20.8.13

Başkanlık

Devlet örgütlenmesinin sürekli tartışma konusu olduğu bir ülkede yaşadığımız için şanslıyız. Herkes, her an sistemin baştan tasarlanması üzerine fikirler yürütebiliyor. Bol bol deneme yanılma alanımız var. Anglosakson olsaydık her şey çok daha sıkıcı olacaktı. ABD 200 yıldan fazladır, Britanya neredeyse 300 yıldır aşağı yukarı aynı sistemle yönetiliyor. Aslında sadece sıkıcı değil, riskli de. Son derece problemli olmasına rağmen kemikleşmiş olan bu sistemler üzerine geniş bir gelenek inşa edilmiş. Aynı şekilde sürdürüldükçe esnemesi, değişmesi giderek zorlaşıyor. Oysa biz, her an bambaşka bir sisteme geçebiliriz. O sırada kafamızın nasıl olduğuna bağlı.

Yeni anayasa çalışmaları ile başkanlık sistemi tartışması da yeniden başladı. İlginç bir şekilde bu tartışmalar, komşudaki "hükümet krizi" ile aynı zamana denk geldi. Hükümet krizi, yani hükümet kuramama döngüsü, parlementer sistemin zırt dediği yer. Hükümet kurma görevini sırayla en çok sandalye kazanan üç parti aldılar, yapamadılar, görevi iade ettiler. Şimdi yeniden seçim olacak. Yeniden seçim olduğunda, aynı sandalye dağılımının ortaya çıkmaması için hiçbir neden yok. Çünkü son seçimden beri seçmen tercihlerini derinden etkileyecek pek bir şey de olmamış olacak. Yine benzer dağılım olursa, yine sırayla hükümet kurma görevi alacaklar, yine görevi iade edecekler. Yine seçime gidilecek. Nereye kadar? Belli değil. Sistemde bunun cevabı yok.

Bilgisayar programı yazanlar bilirler, programın sonsuz döngüye düşmesi riski vardır. Belli bir koşul sağlanana kadar devam edecek bir döngü yazarsınız, ama yazdığınız sırada ne siz, ne de bilgisayar, bu koşulun asla sağlanamayacağını algılamayabilir. Program, siz bilgisayarı fişten çekene kadar çalışmaya devam eder.

Tabii siyasi sistemde birileri bu döngüden kurtulmak için bir şeyler değiştirir. Darbe olur, devrim olur, ya da daha normali, önceden koalisyon kurmak istemedikleri partiyle koalisyona razı olurlar. Tekrar seçime gidilmesi, bu tavrı değiştirmenin ilk olarak seçmenlerden beklenmesi demek. Birilerinin, hatta oldukça çok sayıda insanın oylarını değiştireceğini umuyorlar. Anlaması zor, ama sonuç vermesi mümkün.

Siyasi kuramcılar, eminim bilgisayar programcılarının hesaba katmadığı bazı şeyleri de hesaba katıyorlardır. Mühendis bakış açısından bakarsanız, karşınızdaki sorun yürütme erkinin başkanını belirlemekse, bunu en kolay ve etkili şekilde seçimle çözersiniz. İki turlu (ya da daha çok turlu) seçim, son tura iki aday bırakarak, en son turda kazananın oyların yarısından fazlasını almasını garantiler.

Ama tabii ki bu, ilk turda oy verdiği aday elenen seçmenlerin, ikinci, üçüncü ya da beşinci tercihi olan bir adaya oy vermesi zorunluluğunu doğurur. Üstelik sonunda bu aday seçildiğinde, ona ehven-i şer diyerek oy verenlere karşı hiçbir sorumluluğu olmaz. Bir sonraki seçime kadar onu oradan alacak hiçbir güç yoktur (tabii çocuk tacizi falan yapmadığı sürece).

Parlementer sistem, çoğunluk sağlanamadığında, koalisyon kurmayı gerektirdiği için, iktidarın belli bir uzlaşma sonucu ortaya çıkması ve bu uzlaşma zeminine sadık kalması zorunluluğunu getirir. Bunu sağlamak için, sonsuz döngüye düşme riski göze alınmak zorundadır.

Bu göze alınabilir bir risk midir? 1930'larda Almanya'da Nazileri iktidara taşıyan süreç, böyle bir hükümet kuramama döngüsüyle başlamıştı. Arka arkaya defalarca seçimler yapıldı, her seçimde zıtlaşma, kutuplaşma arttı. Seçmen bu trende uyarak daha manyak partilere kaydı. Nazilerin oy oranı birkaç yıl içinde sıfırdan %40'lara kadar çıktı. Daha yakın dönemde Belçika bölünmenin eşiğine geldi. Yunanistan'da ne olacağı meçhul. Ama uzun yıllardır aynı koalisyon hükümetleriyle yönetilen ülkeler de var.

Galiba, buradaki kilit soru, koalisyonu olumlu bir şey olarak görüp görmediğimiz... Pek çok Avrupa ülkesi için, koalisyon en normal ve doğal hükümet biçimi. Türkiye'de ise koalisyon olumlu bir şey olarak görülmez. Hatta bazı çevreler, özellikle burjuvalar, benimsedikleri bir partinin içinde olacağı bir koalisyondansa, benimsemedikleri partinin tek başına iktidara gelmesini tercih edebilirler. Türkiye'nin seçim sistemi de, koalisyon ihtimalini en aza indirmek için (tabii bir de Kürtleri dışarıda tutmak için) tasarlanmış. Bizim merkez siyasetimiz, "halkın iradesinin meclise yansıması" teranesini dillerinden düşürmez, ama daha çok "istikrar" dedikleri şeye tapınırlar (Sakıp Sabancı gözümün önüne geliyor). Yani iktidar, her şeyi hızla boka çeviriyor olsa da, istikrarlı bir şekilde boka çevirmesi olumlu görülür.

Bu şartlar altında, gerçekten de başkanlık sistemi, Türkiye için kötü bir seçenek olarak görünmüyor. Eğer hakim siyasi anlayış, koalisyon hükümetini her şart altında kötü görüyorsa, sistemi koalisyonu imkansız bırakacak şekilde düzenlemek gayet mantıklı. Ayrıca bu, "halkın iradesinin yansıması" gereken meclisi de serbest bırakır. Yürütme erki başkanın elinde olduğunda, ve meclisten güvenoyu almak gibi bir zorunluluğu olmadığında, anayasanın seçim sistemiyle ilgili maddesindeki "temsilde adalet ve yönetimde istikrar" ilkelerini birleştirme hükmünün gerekçesi kalmıyor. Yönetim, zaten tanımı itibarıyla istikrarlı olacak, kimse başkanı bir sonraki seçime kadar koltuğundan edemeyecek. Bu durumda seçim sistemine düşen, sadece temsilde adaleti sağlamak olur. Bunu sağlamak için %10 barajını kaldırmak da yeterli değil. Sistemin, gerçekten oy oranlarının meclise aynen yansıyacağı şekilde düzenlenmesi gerekir (1960'larda uygulanan Milli Bakiye sistemi ya da bugün Almanya'da uygulanan karma sistem gibi). Aynı zamanda, başkanlık sisteminin geçerli olduğu ülkelerde, genellikle yerel yönetimler daha özerktir. Bu, meclise karşı sorumlu olmayan başkanın iktidarını dengeleyecek bir özellik olarak görülür. Türkiye'de yerel yönetimlere daha geniş yetkiler tanınması, çok hayati sorunların çözümünde yol alınmasını sağlar.

AKP karşıtları, AKP'lilerin bu konuyu gündeme getirmesini, iktidarlarını sürekli kılmak niyetiyle yapılan bir hamle olarak görme eğilimindeler. AKP çevrelerinde de böyle bir art niyet olması mümkündür. Ama aslında, bu tarz bir reform, meclisin sandalyelerinin adaletli şekilde dağıtılmasıyla birlikte getirilirse; başkana, şu anda Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisinin elinde tuttuğundan daha sınırlı bir iktidar verir. Düşünmekte fayda var.