöntem yok, üstelik her biri gayet adil ve akla yatkın görünen farklı yöntemler, farklı sonuçlar doğurabiliyor.

Bir ilde 5 temsilciyi seçmek üzere 95 kişinin oy kullandığını varsayalım. Ak Parti (AP), Kara Parti (KP), Boz Parti (BP), Mor Parti (MP) ve bir dizi küçük parti seçimde yarışıyor. Aldıkları oylar da şöyle:



Bu beş sandalyeyi nasıl dağıtacağız?

Bir yöntem şu olabilir: Bir sandalye için kaç oy gerektiğini belirleyelim. Bu sayıda oy alan her parti bir sandalye kazansın. İki katını alan iki sandalye kazansın, falan filan… Bu sayı ne olmalı? 95 oy olduğuna ve 5 kişi seçileceğine göre, her bir sandalyeye 19 oy düşüyor (buna Hare kotası deniyor).

AP, 43 oyun 38'i ile iki sandalye kazanır. KP 26 oyun 19'u ile bir sandalye kazanır. O kadar. İki sandalye elimizde kaldı.

Bu iki sandalyeyi de kalanları en yüksek olanlara vermeyi düşünebiliriz. AP, 38 oyunu kullanmıştı, 5 oyu kaldı, KP’nin 7 oyu, BP’nin 12 oyu, MP’nin 8 oyu. En yüksek ikisi BP ve MP, dolayısıyla kalan iki sandalyeyi de onlara veriyoruz. Sonuçta AP 2, KP 1, BP 1 ve MP de 1 sandalye alıyor.

Bu yöntem teorik olarak en orantılı sonucu üretse de, küçük partilere şans tanıdığı için, bizim gibi tekpartisever ülkelerde tercih edilmiyor. Mor Parti gibi ne idüğü belirsiz bir parti, bir sandalye için gereken 19 oyun yarısını bile almamış olduğu halde, 8 oyla bir sandalye kazanabiliyor. Oysa sistem, bu gibi partilerin ayak altında dolaşmasını istemez.

Ayrıca, partileri bölünmeye teşvik ettiği de iddia edilebilir. Nitekim yukarıdaki seçimde AP, seçime bir yerine üç parti halinde katılsaydı ve toplam 43 oyu bu üç partiye eşit bölünseydi (14 + 14 + 15), üç sandalye kazanabilirdi. Aynı şey KP için de geçerli; 13’er oy alan iki parti halinde girselerdi, bir yerine iki sandalye kazanabilirlerdi. Sistem, partileri birleşmeye teşvik etmek ister, ayrışmaya değil. Seçmenin kafasının fazla karışmaması lazım.

Bu tarz problemler, kotayı biraz düşürerek, yani bir sandalye için gereken oy sayısını düşürerek kısmen aşılabilir. Bu durumda kotayı tutturduğu için sandalye kazananların sayısı artar, kalanların önemi azalır. Ama kotayı geçen aday sayısı, oylar nasıl dağılırsa dağılsın, hiçbir şekilde toplam sandalye sayısını aşmamalı. Bu şartı sağlayan en küçük sayı, Droop kotasıdır. Şöyle hesaplanır: Toplam oyların bir fazlası, sandalye sayısının bir fazlasına bölünür. Yani 96'yı 6'ya böleriz, 16 buluruz. Arkasındaki mantık da gayet sağlam. Eğer 5 sandalye dağıtılacak bir yerde, oyların altıda birinden daha fazlasını almışsam, kalanlar içinde benden daha fazla oy almış 5 kişi çıkması mümkün değildir ve bunun mümkün olmayacağı en küçük sayı da Droop kotasıdır. 95 oydan 16’sını ben aldıysam, geriye 79 oy kalır. Bu oylar nasıl dağılırsa dağılsın, benden daha çok oy almış 5 kişi çıkamaz. O zaman bir sandalye kazanacağım kesindir.

Her bir Droop kotası için (her 16 oy için) bir sandalye verip, kalan sandalyeleri de kalan oyları en yüksek olan partilere dağıtırsak, şöyle bir manzara çıkıyor:



En yüksek kalanlara dayalı yöntemler mantıklı görünüyor ve çok sayıda ülkede uygulanıyor, ama Alabama paradoksu denen tuhaf bir durum ortaya çıkarabiliyor.

Diyelim ki bir seçimde Hare kotası ile en yüksek kalanlar yöntemi kullanılıyor. A, B ve C diye üç parti yarışıyor. Üç temsilci seçilecek. 60 oy kullanılıyor. Hare kotası 20.

Partiler sırasıyla 26 oy, 25 oy ve 9 oy alıyorlar. Her bir sandalye için 20 oy lazım, A ve B partileri 20'şer oylarıyla birer sandalye kazanıyorlar. Kalan sandalyeyi vermek için kalan oylara bakıyoruz, A’nın 6 oyu kalmış, B’nin 5 oyu, C’nin de 9 oyu. En yüksek olanı C, dolayısıyla üçüncü sandalyeyi de C kazanıyor. Buraya kadar problem yok.

Bir sonraki seçimde, bu bölgenin çıkaracığı temsilci sayısı 3'ten 4'e yükseliyor. Ve partiler seçimde tamamen aynı oyları alıyorlar. A 26, B 25, C 9. Sandalye sayısı 4 olduğu için bir sandalye için gereken, artık 15 oy. A ve B birer sandalye kazanıyorlar. Kalan iki sandalyeyi dağıtmak için kalan oylara bakıyoruz. A’nın 11 oyu kalmış, B’nin 10 oyu, C’nin de 9 oyu. En yüksek ikisi yine A ve B. Dolayısıyla A ve B ikişer sandalye kazanırken, C hiç kazanamıyor. Oysa önceki seçimde, tamamen aynı oyu alarak bir sandalye kazanmıştı, üstelik toplam sandalye sayısı daha azken. Bölgeye fazladan bir sandalye verilmesi, C partisine elindeki sandalyeyi de kaybettirdi.

Kalanları işin içine katma derdinden kurtulabilirsek, hem Alabama paradoksundan, hem de ayak altında dolaşan küçük partilerden kurtulmuş oluruz. Bunun için, mesela, kota olarak öyle bir sayı seçeriz ki kalan oylara ihtiyaç kalmaz. Her partiye her kota kadar oyu için birer sandalye verdiğimizde, kalan sandalye olmayacak şekilde bir kota bulabiliriz. Yukarıdaki örnekte, bu sayı 13'tür.

Her 13 oy için bir sandalye verdiğimizde toplamda beş sandalye vermiş olacağız.
AP, 43 oyundan 39’uyla üç sandalye kazanır. KP, 26 oyla iki sandalye kazanır. Kalanlar 13'ün altında. Beş sandalyeyi dağıttık, üstelik gayet de adil görünüyor (bu yönteme d’Hondt yöntemi deniyor ve ülkemizde de kullanılıyor).

Kalan partiler sızlanabilirler : “Biz toplam 26 oy aldık hiçbir şey kazanamadık, ama şu kıçıkırık Kara Parti 26 oyla iki sandalye birden kazandı” diye. Ama d’Hondt yöntemi, büyük partileri sever.

Tabii kota sabit olmadığı, oyların dağılımına göre belirlendiği için, tuhaf durumlar ortaya çıkarması mümkündür. Diyelim ki 3 sandalye dağıtılacak bir bölgede, birinci parti %33 oy aldı, arkasından gelen iki parti de %10'ar oy aldı.Kalan oylar da küçük partilere dağıldı. D’Hondt sisteminin belirleyeceği kota %11 olur, yani oyların üçte birini alan birinci parti, sandalyelerin tamamını kazanır. Halbuki oyların üçte birini alan partinin, sandalyelerin de üçte birini almasını bekleriz.

D’Hondt metodu gibi değişken bir kota kullanan ve Alabama paradoksundan etkilenmeyen, ama daha adil sonuçlar üreten bir yöntem de Sainte-Lague yöntemi. Özetle şöyle: Kota o şekilde belirlenir ki, partilerin oyları kotaya bölünüp, sonuç en yakın tamsayıya yuvarlandığında elde edilen sayıların toplamı, dağıtılacak sandalye sayısına eşit olur. Şu şekilde de ifade edilebilir: Her bir kota için bir sandalye verildikten sonra, kalan oyları kotanın yarısından fazla olanlara da birer sandalye verilir. Kota, bu işlem sonunda eksik ya da fazla sandalye kalmayacak şekilde belirlenir.
Yukarıdaki örnek için gereken kota 17,3'tür. Her partinin oyunu 17,3'e böleriz ve en yakın tamsayıya yuvarlarız. Sonuç şöyle çıkar:



Her biri kulağa makul gelen dört yöntem, tamamen aynı oylarla dört farklı sonuç doğurabiliyor.



Her biri farklı ülkeler tarafından kullanılıyor, üstelik hangi ülkenin hangi yöntemi tercih ettiğine bakarak, bu yöntemler üzerinden genelleme de yapamıyorsunuz. Büyük ihtimalle ilk kez seçim yapılacağı zaman, şöyle bir bakıp kendilerine makul görüneni seçtiler, ondan sonra da değiştirmediler.

Bir ya da birkaç milletvekili yüzünden hükümetler düşebiliyor, çatışmalar çıkabiliyor. Muhtemelen, en başta farklı bir hesap yöntemi seçilseydi tarihlerinin akışı değişecek ülkeler vardır.

“Seçmen uyardı” tarzı manşetler atanlar, uyaranın kısmen de olsa yöntemi tasarlayan matematikçi olduğunu akıllarına getiriyorlar mıdır acaba?


6.2.10

Zombiler

Zombi sinemasını biraz geç keşfettiğimi itiraf edeyim. Filmlerde görünen zombi diye bir şey olduğundan haberim vardı, ama bunu uzun süre korku sinemasının en pespaye türü diye bellemiştim ve bir tanesini de alıp izlemeye tenezzül etmemiştim.

Heyhat, ne kadar da yanılmışım!

George A. Romero klasiği “Ölülerin Şafağı”nın yeniden çevrimini izledikten sonra olaya bakışım tümden değişti. Gördüm ki, ticari sinemanın içinde kendine yer bulabilmiş, ticari sinema anlayışına tümüyle ters, neredeyse “devrimci” bir alt tür ile karşı karşıyayız.

Zombi filmi klişeleri gerçekten de ticari sinema klişeleriyle neredeyse taban tabana zıttır. Mutlu son yoktur. Olup bitenin mantıklı bir açıklaması ve çözümü yoktur. Senaryoların ikinci dönüm noktası yoktur. İlk dönüm noktası zombilerin ortaya çıkıp herkesi yemeye başlamalarıdır, ve film herkesin yenmesiyle son bulur. Bu gidişatı tersine çevirecek bir olay olmaz. Zombi filmleri kıyamet senaryosudur, üstelik alegorik olarak en gerçekçi kıyamet senaryosudur: İnsanlık birbirini yiyerek son bulacaktır.

Zombi filmlerindeki şiddet, sinemada eşi bulunmayacak kadar vahşi ve etseldir. Zombiler, vampirler gibi kurbanlarının boynuna öpücük kondurur gibi şahdamarından kan çeken zarif canavarlar değillerdir. Onlar karın deşip bağırsak yerler. Beyinleri, yamyamlık arzusu dışında tümüyle sıfırlanmış gibidir, plansız hareket ederler. İnsana ve insanlığa ait yüceltilen ne kadar kavram varsa hepsinden yoksundurlar.

Zombilerin en korkunç yanı ise kitle halinde olmalarıdır. Tek bir zombinin bir hükmü yoktur. Onlar her yanı sarmış haldedir, giderek çoğalmaktadırlar. Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözünün vücut bulmuş halidirler. Her yandan üzerine gelen ve seni yemekten başka bir şey düşünmeyen linççi kalabalıktırlar.

Klişeler bu kadar sıkı olmasına rağmen, tür açısından meşrebi geniştir. “Shaun of the Dead” ve “Zombieland” gibi parodiler de, teknik olarak zombi filmi olmasalar da “28 Gün Sonra” ve “28 Hafta Sonra” gibi tüyler ürpertici korku filmleri de (“Resident Evil” gibi densizlikleri bir kenara bırakırsak) aynı klişelere riayet ederler. Klişeler devrimci olunca, klişeleri yıkmak değil onlara riayet etmek devrimci tavır oluyor galiba.

Türkiye’nin ilk zombi filmi diye lanse edilen “Ada”ya çekinerek gittim ama doğrusu beklediğimden çok fazlasını buldum. Türün gerçek hayranları olduğu her hallerinden anlaşılan Murat Emir Eren ve Talip Ertürk’ün cinéma vérité tarzında çektikleri ve iki yıl önce kaybettiğimiz, fantastik film connaisseur‘ü Metin Demirhan’a ithaf ettikleri film, gerçekçiliğini sadece tarzından almıyor. Karakterlerin bu tanımlayamadıkları felaket karşısındaki, film karakterlerinden beklenmeyecek gerzeklikleri çok inandırıcı. Komik olmak için hiçbir özel çaba göze çarpmadığı halde film gerçekten çok komik. Ama “Shaun of the Dead” tarzı bir zombi parodisi de sanmayın, bir zombi filminden bekleyeceğiniz dehşet de filmde fazlasıyla var.

Kaçırmayın, kaçıranı da sevmeyin.

5.2.10

Pangramlar

Pangram, alfabedeki bütün harflerin en az bir kere kullanıldığı cümlelere deniyor. Kullanım alanları çeşitlidir, kelime işlem programlarında yazı tipleri örneklerinin verilmesinde kullanılır mesela. Her harfi cümle içinde en az bir kere görmeyi sağlar. Ayrıca kriminolojide, el yazısı örneği almada da kullanılıyormuş. “Quick brown fox jumps over the lazy dog” cümlesi yabancı gelmeyebilir, İngilizce bir pangramdır. Türkçe’deki en ünlü örneği “pijamalı hasta, yağız şoföre çabucak güvendi” sanırım. Pangram üretmek son derece zahmetli ama bir o kadar da zevkli bir uğraş. Uzun debelenmeler sonunda 29 harfin tümünü kullanmayı başarıp da aynı zamanda anlamlı bir cümle ürettiğinizde aldığınız zevk, ortaya çıkan cümlenin absürdlüğüyle de birleşince orgazmik bir hal alıyor.

Zamanında çok eğlenerek ürettiğim pangramları okurların beğenisine sunuyorum. Parantez içindeki sayılar, Türkçe’deki 29 harfin üstüne fazladan kaç harf kullanıldığı gösteriyor. İlk denemelerde uzun pangramlar yapmıştım, ama ustalaştıkça, fazladan harf sayısını 4′e kadar indirmişim gördüğünüz gibi…


Cümleten şef garsonun verdiği hafif jöle kıvamında poğaçaya bakıyoruz. (32)

Jöle kıvamında beyaz şarap satan iflah olmaz çocuğu gördüm. (21)

Görevdeyken, fahişeye çubuk sürtüp ajite olmayacağız. (17)

Ve japon fahişe çocuklarımızın üstüne böyle geğirdi. (16)

Fütursuz hacı kaçtığına göre japon şemsiyeleri bedava. (18)

Fütursuz kaçığa göre japon şemsiyeleri bedava, hacı! (15)

Füsun kaçtığına göre yemyeşil japon cihazı bedava. (14)

Cılız ve duygulu japon balığı Fethi, sıçarken ölmüş. (14)

Bakkalı pejmürde gösteriveren fahişe çocuğuyuz. (13)

Çocuğu gramaj bazında ek hayvan itlafı pörsütmüş. (13)

Füsun, öptüğü çocuk bagaja sıkışır diye havlamaz. (12)

Tanrım, dört beş felç vaka, çoğu yüzgece sahip, Joe! (11)

Çoğu şef, garip bej cihazıyla müstakil eve döner. (11)

Hazcı bedevi yağlı ruju götüne sokup felç olmuş. (11)

Fahiş bluz güvencesi yağdırma projesi çöktü. (9)

Vakfın çoğu bu hayasız genci plajda görmüştü. (9)

Hayvancağız tüfekçide bagaj törpüsü olmuş. (8)

Öküz ajan hapse düştü yavrum, ocağı felç gibi. (8)

Bu Ganj öküzü hapis düştü yavrum, ocağı felç. (7)

Saf ve haydut kız çocuğu bin plaj görmüş. (4)

29.1.10

Gadjo Dilo

Çingene milletinin en namlı sinemacısı Tony Gatlif’in 1997 filmi “Gadjo Dilo”, merhum babasının en sevdiği kasetteki sesi aramak için yola çıkan Fransız gencin peşinden Romanya Çingenelerinin arasında dolaşır. Stefan, her gördüğü şarkıcıyı, müzisyeni modern cihazıyla kaydeder. Kaset üstüne kaset doldurur, her kasetin üstüne tarihi, kaydedildiği yeri yazar. Babasının kasedindeki sesin sahibini sorar karşılaştıklarına. Kimi hatırlar ama yerini bilmez, kimi başkasıyla karıştırır, kimi habersizdir. Çingenelerde star sistemi yoktur belli ki. Stefan, bir yandan bir çingene kadınıyla turistik aşka düşer. İçer de içer. Sevişir de sevişir. Kaydeder de kaydeder. Babasının ruhunun peşinden koşan bir asi ruhtur o. Hayat bir macera değil midir zaten?

Stefan’ı tatlı rüyasından bir felaket uyandırır. Olay, Manisa Selendi’de bir süre önce yaşanan olayın benzeridir. Bir kahvehanede çıkan kavga, Romanya’nın hakim soyunun linççi reflekslerini gıdıklar. Çingene kampı yakılıp, yıkılır.

Stefan o ana kadar bu insanların hayatını ve müziğini merak etmeye gönül indirmiş “keşfetmek için bakan” lütufkâr batılıdır. Toplumun kenarına itilmiş bu turistik azınlığın gerçek acılarını teninde hissedince, ilk kez onları anlar. O ana kadar içinde yaşadığı vahşi doğa belgeseli, gerçek bir insanlık dramına dönüşmüştür artık. Avatar’ın “gezegen kurtaran kahramanı” değildir o, acıyı yaşamaktan başka elinden hiçbir şey gelmeyen sıradan bir insandır.

Film, finaliyle, “keşfetmek için bakan” batılı gözlere son şamarı yapıştırır. Stefan, özenle kaydettiği bütün o kasetleri kırar, bir çukura doldurur ve daha önce yaşlı bir çingeneden öğrendiği cenaze dansını yapar. Bu kimin cenazesidir? Belki babasının cenazesi. Belki kendi içindeki maceracı kaşifin, gizli sömürgecinin cenazesi. Belki de aynı zamanda Stefan’ın kendisini çingenelerin ona verdiği adla, Gadjo Dilo (Çılgın Yabancı) olarak yeniden vaftiz etmesidir. Gatlif bizi orada bırakır.

Yaşayan en büyük sinemacılardan olan Tony Gatlif’in bütün eserleri şiddetle tavsiye olunur. Aynı zamanda müzisyendir, filmlerinin müziklerini de kendisi yapar, ve bütün filmleri de esasen müzik üzerinedir. Ama müzik de her şey üzerine değil midir zaten?

22.1.10

Palawa Kardeş, Neredesin?

Avustralya’nın güneydoğu ucundan 240 kilometre kadar açıkta bulunan Tasmanya adası, son buzul çağının en buzullu dönemlerinde, deniz seviyesi şimdikinden çok daha aşağıdayken, bir ada değildi, Avustralya kıtasına bağlıydı. İnsanlar, yaklaşık 40 bin yıl önce buraya karadan yürüyerek geldiler ve yerleştiler.

Yükselen deniz seviyesi zaman içinde kıtayla bağlantıyı giderek kopardı. On bin yıl önce, Tasmanya, Avustralya’dan tamamen kopmuştu. Tasmanya’da kalanlar, Avrupalılar gelene kadar, on bin yıl boyunca, insanlığın kalanından izole şekilde burada yaşadılar. Kendilerine Palawa dediler.

Avrupalılar 19. yüzyıl başlarında adaya geldiklerinde adada 8000 civarında Palawa yaşıyordu. Britanya Sömürge İmparatorluğu’nun adaya el koymasından sonra, otuz yıl içinde nüfusları 200’e düştü. Bir otuz yıl daha sonra, 1860’larda, sadece yukarıdaki fotoğraftaki dört Palawa kalmıştı. Sonuncusu 1876’da öldü. Bir kısmı başka adalara nakledilip başka topluluklarla karışarak ya da Avrupalı avcıların köleleri haline gelerek soykırımdan kurtuldular, ama on bin yılın birikimi olan kültürleri ve dilleri tamamen yok oldu.

Avrupalılar gelmeden önce, adada dokuz ayrı lehçe konuşuluyordu. Bazı meraklıların kaydettiği bir kaç cümle ve bir dizi sözcük dışında bu dillerden eser kalmadı.

Avrupalılar bir kısmını bizzat öldürdüler, ama çoğu için kurşun harcamalarına gerek kalmadı. Gelenler, binlerce yıllık tarım uygarlığından, evcil bitkilerle, hayvanlarla ve şehirlerde birbirleriyle iç içe yaşamaktan süzülüp gelen taş gibi bağışıklık sistemleriyle, ve kıllı vücutlarının içinde taşıdıkları korkunç mikroplarla geldiler. Palawalar, okları ve mızraklarıyla kendilerini savunabilirlerdi belki, ama mikroplara karşı bir hazırlıkları yoktu. Önü alınamaz salgınlar birbirini izledi, hepsi yok olana kadar. Modern zamanların en korkunç soykırımlarından birinin kurbanı oldular. Bu insanlar, on bin yıldır buradaydı. Altmış yıl içinde yok oldular.

On bin yıl!

Bu soğuk ve küçük ülkede on bin yıl kendi başlarına, dünyanın kalanında geliştirilen tekniklerden habersiz hayatta kalmayı başardılar. Avrupalılar onlarla karşılaştıklarında, şimdiye kadar gördükleri en ilkel topluluk olduklarını düşündüler. Ama kendi coğrafyalarına ait derin bilgileri olmalıydı. O coğrafyada hayatta kalmak için özelleşmiş genleri taşıyor olmalıydılar. İnsanın ne olduğunu ve nasıl insan olduğunu daha iyi anlamamız için bize gösterecekleri bir yol olabilirdi. Buna fırsatları olmadı. Önemli olan sömürgeciliğin sonu gelmez açgözlülüğünü doyurmaktı. Hâlâ olduğu gibi…

20.1.10

Brave New Lesbian World

Newcastle Üniversitesi’nden Karim Nayernia ve ekibi, kadın kök hücresinden sperm hücresi elde etmeyi başarmışlar. Teorik olarak, bir kadının başka bir kadını dölleyebilmesi yolunda bir adım…

Bu gerçekleştiğinde, lezbiyen çiftler, teknolojik imkanlarla, bir erkeğe ihtiyaç duymadan çocuk sahibi olabilecekler. Ve bu tamamen işlevsel bir eşeyli üreme olacak. Sonra ne olacak?

Heteroseksüel çiftler, olageldiği gibi aşağı yukarı eşit sayıda kız ve erkek çocuk sahibi olacaklar. Ama lezbiyen çiftler sadece ve sadece kız çocuk sahibi olacaklar. Neden? Çünkü her ikisi de XX kromozom çifti taşıyor ve taşakları şekillendirecek Y kromozomu ortamda yok.

Yani bir sonraki nesilde normal çiftlerin (kısa olsun diye normal diyorum) çocukları her iki cinsiyete de eşit dağılmışken, lezbiyen çiftlerin çocukları sadece kız olduğu için, kadın nüfusu, erkek nüfusuna göre biraz daha artmış olacak.

Dahası, eğer lezbiyenliğin genetik bir bileşeni varsa, ki olması muhtemeldir, iki lezbiyenin çocuğunun lezbiyen olma olasılığı, normal çiftlerin çocuklarına göre fazladır. Lezbiyenliğin genlerle bir ilişkisi olmasa bile (eşcinselliğin genetik olup olmadığı çözülebilmiş bir mesele değil), normal çiftlerle aynı sayıda çocuk yaptıkları durumda, çift başına normal çiftlerin iki katı kadar kız çocuk yaparlar. Tabii normal çiftlerin iki katı kadar lezbiyen üretirler.

Hatta lezbiyen çiftlerin normal çiftlerden daha fazla üremesi bile beklenebilir. Çünkü, ikisi aynı anda birbirlerinden hamile kalabilecekleri için, birim zamanda üreme kapasiteleri normal çiftlerin iki katı kadardır. Dokuz ay on günde normal çiftler bir çocuk yapabilirken (ikizler müstesna), lezbiyen çiftler, isterlerse iki çocuk birden yapabilirler. Demek ki, her bir sonraki nesilde lezbiyen çiftler ve lezbiyen çiftleşmeler artacak. Ve lezbiyen çiftler sadece kız çocuk sahibi olduklarına göre, her bir nesilde kadınların oranı artacak.

Biraz daha renklendirelim: Yeni teknoloji başlangıçta pahalı olacağı için, öncelikle zengin kesimlerde yayılması beklenebilir. Bu önü alınamaz kadınlaşma döngüsü, öncelikle hakim sınıflarda yaygınlaşır. Bir süre sonra dünya, lezbiyen elit tarafından yönetilen ilkel insanlardan oluşur hale gelir. Ama teknoloji giderek ucuzlar, ve yoksul sınıflar, hep yaptıkları gibi, zengin sınıfların davranışlarını benimser. Sonunda tüm insanlık lezbiyen olur.

M.S. 3000′li yıllarda, dünya üzerinde kalan bir avuç nafile erkek, şimdiki pandalar gibi özel parklarda, doğal ortamlarında koruma altına alınmıştır. Dışarıdaki dünya ise artık bir lezbiyen cennetidir.

Haydi geçmiş olsun…